Karşımda oturmuş iştahla yemeğini yiyen iki adama baktım. Bu kadar mutlu olacaklarını ya da beğeneceklerini düşünmemiştim doğrusu ama hoşuma gitmedi değildi.
“Ömür Hanım bir tabak daha alabilme şansım var mı acaba?” Halil’in istek dolu sesiyle Yaman araya girmişti uyarırcasına, “Halil.” Diyerek dürtmüştü adamı.
Ceylan çatalını bırakırken bön bön adama baktı, “Dünyayı yedin çüş artık!” deyince gözlerimi belertircesine uyarı dolu bakışlar attım ona. Uzattığı tabağı alarak kalktım ayağa. “Ne oluyor size alt tarafı bir tabak daha istedi abartmayın!”
“Hay yaşa Ömür Hanım!” dedi ellerini ovuşturarak. “Hatta Ömür diyeyim bundan sonra ki en iyi dostum sizsiniz!” haline sırıtarak salondan çıkıp mutfağa geçtim. Dolma tenceresini açarak içinden biberleri ve patlıcanları doldurdum tabağa. Bence dünyada ki en iyi his yaptığınız yemek ya da tatlının bu kadar beğenilip bitirilmesiydi.
Arkamdan adım sesleri geldi önce, “Halil’in kusuruna bakma azıcık ilgi görsün anında yumuşar.” Gelen sesle olduğum yerde hafif dikleşirken arkamı döndüm.
“Ne kusuru hiç rahatsız olmuyorum ki?” rahatlamış gibi omuzları düşerken elinde ki tabağı kaldırdı. “O zaman varsa birazda ben yemek alabilir miyim?” dudaklarım iki yana kıvrılırken tabağını aldım ve tencereye döndüm gerisin geri.
“Eline sağlık çok güzel olmuş.” İçimde tatlı bir his peyda oldu. Sırıtmamak için zor durdum.
“Afiyet olsun.” Derken tabağını doldurmaya devam ettim. Tabağını ona uzattıktan sonra Halil’in tabağını da alıp mutfaktan çıktık ve salona geri döndük.
“Çok konuşma be arkadaşın senden daha insan çıktı diye kıskanma!”
“Sus be patlatırım beynini!” diyerek çatalını Halil’e sallayan Ceylan’a uyarıcı bakışlar atınca kaşlarını çatarak önüne döndü. Halil ve o iki yıldır kapı komşusuydu ve haliyle bizden iyi tanışıyorlar ve göründüğü gibi her an kavgaya hazırlardı.
“Allah razı olsun, Allah ne muradın varsa versin Ömür!” diye diye tabağını elimden alıp yumulmuştu bile.
“Artık burada mısın Ömür?” Yaman’ın sorusuyla gözlerim ona dönerken alttan alttan dizimi dürtükleyen Ceylan’ın görmezden geldim. Başımı salladım, “Evet, hastaneyle yıllık sözleşmemi yaptım. Alıştım ve sevmeye başladım burayı da ne kadar bilmesem de buradayım şu an için.”
“Bundan sonra en ufak sorunda beni arıyorsun, ailen yok burada bana emanet sayılırsın.” Ciddiyetle kurduğu cümleyle gözlerim irileşti. “Emanet mi?” diye sordum hayretle.
Kaşları hafif çatılırken, “Evet.” Dedi ciddiyetle. “Emanetsin başına bir şey gelmesine izin veremem.” Nedensizce bana fazla gelmişti bu çünkü öyle tanışıklığımız bile yokken kendinde böyle bir sorumluluk görsün istemezdim.
“Buna gerek yok kendi başımın çaresine bakabilirim.” Derken bende en az onun kadar ciddiyetle doldum.
“Başının çaresine bakamazsın demedim zaten ama ben buradayım ben varken uğraşma. Burası zor bir şehir her tür şeye rastlarsın zarar gör istemem.” Haklı olabilirdi ama ister istemez hangi sıfatla yardım isteyeceğim diyordu içimde ki ses.
