Tekne, Boğaz'ın ortasında demir attığında İstanbul'un ışıkları çok uzaklarda kalmişti. Etrafı saran karanlık, onları dış dünyadan soyutlamış, sanki sadece ikisine ait bir evren yaratmıştı. Kerem, Elif'i kucakladı, başını göğsüne yasladı. Kalbinin atışını duyabiliyordu Elif, kendi kalbiyle ahenk içinde.
Can, kaptan köşküne çekilmiş, onlara mahremiyet tanıyordu. Arada bir sigara yakıyor, uzaklara dalıp gidiyordu. O da biliyordu bu buluşmaların riskini, ama arkadaşı Kerem için her şeyi göze alıyordu.
"Korkuyorum Kerem," dedi Elif, sessizliği bozarak. "Halam bir şeylerden şüpheleniyor. O hizmetçi kız Ayşe de... Bugün mutfakta garip garip baktı bana. Ya öğrenirlerse? Ya dedem duyarsa?"
Kerem, onun saçlarını okşadı. "Duyarsa duysun. Ne olacak? Büyüdün artık, kendi kararlarını verecek yaştasın."
"Bilmiyorsun sen," diye iç geçirdi Elif. "O ailede kendi kararını vermek diye bir şey yoktur. Onlar senin adına karar verir, sen de uygularsın. Karşı gelirsen, seni hallederler."
"Nasıl yani?" Kerem'in kaşları çatıldı. "Kızını kaçıracak değiller ya?"
Elif, acı acı gülümsedi. "Daha kötüsünü yaparlar. Seni yaşarken öldürürler. Ruhunu, hayallerini, umutlarını... Her şeyini ellerinden alırlar. O kadar yavaş ve acıyla öldürürler ki sen, bir süre sonra ölü olduğunun bile farkına varmazsın."
Kerem, Elif'in yüzüne baktı. Gözlerinde öyle derin bir acı vardı ki, içi sızladı. Parmaklarıyla yanağını okşadı. "Bırak her şeyi, kaçalım," dedi birden. "Bu gece, şimdi. Gidelim bu şehirden, bu aileden, her şeyden uzaklaşalım."
Elif'in gözleri büyüdü. "Ne?"
"Kaçalım Elif. Anadolu'ya gideriz, kimsenin bizi bulamayacağı küçük bir kasabaya. Ben çalışırım, sana bakarım. Üniversiteyi de orada okursun, yarıda bırakmazsın. Yeter ki sen iste."
Elif, bir an için bu ihtimalin büyüsüne kapıldı. Kerem'le küçük bir ev, sade bir hayat, sabahları birlikte uyanmak, akşamları el ele gezmek... Ne güzel olurdu. Ama sonra gerçekler çöktü üstüne, ağır bir yük gibi.
"Yapamam Kerem," diye fısıldadı. "Dedemi bırakıp gidemem. O bana annemden babamdan fazla bakmadı mı? Ona ihanet edemem."
Kerem'in yüzü düştü. "Peki bana? Bana ihanet edebilir misin? Rauf Bey'le evlenmeye razı mısın yani?"
Elif, doğruldu, Kerem'in gözlerinin içine baktı. "Asla. Onunla evleneceğimi nasıl düşünürsün? Seni seviyorum, sadece seni."
"O zaman ne yapacağız?" Kerem'in sesi çaresizdi. "Nasıl bir yol bulacağız?"
Elif, düşündü. Uzun uzun, derin derin. Sonra gözleri parladı. "Bekleyeceğiz," dedi. "Mezun olmama bir yıl kaldı. Okulum bitince öğretmen olacağım, tayinimi doğuya, bir dağ köyüne isteyeceğim. O kadar uzağa giderim ki, beni bulamazlar. Sen de gelir misin peşimden?"
Kerem'in yüzü aydınlandı. "Gelir miyim? Dağları deler, yolları yıkar, sana gelirim Elif. Yeter ki sen bekle, sen dayan."
"Dayanırım," dedi Elif kararlılıkla. "Bir yıl dayanırım. Yalanlarla, oyunlarla, baskılarla baş ederim. Ama sen de bana dayan, tamam mı? Sakın vazgeçme benden."
Kerem, onu dudaklarından öptü, uzun ve derin. "Senden vazgeçmek, nefes almaktan vazgeçmek gibi bir şey olur. Mümkün değil."
O an, gökyüzünde bir yıldız kaydı. İkisi de gördü. Elif, hızla dilek diledi: Kerem'le sonsuza kadar birlikte olabilmek. Kerem de aynı şeyi diledi, habersizce.
