Verdiğim kararlarda pişman olmamak ve ailemi sevindirip onlara yeniden muhtaç olmamak için her şeyi yapıp tüm zorluklara direniyordum.
Şırnak’a alışmak benim için başta çok zordu hâlâ biraz zor olsada bu yeni şehre alışıyordum. Büyük bir şehri o alışılmış kalabalığı bırakıp böyle kırsal dağlık alanı çok köylerle içice bir şehirde olmak benim için hem tuhaf hem de biraz eğlenceli bir deneyim oluyordu.
En iyi motivasyonum ise hastaneydi. Yoğun çalışma saatleri çoğu kişiyi delirtse de ben seviyordum işimi yapmayı. Böylece buhrana kapılıp gitmiyordum. Çeşit çeşit hastalar farklı dil ve insanlar. Onlarla anlaşmaya çalışmak daha mükemmeli dertlerine deva olmak benim için paha biçilemezdi.
Nitekim iki ayda adım hastanede nam salmış hastalarım beni çok seviyor ve hiç aksatmadan tedaviye geliyorlardı.
Şırnak’ta ki üçüncü ayımı bugün dolduruyordum.
Ev arkadaşım olan ama kardeşimden daha yakın olan Ceylan ile de harika gidiyordu. Birbirimizi tamamlıyor sorun yaşamıyorduk o biraz çılgın yapıda olsada kafalarımız hep uymuştu.
Bugün izin günümdü ve çok pis olmayan evimizi dip köşe temizledikten sonra birde yemek yapmak istedim. Haftalık yiyecek yapıp buzlukta stoklamak hepimiz için aşırı kurtarıcı oluyordu çünkü işten dönünce, nöbete kalınca o yorgunlukla yemek yapılamıyor fastfooda yöneliyorduk ve bu doğru değildi.
Havalar yavaştan soğumuş ve burada kış en sert haliyle geçiyordu haliyle. Kalın örgü hırkamı üzerime geçirdikten sonra botlarımı eşofmanımın üstüne giyip fermuarı çektikten sonra anahtarı alıp evden çıktım. Beşinci kattan aşağı asansör olmadığı için yürüyerek indikten sonra binadan çıkmış ve en yakın markete doğru yürümeye başlamıştım. En yakın market caddenin başındaydı ve o da on beş dakikamı alıyordu.
Markete girdikten sonra sebzelerden bolca alıp geri kalan market alışverişini yapmış beş büyük ağır poşetle çıkmıştım marketten. Bunları taşımak zor olsada buna da alışmıştım. Marketten çıkıp yavaş yavaş eve doğru ilerlerken dirseğime taktığım poşet kolumu koparacakmış baskı uygularken parmaklarım uyuşmaya başlamıştı fakat pes etmeden evimize doğru adımlarımı hızlandırdım. Sonunda binanın önüne geldiğimde ise merdivenleri çıkıp dış kapının önüne bıraktım tüm poşetleri. Nefes nefese doğruldum ellerimi belime yerleştirerek. Kesinlikle bitmiştim.
Parmaklarımı açıp kapadım kendilerine gelsin diye ama nafile kıpkırmızı olmuş sızlıyorlardı. Lastiği çıkmak üzere olan saçımı açarak serbest bıraktım ve parmaklarımı saçlarıma geçirerek geriye doğru savurdum. Tekrar toplayıp lastiğimi geçirdikten sonra cebimde ki anahtarı çıkardım ve apartmanın kapısını açmak için anahtarı aradım ancak o an kafama dank etti.
Lanet anahtar!
Ben henüz daha fırsat bulupta apartmanın anahtarını bastıramamıştım ki! Ve şimdiye kadar da ya hep Ceylan açmıştı ya da birinci katta ki komşu abla açardı. Sürekli birilerinin ziline basmaktanda rahatsız oluyordum ama başka şansım yoktu üşenmeyip anahtar bastırana kadar bu rezilliği çekecektim.