“Doğru diyor Yaman, biz buradayız alo demeniz yeter.” Dedi ağzına patlıcan dolmasını tekte sokan Halil. Onun hali hoşuma giderken güldüm. “Sen önce boğulmadan yemek ye de!” diyerek sataştı hemen Ceylan.
Önüme uzatılan telefonla Yaman’a baktım. “Numaran kullanılmıyor diyor, numaranı ver bana çaldırayım.” Bir tek bana mı tuhaf geliyordu bu durum yoksa ben mi abartıyordum acaba. Telefonunu alarak kendi numaramı tuşladım ve ona geri verdim. Telefonunu aldığı gibi beni ararken telefonumun sesi mutfaktan geldi.
“Kaydedersin beni.” Dedi sanki yapmayacağımdan şüphe eder gibi. Başımı sallamakla yetindim. Fazla düşünmesem iyiydi.
Yemeklerini yedikten sonra çay için kalmalarını söylesem de Yaman daha fazla rahatsız etmeyelim diyerek Halil’i zorla tutarak gitmişti.
“Bana bak bu Yaman denen adam ne iş?” Ceylan hız kesmeden beni mutfakta sıkıştırırken bulaşıkları el birliği ile makineye diziyorduk.
“Ne işi olacak Ceylan, sofrada dedim ya kuzeni kız kardeşimle evleniyor bizde oradan tanışıyoruz diye.” Açıklamam zerre kesmedi onu.
“Adamın gözü göz değil benden demesi.”
“O ne demek şimdi?”
Omuz silkti nazlı bir edayla. “İlle de bir emanetsin bir şey olsun demeler, gözlerini sürekli sana dikmesi inatla numaranı alması falan. Aha da buraya yazıyorum iki güne bir sorun yok mu ayağına sana açılıp yürümezse bende Ceylan değilim!” güldüm haline.
“O öyle biri değil ayrıca sevgilisi var.”
“Nasıl?” dedi hemen merakla. “Saçmalama kızım! Sevgilisi olduğu halde öyle bakıyorsa tam şerefsiz bu adam kesinlikle uzak duruyorsun ve numarasını da engelliyorsun hemen!”
“Of Ceylan öyle değil yani sevgilisi yok.”
“Hiçbir şey anlamadım.” Dedi kafası karışık halde. “Sevgilisi vardı bunun seviyordu da yani öyle duymuştum bugün de eve davet ederken sevgilin kızarsa tabak vereyim sana dedim o da sevgilim yok ayrılalı aylar oluyor dedi.”
“E yok işte sevgilisi!”
“Evet ama eski de olsa seviyordu tekrar barışabilirler, o yüzden yakıştırmalar yapma hakkımızda. Yaman iyi birine benziyor evet ama fazlası olmaz bu doğru değil.” Ceylan sessizleşip içine dönerken bulaşıkları hallettik el birliğiyle. ”Sen yine de dikkat et ama Ömür’cüm emanet adı altında götü götürmesin.” Diye imayla sırıttığında arkasından bağırdım sinirle.
…………………
Aradan geçen üç günün sonunda komşularımızla karşılaşmadık hiç. İş yüzünden yoğun iken de pek kafamı kaldırabildiğim yoktu. Daha bu sabah üç ameliyattan çıkmış ve yorgunluktan dökülüyordum. Kafeteryaya inip tekrar tekrar kahveye dayanırken önümde ki sandalye çekildi ve meslektaşım olan Rıfat Bey oturdu.
“Afiyet olsun diyeceğim de sence de fazla değil mi bu kadar çok kahve içmek.” Hafifçe gülümserken kupamı alıp yudumladım. “Hastanede ki sayılı doktorlardanım bu kadar az doktorla çok iş yaparlarsa kahveye dayanırım tabi ki.” Güldü. Gülerken gözleri ilgiyle üzerimde dolaştı. Bana karşı bir hoşlantısı olduğunun ilk günden beri farkındaydım ama aynı şeyleri hissediyor muydum emin değildim. Ön yargılı da değildim.