Can, güverteden seslendi. "Çocuklar, hava değişiyor. Fırtına geliyor olmasın? Dönsek iyi olacak."
Gerçekten de rüzgar hızlanmış, deniz dalgalanmaya başlamıştı. Tekne, eskisi kadar sakin değildi artık.
Kerem, Elif'e sarıldı. "Dönüyoruz. Ama unutma, ne olursa olsun, sen benimsin. Ve ben senin."
Elif, başını salladı. "Ben senin, sen benim. Sonsuza kadar."
Tekne, hızla kıyıya doğru yol almaya başladı. Dalgalar, tekneyi sarsıyor, rüzgar ıslık çalıyordu. Elif'in içinde bir sıkıntı vardı. Sanki bir felaket olacakmış gibi, içine doğuyordu bir şeyler.
İskeleye yanaştıklarında yağmur çiselemeye başlamıştı. Kerem, Elif'i duvarın dibine kadar geçirdi. "Yarın aynı saat?" diye sordu.
Elif, başıyla onayladı. "Aynı saat. Ama bugünkü kadar geç kalma, tamam mı? Seni beklerken ödüm patlıyor."
Kerem, gülümsedi. "Gelirim. Her zaman gelirim."
Öpüştüler, vedalaştılar. Elif, duvarın dibinden süzüldü, bahçeye girdi. Yağmur, iyice hızlanmıştı. Koşar adım servis kapısına yöneldi. Mutfak boştu, Ayşe yoktu. Merdivenleri çıktı, koridorda bir ses duymamak için dua etti. Odasının kapısını açtı, içeri girdi.
Ve dondu kaldı.
Işık yanıyordu. Ve lambanın altında, koltuğa kurulmuş, onu bekleyen biri vardı. Dedesi.
"Hoş geldin Elif," dedi Kemal Bey, sesi buz gibiydi.
Elif'in dizlerinin bağı çözüldü, neredeyse düşecekti. "De... dede? Ne... ne arıyorsun bu saatte burada?"
Kemal Bey, kalktı, ağır ağır torununa yaklaştı. Üzerindeki ıslak elbiseyi, dağınık saçları, endişeli yüzü süzdü. "Seni arıyorum kızım. Gecenin bir vakti odanda yoksun, bahçede yoksun, evde yoksun. Neredeydin?"
Elif, dili tutulmuş gibiydi. Bir şey söylemesi gerekiyordu ama kelimeler boğazında düğümleniyordu.
"Ben... başım ağrıyordu dede, hava almak için..."
"Yeter!" Kemal Bey'in sesi, gök gürültüsü gibi patladı. "Gülseren dün gece de aynı şeyi söylediğini anlattı. İki gece üst üste, saatlerce hava alıyorsun, öyle mi? Beni aptal yerine koyma!"
Elif, yere yıkıldı, dizlerinin üstüne çöktü. Gözyaşları, yağmur damlalarına karıştı. "Dede, lütfen, dinle beni..."
Kemal Bey, onun karşısına dikildi, tepeden bakıyordu. "Kim o? Kiminle buluşuyorsun? Rauf Bey'i beğenmedin de, hangi serseriyle kırıştırıyorsun?"
"O serseri değil dede! O..."
Elif, birden sustu. Neredeyse Kerem'i anlatacaktı. Ama anlatırsa ne olurdu? Onu bulurlar, belki döverler, belki daha kötüsünü yaparlardı.
"Kimmiş o?" Kemal Bey, eğildi, torununun çenesinden tuttu, kaldırdı. Gözlerinin içine baktı. "Söyle bakalım, kim bu adam?"
Elif, dedesinin gözlerinde, hiç görmediği bir vahşet gördü. O ana kadar ona hep şefkatle, sevgiyle bakan bu adam, şimdi bir canavara dönüşmüştü.
"Kimse yok dede," diye fısıldadı. "Yalnızdım, yemin ederim."
Kemal Bey, elini çekti, doğruldu. Derin bir nefes aldı. Öfkesini zorla kontrol ediyor gibiydi.
"Bak kızım," dedi, sesi biraz yumuşamıştı ama hâlâ tehditkârdı. "Ben seni sevdiğim için, annen baban öldükten sonra yanıma aldım. Büyüttüm, okuttum, prenses gibi yetiştirdim. Ama bunun bir bedeli var. Sen, bu ailenin kızısın. Bu ailenin kurallarına uymak zorundasın."