O an sert ve bıkkın bir soluk sesi geldi arkamdan. “İçeri girmiyorsanız geçmem için izin verir misiniz? Geçebilir miyim?” duyduğum sesle olduğum yerde kaskatı kesildim. Bu ses bu sözler niye böyle tanıdık bir yankı uyandırmıştı zihnimde?
Ağırca arkamı döndüğümde sert çehresi, çatık kaşları ile göz göze geldiğim adama baktım.
O an daha büyük bir şaşkınlık tufanı çarptı geçti yüzüme. Yaman Turağan tam karşımda tüm benliği ile dikiliyordu. Ve en az benim kadar afallamış görünüyordu.
Gözleri hayretle açılmış yüzümde gezinirken ilk kendini toplayan ve konuşabilen ben oldum.
“Yaman.” Dedim sorgu dolu bir ifadeyle. Kesinlikle hala kendime gelememiştim bu tesadüfe.
Kaşları iyice çatılırken baştan aşağı süzdü beni. Elim ayağım iyice titrerken gözleri sonunda yüzüme çıktı. “Ömür, senin burada ne işin var?”
“Burada oturuyorum.” Dedim öylece.
“Ben de burada oturuyorum.” Dedi kaşlarını iyiden iyiye çatarak. Başım ağrımaya başlamıştı tam şu an. “Sen İstanbul da değil miydin? Ne alaka şimdi.” Haklı olarak sorguluyordu ama bende ondan farklı değildim.
Ona olanları anlatıp anlatmamak arasında giderken derin bir nefes aldım. “Ben İstanbul’dan ayrıldım ve arkadaşımın yanına taşındım üç aydır burada oturuyorum ve hastane de çalışıyorum. Ya sen?” soğuk havada apartman kapısı önünde sohbet ediyor olduğumuza bile şaşırırken o ensesini kaşıdı gergince. Rahatsız mı etmiştim onu ya da peşinden geldiğimi falan mı düşünmüştü acaba? hoş ben de aynı şeyleri ona karşı düşünebilirdim. Saçmalamasam iyiydi.
“Ben de arkadaşımla kalıyorum burada, Ömür. Ve tam üç aydır buradayım, nasıl oldu da hiç karşılaşamadık?” derken koyu gözlerini kısmış sorgularcasına bana dikmişti gözlerini.
Omuz silktim ne diyeceğimi bilemezce. Gözlerim yanımda ki poşetlere kayınca ve parmaklarım soğuktan donduğunu fark edebildiğimde gözlerimi yeniden karşımda ki adamın gözlerine çevirdim. “Rica etsem kapıyı açar mısın? Ben hala dış kapının anahtarını bastırmadım da.” Sevimlice gülümsedim utandığım için. Aklı hala karışık olsada çatık kaşları ile başını sallamış ve yanımdan geçerek kapıyı açmıştı. Ben içeri geçer sanarken de poşetlerin hepsini iki eline aldı.
“Hayır hayır ben taşırım.” Homurdandı anlamadığım şekilde. “Nasıl taşıdın kızım bunları buraya kadar!” diye söylenince dudaklarım kıvrıldı. O önden merdivenlere yönelince arkasından koşturdum hemen.
“Kaçıncı kat?” diye sorunca, “En üst!” dedim hemen.
“Birde karşımda ki dairede miydin?” diye hayretle konuşurken bende hayret içerisinde ilerledim arkasından.
Cidden şimdiye kadar nasıl hiç karşılaşmamıştık biz?
Üstelik o gerçekten yeniden karşımdaydı.
O an sevgilisini merak ettim nedensizce. Aşırı derecede şanslıydı kadın çünkü çok güçlü bir erkeği vardı.
Sonunda en üst kata çıktıktan sonra evimin önüne bıraktı poşetleri yavaşça. Hızlı davranıp kapıyı açtım. “Çok teşekkür ederim Yaman.” Dedim samimiyetle.
“Önemli değil.” Dedi ciddiyetle. Eliyle karşı daireyi gösterdi. “Madem burada yaşıyorsun bir şey olursa gelmekten çekinme, arayadabilirsin numaram hala varsa.”