“Bu akşam için de planın yoksa yemeğe çıkarabilir miyim seni?” geldiğimden beri sürekli teklif ediyordu ve ben reddedip duruyordum. Biraz ayıp ediyordum sanırım çünkü çok iyi bir adamdı ve kırmak istemiyordum.
“Bilmiyorum.” Dedim kararsızca. “Hadi ama alt tarafı bir yemek, lütfen Ömür.” Bu defa ısrarına pek dayanamadım.
Başımı aşağı yukarı salladım, “Tamam olur.” Diyerek. Gözleri bunu beklemiyor gibi heyecanla büyümüştü. “Harika o zaman, akşam gelir seni alırım olur mu?”
Gülümsedim. “Hiç fena olmaz bu havada dışarı çıkmak bile üşendiriyor.” Dediğimde keyfi iyice yerine geldi.
Cebimde ki cihazın ötmesiyle hızla ayaklandık ikimizde. Acil hasta geliyordu. Hızla hastanenin acil giriş kısmına koştuk.
“Durum ne?” diye sordum asistanlardan birine.
“Yaralı on yaşında ve erkek çocuğu. Köyde çıkan çatışma da yaralanmış aldığımız bilgiye göre kalbe çok yakın ve iç kanaması var.” Eldivenlerimi elime geçirirken ambulans ve arkasında iki askeri araç bahçeye giriş yaptı. Askeri araçtan inen Yaman ve Halil’e odaklanamazken ambulanstan inen çocuğa yöneldim hızla.
Küçük bir erkek çocuğu, göğsünün sol tarafı bandajlanmış hâlde, solgun yüzüyle nefes almakta zorlanıyor. Kan, bandajın kenarlarından sızıyordu.
“On yaş erkek çocuk. Kurşun yarası sol parasternal, yaklaşık 4. interkostal aralıkta. Olay 30 dakika önce olmuş. Vital bulgular 80/40, nabız 130, solunum 28, Göğüs sol tarafında solunum sesi azalmış, hava kaçağı yok. 2 damar yolu açtık, 500 ml kristalloid verdik. Tahmini kan kaybı 400 ml. Cross-match için kan örneği aldık. Bilinen alerji yok, son yemek 2 saat önce.”
Sakin ama hızlı konuştum.
“Tamam, cerrahiye haber verin, resüsitasyon odası hazırlansın. Hemen monitor bağlayın. Kan gazı ve acil hemogram istiyorum. Bir ünite O negatif kan hazırlatın.” Hızlı bir şekilde ameliyathaneye doğru ilerleyip içeri girdik. Ameliyathane için hazırlanır hazırlanmaz ameliyathaneye girdik.
Çocuk masaya yatırılmıştı, zaman bizim için hızla akmaya başladı. Kan basıncı düşüyor, monitördeki sinyal hızla düzensizleşiyordu.
“Bistüri!” dedim sert bir sesle.
Göğüs kafesi açılırken kan fışkırdı. Hemşireler paniklemişti ama benim ellerim titremedi. Kalp çevresinde birikmiş kanı hızla boşalttım.
“Perikard açıldı… nabız geri geliyor!” O an herkes derin bir nefes aldı ama tehlike hâlâ devam ediyordu.
Ameliyatta birinci saate yaklaşmıştık. Gözlerimi tek bir noktaya diktim. Kurşun, kalbe çok yakın bir damarı parçalamıştı.
“Burada! Hemen klempleyin!”
Kanamanın kaynağını durdurmaya çalışırken odadaki hava ağırlaşmıştı. Herkes susmuş, sadece benim ve Rıfat’ın emirleri duyuluyordu.
O, ince dikişlerle damarı kapatırken zamanın önemini biliyordu: “Eğer bu dikiş tutmazsa, kaybederiz…” dedi Rıfat. İçimdeki kaybetme korkusuna rağmen titremedi ellerim. Şu an eldivenleri ellerimin altında bir can vardı, tereddüte yer yoktu.