Elif, başını önüne eğdi, ağlıyordu sessizce.
"Rauf Bey, bu aile için büyük bir fırsat. Onunla evlenirsen, sen de rahat edersin, biz de. Karşı çıkma, aklını başına topla. Yoksa..."
Kemal Bey, cümlesini tamamlamadı. Ama tamamlamasına gerek yoktu. Elif, anlamıştı.
"Bir daha böyle bir şey yaparsan, seni memlekete, halamın yanına gönderirim. Orada hem okulun biter, hem de uslanırsın. Anlaşıldı mı?"
Elif, başını salladı. "Anlaşıldı dede."
Kemal Bey, kapıya yöneldi, arkasına baktı. "Bir de o herif görsün bakalım, Kim olduğunu öğrenirsem, onun için hayatın nasıl cehennem olacağını. Bunu da bil."
Kapı çarparak kapandı. Elif, olduğu yere yığıldı kaldı. Hıçkırarak ağlıyordu, sesini duyan olmasın diye yastığa gömüyordu yüzünü.
Ne yapacaktı? Ne yapabilirdi? Kerem'den vazgeçemezdi, ama ailesine de karşı koyamazdı. İmkânsızın ortasında, çaresizliğin kıyısında, bir o yana bir bu yana savruluyordu.
Sabaha kadar uyumadı. Gözleri tavanda, Kerem'i düşündü, onun gözlerini, gülüşünü, dokunuşunu. Sonra Rauf Bey'in o soğuk, hesapçı bakışlarını. Sonra dedesinin öfkeli yüzünü.
İki dünya arasında sıkışıp kalmıştı. Biri aşk, özgürlük ve umut vaat ediyordu. Diğeri gelenek, aile ve zorunluluk. Hangisini seçerse seçsin, bir tarafı kanayacaktı.
Gün doğarken, bir karar verdi. Vazgeçmeyecekti. Ama daha akıllı, daha dikkatli olacaktı. Dedesi ne derse desin, o Kerem'le buluşmaya devam edecekti. Ama kimseye yakalanmadan. Hiçbir iz bırakmadan. Mükemmel bir oyun oynayacaktı.
Telefonunu eline aldı, Kerem'e mesaj yazdı: "Dün gece dedem yakaladı. Çok zordu. Ama vazgeçmiyorum. Daha dikkatli olmalıyız. Seni seviyorum."
Cevap geldi: "Korktum senin için. İyi misin? Bir şey yapmadı ya? Ben de vazgeçmiyorum. Sonsuza kadar beklerim. Seni seviyorum."
Elif, telefonu kalbine bastırdı. Gözleri doldu ama bu kez hüzünden değil, kararlılıktandı. Savaşacaktı. Aşkı için, geleceği için, özgürlüğü için.
Ama bilmiyordu ki, asıl savaş daha yeni başlıyordu. Ve bu savaşta, herkes bir kaybeden olacaktı. Ya da belki, gerçek aşk her şeye galip gelecekti.
Kim bilir? Hayat, sürprizlerle doluydu. Ve Boğaz, nice sırları, nice yalanları bağrında saklıyordu. Tıpkı o gece, karanlık sularında iki sevgiliyi sakladığı gibi. Tıpkı sabah olunca, güneşin doğuşuyla birlikte yeni umutları, yeni başlangıçları müjdelediği gibi.
Elif, pencereden dışarı baktı. Güneş, yavaş yavaş yükseliyordu. Yeni bir gün, yeni bir mücadele. Ama içinde bir umut vardı. Kerem'in sevgisi, en karanlık geceleri bile aydınlatmaya yetiyordu. Ve yetecekti. Her şeye rağmen.
Kahvaltıya indiğinde, masada herkes vardı. Dedesi, gazetesini okur gibi yapıyor ama ara sıra ona bakıyordu. Gülseren Hala, anlamlı anlamlı süzüyordu. Rauf Bey de gelmiş, bir misafir olarak oturuyordu baş köşede. Elif'e gülümsedi, "Günaydın Elif Hanım, nasılsınız bugün?" diye sordu.
Elif, ona baktı. Gözlerinde, artık sadece bir hedef görüyordu. Ailesinin ona layık gördüğü bir koca adayı. Ama o, başka birini seçmişti. Ve kimse, onu bu seçimden vazgeçiremezdi.
"İyiyim Rauf Bey, teşekkür ederim," dedi, gülümseyerek. Oyun başlamıştı. Ve Elif, bu oyunu kazanmaya kararlıydı.
Ne pahasına olursa olsun.