“Hayır yok.” Dedim anında. Kaşları çatılır gibi olsada düz durdu. “Yine de teşekkür ederim bir sorun olursa aklımda.” Dedim gülümseyerek. Başını belli belirsiz sallarken evinin önüne gitti ve anahtarını çıkarıp açtı ağırca. Kararsız kalsamda o evine adım atmadan önce, “Yaman.” Dedim durdurarak. Başını çevirdi bana.
“Biliyorum bahsetmezsin belki ama ricam etsem beni gördüğünü ve burada yaşadığımla ilgili ailene bir şey demesen olur mu? Annemlerin kulağına gitsin istemiyorum.” Dedim iyice kısılan sesime lanet ederek. Bedenini bir anda tamamen bana döndürürken, “O ne demek şimdi? Ailen senin burada olduğunu bilmiyor mu?” dedi bir anda fazlasıyla bir merakla.
Gözlerimi kaçırdım ne diyeceğimi bilemezce. “Tartıştık…” dedim zorlukla. “Babamla biraz ağır tartıştık ve evden ayrılmaya karar verdim. Umurlarında olduğumu sanmam ama yinede hakkımda bilgi edinsinler istemiyorum.” Sonunda net bir tavırla konuşunca kendimi daha iyi hissettim.
Açık kapıdan içeri taşıdım poşetleri. Yaman Turağan dediklerimden sonra kısa bir süre konuşamamış sonra ise sadece başıyla onaylayıp evine girmişti. Sorgulamaması ve allayıp budaklamaması işime geldi. Hala daha karşı dairemde komşum olmasına adapte olamadım maalesef. Aynı evde kaldığı Halil ile bile tanışmışken onunla ilk defa bugün karşılaşmak çok tuhaftı.
Kaderin cilvesi işte.
Üç ay önce ailesi beni oğullarına istemiş üç ay sonrada oğullarıyla aynı binada karşı karşıya oturuyorduk şimdi.
Kendimi tuhaf olsada daha iyi hissediyordum artık. Tanıdık bile olmayan birinin bu şehirde olmasından mı bilmem ancak daha güvende ve iyi hissediyordum işte.
……….
“Allah’ım! Senin evde olduğun günler benim için bayram günü!” yanağımdan sulu sulu öpüp çekilen Ceylan’a gülerek baktım. “Git üzerini değiştir hadi, bende ikimize sofra kurar dizimizi açarım.”
Yanaklarımı tutarak sıktı bu sefer, “Cansın can seni alıp böyle bala batırmak lazım.” Diye can yakıcı sevince inleyerek yanaklarımı kurtardım hemen ellerinde. Üzerine atıldığım an kaçınca sinirle yanaklarımı ovdum. Çok acımışlardı.
Akşama kadar yaptığım yemekleri buzluğa atmış ikimize de bu akşam ve yarın için pişirmiştim bolca. Sebze dolması, mercimek çorbası, salata, yoğurt, turşu kola derken masayı kurdum tamamen. Tekerlekli eskiden kalma ama çok işlevli masamızı çekmiştim koltuğun önüne. Bu soğukta mutfakta yemek yenmezdi hem televizyonda seyredilecekti o kadar.
Ceylan yüzünü kurulayarak salona girmiş ve koltuğa çökmüştü açlıkla. Yemeklere bakarken gözlerinden kalpler çıkıyordu. Bu hali o kadar çok hoşuma gidiyordu ki sırf bu bakışlar için bile istediği kadar yemek yapabilirdim ona. “Hadi afiyet olsun.” Demiştim ki çalan kapıyla kaşlarımı kaldırdım.
“Bu kim şimdi?”
Omuz silkti bilmem dercesine ve çorbasına döndü. Ayağa kalktım ve salondan çıkıp kapıya ilerledim. Gözden bakıp gelene baktığımda gördüğüm çehreyle kaşlarım en derinden çatıldı.
Yaman’ın kapımda ne işi vardı şimdi?
Kapıyı ağırca açtım.
“Yaman?”