Bir buçuk saati geri bırakırken sonunda monitördeki çizgiler yavaş yavaş düzenli hale gelmeye başladı. Çocuğun kalbi daha dengeli atıyordu.
“Basınç yükseliyor… güzel,” dedi hemşirelerden biri.
Ama ben sakin kalmaya devam ettim. Kurşunu dikkatle çıkardım, etraftaki dokuların zarar görmemesi için büyük bir özenle çalışmıştım.
Bu kadar küçük bir kalbin bu kadar güçlü olabileceğini kim bilebilirdi…
Artık kritik anlar geride kalmıştı. Göğsü kapatırken derin bir nefes aldım. Ellerim hâlâ hızlı, ama hareketlerimden yorgunluk okunuyordu.
Son dikişi atarken kısık bir sesle mırıldandım elimin altında ki cana.
“Hadi küçük adam, yaşama tutun…”
Monitördeki düzenli “bip” sesi o an bir zafer gibi yankılandı. Çocuğun hayatta kalma şansı artık çok daha yüksekti.
Maskesimi çıkardım, alnımdaki teri sildim. “Yaşayacak,” dedi Rıfat gözlerime guru duyar gibi bakarak. Onun gibi bir uzmanın gözetimi altında geçirdiğim ameliyat için gururla bakıyordu gözlerime. Ve o cümleyle birlikte ameliyathaneye uzun süredir ilk kez umut dolu bir sessizlik çöktü.
“Hasta yakınlarına müjdeyi sen verirsin.” Dedi ve çıktı ameliyathaneden. İşimi bitirdiğim için bende çıktım yorgunca ancak kötü haber yerine iyi haber vermenin etkisi vardı üzerimde.
Eldivenlerimi atık kutusuna atıp üstümdekilerden kurtulduktan sonra ameliyathaneden çıktım. Çıkışımla önüm insan kalabalığı ile doldu.
Gözü yaşlı bir anne önümü kesmiş arka da ise bir düzineden fazla asker vardı.
“Kurban olayım iyi deyin. Yaşayacak mı?” Derin bir nefes alırken Yaman ile göz göze geldim. Tedirgin bakışları dikkatle ağzımdan çıkacak kelimeleri bekliyordu. İçimden bir kez daha şükrettim kötü haber vermeyeceğim için.
Kadının elini tuttum sıcacık bir gülümseme ile. “Evet… kalbi hala çok küçük ama savaşmayı başardı. Yaşayacak.” Dediğim an haykırışla yığıldı yere. Yakınları sevinç gözyaşları dökerken, “Şu an için yoğun bakıma alınaca, tekrar geçmiş olsun.” Dedim duygusala bağlamamak için.
Askerler birbirlerine dönüp yumruk tokuştururken hasta yakınlarının yanından ayrılarak koridorda ilerledim. Yaman da benim gibi hareketlenip yanıma gelince karşı karşıya durduk. “Teşekkür ederiz, bizim için önemliydi.” Dedi gözlerinde ki yoğun minnetle. Ellerimi önlüğümün ceplerine yerleştirdim gülümseyerek. “Teşekküre gerek yok görevimizdi.”
“Bu kadar mütevazi olma.” Derken gözleri yanağıma kaydı sonra ise baş parmağını diliyle hafice ıslatıp elmacık kemiğime değdirip ovduğunda yıkasam da kalan kan damlası geldi aklıma. Utansam da daha çok karnımda şiddetli titremeler kıpırdanmalar oluştu. Parmağını ağırca çekince gözlerimi kaçırdım.
Derin bir soluk alınca gözlerimi yeniden ona çevirdim, “Köyde terörist ihbarı alıp oraya gitmiştik. Etrafı güvene almıştık ama bu çocuk nereden nasıl çıktı ortaya bilmiyoruz. O kansızlar çocuğa acımadılar bile Ömür… kurtarmaya mecburduk onu.” Deyince daha bi kötü oldum. Çok şükür hayata yeniden tutunabilmişti. “Ve bunu sen başardın, ambulansta ki görevliler yaşamaz imkansız diyorlardı. Göründüğünden de fazlası varmış sende.”
Ellimi kaldırarak parmaklarımı gösterdim. “Ne zannettin komutanım bu parmaklarda daha ne maharetler var ne, aklınızı şaşırtır.” Diyerek güldüğümde karşımda ki adamın kaşları havalanmıştı. Yakışıklı yüzünde belli belirsiz gülümseme belirdiğinde imalı bakışlarının nedeni kafama dank etti. Yüzüm kıpkırmızı olurken o gülüşünü saklamak ister gibi dudağının kenarını kaşıdı önce sonra da başını eğerek ufak bir kahkaha attı.
“Çok pissin!” dedim kısıkça. Gerçekten ne fesattı bu millet. “Ben temizlik, yemek anlamında demiştim.” Sesim iyice içime kaçıyordu. Sussam ve gitsem daha iyiydi.
Gülüşü dururken başını beni onaylarcasına sallayarak kaldırdı. Çok güzel gülmüştü ama ben utançtan eriyip yok olmak üzereydim. Gözlerim bir an için arkasında kalan askerlere kayınca birkaç asker, Halil ve birde esmer bir kadının bize baktığını fark ettim. O da askerdi, balıksırtı yaptığı örgüsü omzunda dururken yüzünün güzelliği ve çekiciliği anında dikkat çekiyordu.
“Şu asker kadın kim, beni öldürecekmiş gibi bakıyor.” Gülüşü bir anda solarken çehresi sertleşti. Arkasına bakmadan, “Boşver onu.” Deyince iyice işkillendim ama aklıma da dank etti. Gözlerim irice açılırken kadına tekrar bakıp Yaman’a diktim gözlerimi.
“Yoksa sevgilin mi?”
Bıkkınca, “Evet.” Deyince, “Oha.” Dedim. “Taş gibi kadınmış maşallah.” Tepkime karşın dudakları yeniden kıvrılırken çok hafif iki yana salladı başını.
“Neden eski peki?” diye sordum ama adam terslese ya da cevap vermese hakkıydı. Bananeydi niye soruyordum ki? Azıcık samimiyet bulur bulmaz ne diye çenem açılıyordu ki?
“Kriterlerime uymadığını fark ettim.”
İster istemez yan bir bakış attım Yaman Beye. “Hangi kriterinize uymadı?” derken küçümseyici çıkmıştı sesim. Kontrol edememiştim bir an kendimi. Ellerini ceplerine koydu, “Sadakat.” Dedi tek kelimeyle. O tek kelimede yetti. Aldatılmış olmasına inanamadım. Bir insan neden aldatırdı ki ayrılmak varken hemde karşımda ki adam gibi birini. Tamam bende çok tanımıyordum ama gördüğüm kadarıyla dörtte dörttü. Saymasam daha iyiydi.
Gözlerim bir an için kıza kaydığında hala kitlenmiş gibi bize daha doğrusu bana baktığını gördüm. Kesinlikle aptaldı.
Derin bir nefesle döndüm önüme artık işimin başına dönmeliydim. “Ben gideyim artık.”
“Dur.” Diyerek bir attı üzerime birden. Ensesine kaşıdı hafifçe, koyu gözleri gözlerimde sabit kalamıyordu. “Acaba bu akşam boş musun yani akşam yemeğinin karşılığını vermek istiyorum. Eğer istersen yemeğe çıkarayım mı bu akşam seni?”
İçimde anında coşkuyla dansa kalkarlarken dışımdan kaskatı ve tepkisiz kalmaya gayret ettim. Bugünde yemeğe çıkarmak isteyen isteyeneydi.
Ama ben sözümü önceden vermiştim gerçi Rıfat olmasa da Yaman Turağan’ın teklifini kabul etmezdim. Hislerim bana geri durmamı söylüyordu.
“Maalesef.” Dedim. “Bu akşam için başka bir arkadaşıma sözüm var.”