Yüzünde ilk defa mahcup dolu bir ifade görürken hemen yanında ki adamı fark ettim. “Selamun aleyküm.” Dedi sırıtarak Halil.
Yaman ensesini yine kaşıyınca tedirginliğini fark ettim. “Bu yemek kokusu buradan mı geliyor acaba?” diye sorarken yüzü kızarmaya başlamıştı ve bu görüntü hem komiğime hemde tuhafıma gitti.
“Evet de rahatsız mı oldunuz? Çok özür dilerim.” Dedim telaşla. Binayı yemek kokuları sarmış ve insanları rahatsız ettiyse kötü olurdum. Başını iki yana salladı hemen. “Hayır hayır sadece mümkünse bir tabak arkadaşıma verebilir misiniz diyecektim.” Kaşlarım şaşkınca havalanırken yanında ki adama baktım. Küçük bir çocuk gibi aç bir şekilde bakıyordu yüzüme. Yaman buraya zorla getirilmiş gibi dururken Halil sırıtıyordu aç çocuklar gibi.
“Benim hatam size getirmem gerekirdi. Canınız çekti tabi.”
“Benim değil onun canı çekti, durduramadım kapınıza gelmesini!” derken dişlerini sıktı adamı gebertmek ister gibi.
“Kusura bakma devrem ama bu mide kaç aydır ev yemeği görmüyor sen biliyor musun? komşular arada bir tabak göndermese yakında ton balığı çıkaracağım bir taraflarımdan!”
“Tövbe estağfurullah!” diye sabır çekti yerinde zor duruyor gibi. O an Halil’e acıdım. Gerçekten çok zor olduğunu biliyordum yemek olmayınca yenilenleri. Yarım açtığım kapıyı iyice aralayarak elimle içeriyi gösterdim. “Gelin hadi sofrayı yeni kurmuştum birlikte yiyelim.”
Yaman kaşlarını hızla çattı. “Olmaz öyle!” dedi sertçe. “Bekar kadınsınız rahatsız olmayın.”
“Ne rahatsız olması ben çağırıyorum.” Dedim ısrar ederek.
“Allah razı olsun!” diyerek hurra diye daldı içeri Halil. Yaman açılan ağzıyla arkadaşının arkasından bakarken dudağımı sişledim gülmemek için. “Sevgilin sorun etmeyecekse gir içeri lütfen yok dersen de bekle sana bir tabak hazırlayıp getireyim.” Kız arkadaşı hassas biriyse ki ona hak veriyordum bu eve girmeyebilirdi. Kısa bir an duraksasa da ayağında ki terlikleri çıkarıp içeri doğru adımladı.
Yanımdan geçeceği an ise durdu ve gözlerini gözlerime dikti. “Sevgilim yok, ayrılalı aylar oluyor.” Dedi
“Öyle mi?” diye sordum titrekçe. Yakınlığımız yüzünden acemice tepkiler veriyordum.
Koyu kahve gözleri bir gözlerime bir dudağıma kayarken, “Öyle.” Dedi tok sesiyle.
“Üzüldüm.” Derken sesim gerçekten üzgün çıkmıştı ama onun gözleri manidarca gözlerimden dururken başını bana doğru eğerek aradaki mesafeyi anormal şekilde azalttı. Parfüm kokusu yeniden nüfuz etti tenime. “Şimdi bakıyorum da…” gözleri tekrar aşağı indi, bedenimi hızla süzüp gözlerime çıktı. “Hiç üzülmüyorum ayrıldığımıza.” Yutkundum zorlukla. Kapının kulpuna sıkıca asılmışken kalbim duracak gibiydi.
“Anladım.” Dedim kısıkça ama neyi anladığım konusunda hiçbir fikrim yoktu. O da bunu mu anladı bilmem karizmatik bir gülümseme ile geri çekildi ve içeri geçti. Salonumuza girerken arkasından sadece bakabildim.
Neler oluyor kavrayamıyordum ama bedenim ve ruhum birbirine zıt tepkimelere girmeye başlamıştı. Onları dizginlemezsem tamda bu adamın elinde ziyan olacaktı.