Tek kaşı sorgularcasına havalanınca, “Öyle mi?” dedi.
Başımı aşağı yukarı salladım. “Evet. Ayrıca ben yemeği karşılığı olsun diye vermedim bir daha böyle deme. Şimdi gitmem gerek görüşürüz.” Hafifçe el sallayıp arkamı döndüm ve uzaklaştım oradan.
Sırtımda bakışlarını hissetsemde dönüp bakmamıştım.
…………………..
Kıtırt diye ısırdı kulağımın dibinde elmayı Ceylan. “Vay be demek sana akşam yemeği teklif etti Yaman Bey.” Dudağımı dudak kalemiyle çerçeve çizerken onaylarcasına mırıldandım sadece.
“Neyse iyi etmişsin reddederek, seni elinin tersiyle ittiği için yanıp tutuşsun biraz.” Benim ise umurumda bile değildi. Ceylan’a Yaman ile karşılaşmamıza kadar her şeyi anlattığım için biraz pişman olsam da artık geçti.
“Yalnız dikkat et ilk buluşmada verme sakın Rıfat hocaya.”
“Ceylan!” dedim uyararak ama gülerek uzaklaştı hemen. Elmasını tekrar ısırdı. “Ne dedim sanki, acaba kaç santimdir seni keser mi merak ettim.”
“Terbiyesizsin.” Diyebildim sadece. Omuz silkti omzunu kapıya yaslarken. “Sizin gibi içimden değil dışımdan geçiriyorum diye suç mu? Boy önemli ayrıca…” derken ne tür hülyalara daldı hayal etmek istemedim. Rujumu sürdükten sonra ayağa kalktım ve elbisemi düzeltim, yeşil gözlerimi ise pis pis sırıtan arkadaşıma çevirdim.
“Bence asıl sen dua et de Fatih hocanın ki uzun olsun.” Dememle kaşları anlamazca çatıldı. Elmasından bir ısırık daha alırken, “O niye kız.” Dedi.
“Bugün benden rica etti aranızı yapmam için de ondan.” gözleri faltaşı gibi açılırken boğazına kaçan elma parçası yüzünden öksürmeye başladı. Telaşla yanına gidip sırtına vururken kendine geldi ancak gözleri de yaşarmıştı. “Heyecan yapma kız.” Dedim gülerek. Kendine geldiğinde ben evden çıkana kadar sıkıştırmıştı beni. Fatih bey de doktorlarımızdan biriydi ve gördüğüm kadarıyla da Ceylan’a karşı hiç boş değildi. Ben ikisini yakıştırmıştım e Ceylan’a da söylemiştim gerisi onlara kalmıştı bence. Üzerime aldığım kabanımı sıkıca bağlayarak apartmandan çıktığım da hemen önümde Yaman’ın arabası durdu. Siyah bir cipti. Arabayı park edip indiğinde o koyu gözleri yine tam bendeydi. Anahtarını cebine sokarken adımları ağırca üzerime geldi. Önümde durdu bakışları kısa bir an kabanın açıkta bıraktığı bacaklarıma kaymıştı.
“Gidiyor musun?” dedi tuhaf bir sesle. Bozuk bir sesle…
“Evet, gelmek üzeredir arkadaşım.” Dediğim an sokağı dönen arabayı gördüm. “Geldi bile.”
Rıfat tam önümde durup arabadan inince ona yaklaştım ve Yaman’a dönüp, “İyi akşamlar.” Diyerek el salladım. Rıfat’ın açtığı kapıdan arabaya nazikçe bindikten sonra kemerimi takmış ve yerine geçen Rıfat ile yola çıkmıştık. Yaman’ın sert bakışlarını üzerimizde hissetsemde dönüp bakmamıştım yine.
Aradan geçen saatte hiçte korktuğum gibi sıkıcı ve gerici geçmemişti akşam. Rıfat’ın sohbeti öyle iyiydi ki yemek boyunca kahkahalarımız eksik olmamıştı. Rıfat’ı daha iyi tanımış ve daha bi sevmiştim, aşktan falan söz açar diye gerilsem de yapmamıştı hiç. Fazla esprili kafaya uyan bir yapısı vardı, kolay kolay sıkılmazdı kimse yanında. Bu gece onu gerçekten sempatik ve cana yakın bulmuştum. Ceylan nöbete kalacağı için eve gideceğim saati düşünmezken gece yarısına yakın bırakmıştı beni Rıfat aldığı gibi kapımın önüne.
Ona el sallayıp gönderirken şansıma aralık olan dış kapıdan içeri girmiştim. Topuklularla en üst kata çıkmak hem yoracağı hem de bu saatte takır tukur sesler çıkaracağı için ayaklarımdan çıkarıp elime aldım. En üst kata nefes nefese çıktığımda asansör yapmayan mütahite içimden bolca sövdüm.
Ayakkabılarımı bırakmadan çantamı açıp karıştırdım. Küçük bir çantaydı zaten ama defalarca içini aramama rağmen anahtarı bulamayınca ise bu defa kendime sövdüm. Böyle bir aptallığı nasıl yapmıştım ben. Anahtarı çıkarken almamıştım ve Ceylan’da hastanedeydi. Bu saatte hastaneye asla gidemezdim, taksi çağırmak da ayrı dertti numaraları yoktu bir kere. Sıkıntıyla kendimi merdivene bırakarak oturdum. En iyisi biraz kafamı toplayıp Ceylan’ı aramaktı. Henüz yeni oturmuştum ki karşı dairenin kapısı açıldı bir anda.
Yaman Turağan altın eşofmanı üstünde sporcu atletiyle çıktı kapıya. Saçları dağınık ve ilk kez gördüğüm sitiliyle nefes kesici.
“Ne yapıyorsun orada?” diye sordu çatık kaşları altında. Tertemiz yanakları parlıyordu resmen otomatiğin altında.
Sesli bir soluk vererek ellerimi iki yana açtım. “Anahtarımı evde unutmuşum çıkarken, şimdide kapıda kaldım.”
“Ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum Ceylan’ı ararım şimdi olmadı taksi çağırıp hastaneye gideceğim.” Gözlerimi ondan çektim. “Sen gir evine lütfen rahatsız etmeyeyim.”
“Ne bu sürekli rahatsız olmayın lafları?” birdenbire sert çıkışıyla irkildim. “Başkalarını bu kadar düşüneceğine kendini düşün biraz.” Niye böyle bir azar yediğimi anlamadım. Yerimden yavaşça kalkıp arkamı sirkeledim toz olmuştur diye. Yaman da yersiz çıkışını fark etmiş olacak ki omuzlarını indirdi hafif. “Bu saatte yolla uğraşma geç oldu, istersen gel bu gece için bende kal.” Yeşil gözlerim şaşkınca açılırken panik oldum.
“Hayır hayır sağ ol gerek yok. Ben en iyisi Rıfat’ı arayayım hastaneye uğrayıp anahtarı alsın getirsin.”
“Asıl o adama gerek yok!” dedi sinirle. Eliyle evinin içini gösterdi, “Gir içeri yat işte sabah olunca gidersin hem Halil de yok bu akşam rahatsız olmazsın.” Dedi keskin bir tonda.
Acaba Halil’den değilde ondan rahatsız olabileceğimi neden düşünmüyordu.
Çantamın kulpunu sıkarken, “Yok.” Dedim. “Ben gelmeyeyim hiç.”
Yüzü sertleşirken hafiften yutkundum. “Ömür, içeri gel!” sert sesiyle irkildim. Bir evimin kapalı kapısına bir onun eliyle gösterdiği eve baktım. Ne kadar kötü olabilirdi ki onda kalmak? Hem niye böyle sinirleniyordu ki hemen? Mizacı böyleydi anladıkta fazlaydı sanki.
Uslu uslu elimde ki ayakkabı ve çantamla birlikte bıraktığı ufak aralıktan geçerek içeri girdim. “Gel benimle.” Diyerek önüme düşünce arkasından ilerledim. Aralık kapıdan girince onun odasına girdim. Çift kişilik yatağa bakamaya bile utanırken o yerdeki tişörtünü aldı eline aceleyle. “Çarşaflar yeniydi ama istersen değiştirebilirim?”
“Hayır gerek yok.” Dedim kısık çıkan sesimle. Başımı kaldıramasamda gördüğüm kadarıyla oda sade ve temizdi. Pis olmaması içimi rahatlatırken öte yandan bedenim tir tir titriyordu. Gitsem mi acaba? Salak Ömür, niye hemen geliyorsun ki?
Bakışlarını üzerimde hissediyor ama başımı bile kaldıramıyordum. Adımlarının yaklaştığını gördüğümde istemsizce daha da titremeye başladım. Allah kahretsin.
Elini bir anda ayakkabım ve çantamda gördüm. Ellerimden aldı ve yatağın ucuna yere bıraktı. Üzerime bir adım daha tıp yaklaştığında yüzümü kaldıramadım kalbim ise dehşet derecede hızlanmıştı artık.
Parmaklarını kabanımın kuşağında hissettiğimde kuşağımı çözdü ağırca ve açtı. Bir şey demeli miydim bilmiyordum itmeli miydim onu da bilmiyordum. Öylece put kesilmiştim karşısında. Kabanımın önü açıldığında bakışları elbiseme kaymıştı. Derdi neydi…
“Korkma.” Diye fısıldadı bir anda. Sesi içimde bir şeylerin alt bölgeme doğru akmasını sağladı adeta. “Seni yemem. Rahatla Ömür.” Nefesi tenimi yakarken geri çekildi ve iki kapaklı dolabına ilerledi. Arkasını dönmesiyle geriye doğru sarsıldım ancak toparladım hemen kendimi.
“Sana giyebilmen için sadece bu tişörtü verebilirim birde bu eşofman.” Döndüğünde elinde ki iki parçayı yüzüne bakamazken aldım hemen. “Sorun değil teşekkür ederim. Ben giyerim bunları.” Bir an için gülüşünü hissetsem de odadan çıkmak için yürüdü. “Ben hemen salondayım seslensen yeter.” Bunu öyle büyük bir imayla demişti ki ne anlamda dedi emin olamadım.
Yüzüne bakamazken sadece onaylarcasına mırıldandım. Neyse ki sonunda odadan çıkınca kalbimi tuttum nefes alabilmek için.
Yaman Turağan her yönden çok ama çok fena ve tehlikeli bir adamdı kesinlikle. Otuzun da bir adamın ne istediğini bildiğini bilirdim de bu adam ne istiyor emin olamıyordum. Sadece ağına düşmemem gerektiğini hissediyordum yoksa canımı yakardı.
…………….
Uykumun en tatlı yerinde duyduğum kadın çığlığı ile sıçrayarak uyanırken nerede olduğumu ne olduğunu kavrayamamıştım başta.
Gözlerim odayı hızla tararken odanın ortasında ki kadını fark etmemle gözlerim fal taşı gibi açılmış sabah sabah neye uğradığımı şaşırmıştım. “Seni geberteceğim! Benim sevgilimin yatağına nasıl girersin sen!” bu Yaman’ın eski sevgilisiydi ve şu an burada ne yapıyor bilmediğim gibi Yaman nerede onu da anlamamıştım. Üzerimde ki örtüyü hızla sıyırarak yataktan indim ve ayağa dikildim.
“Bakın durumu yanlış anladınız sanırım.” Derken kadının gözleri öfkeyle daha da koyulaşmıştı.
“Seni geberteceğim sürtük! Benim erkeğime yaklaşmak ne göstereceğim sana!” Gözünü kan bürümüştü, cebinden çıkardığı çakıyı açarak üzerime yürüdüğü an neye uğradığımı şaşırmıştım şok ve dehşetle.