ÖLÜMÜN YOKLUĞU BİR İRONİDİR

2518 Kelimeler
Hava zifiri karanlıktı. Buz ağaçların arasından geçerek, Sur Köprüsüne 10 km uzaklıkta bir köyde durakladık. Köpek ulumaları duyuluyordu. İri tanecikler halinde yağan kar, ölü çimleri beyazlatmıştı. Sadece ufak, solgun bir ışık vardı. "Burası mı?" diye sordum Kim'e. Bir an kendi de bunu düşünür gibi bekledi. Arabanın kapılarını açtı. "Evde midir bilmiyorum." Kapıya uzanarak açıp dışarı çıktım. Buz gibi hava atkımın altından yanaklarımı kızartmaya yetmişti. Tekerlek izleri kar külçelerinin üzerinde asılıydı. Ben etrafı kolaçan ederken o da araçtan inip kapıyı sessizlikte bir yankı uyandıracak şekilde kapatmıştı. Karşıdaki ufak kulübeye kadar kar ne kadar müsaade ettiyse yürüdük. Kim durağan bir tavırla önümden bana yol gösteriyordu. Botlarımız kar içine yarım metre kadar gömülmüştü. Kara gömülmüş merdiven basamaklarına birkaç adım kala durduk. Kim kenardaki yarısı kopmuş korkuluklara tutunarak kapıya doğru çıkıp birkaç kez çaldı. Onun arkasında bir yerlerde bekliyordum. Kapıyı ufak tefek bir adam açtı. Boynunda yılbaşı figürlerini içeren bir atkı, ayaklarında yumuşak terliklere sokulmuş yün çoraplar vardı. Beyaz saçlı, yaklaşık kırk yaşlarında, soğukkanlı birini andırıyordu. "İyi akşamlar," dedi gergin bir tavırla. Kim omzunun üzerinden başını çevirerek bana baktı. "İyi akşamlar, bir şey konuşmam gerekiyor. İçeriye gelebilir miyiz?" Adam hemen Kim'i süzmeye koyuldu. Tedirgin bir şekilde bir adım geri çekildi. Yüzünden ürktüğü anlaşılıyordu. "Siz Efendi'siniz," diye mırıldandı adam. Sırtı kapıya yapışmıştı. Merdivenlerde kaymamaya dikkat ederek henüz tanımadığım bu adamın evine Kim'in peşinden girdim. Merdivenlerden aşağıya doğru bir hareketlilik oluştu. Saçları ensesinde toplanmış, perçemleri yanlardan fırlamış gecelik giyinmiş bir kadın aşağı koşarak iniyordu. Kapıda biz iki yabancıya gördüğünde arkadan onu kovalamakta olan çocuğu sol kolunun altına sıkıştırıp korkakça sordu. "Onlar kim Denny?" Adamın kapıyı kapatmasıyla soğuk kesildi. Şömine ateşi harıl gürül yanıyordu. Kim'in sağında bir yerlerde bekliyor, bir dedektifin içgüdüleriyle onları gözlüyordum. Neden Kim Hyou'ya efendi diyorlardı? Burada yaşayan insanlar yabancılara karşı epey tutucu olurdu. "Neden geldiniz efendi? Size yemek hazırlamamızı ister misiniz?" "İstemem," dedi Kim sert bir sesle. "Konuşmamız gerekenler var. Bayan bizi biraz dışarıda bıraksa iyi olur." Kolunun altında oğlunu saklayan kadın kocası olduğunu anladığım adama ürkek bakışlar attı. Haliyle güvensiz bir tavır sergiliyor, bakışlarını üzerime dikiyordu. Beni büyük bir itinayla süzüyordu. "Bizi biraz yalnız bırak Elly," dedi Denny. "Seni çağıracağım." "Ama bu gece birlikte akşam yemeği yiyecektik." "Hadi Elly, çocuğu al ve yukarı çık." Kadın geri geri çekildi ve omzundan kayan şalıyla oğlunun yüzünü kapatarak onu merdivenlere yönlendirdi. "Hadi çıkalım." Denny ve biz aşağıda baş başa kalmıştık. "Arka odaya gidelim," dedi Denny ve üzerine bir ceket alarak bizi karanlık bir koridordan yürüttü. Zorlukla parmağını dokundurarak ışık düğmesini aradı ve sonunda alışık bir edayla bulmayı başarabildi. Burada duvarlar epey çatlaktı. "Duvarlar epey hasarlı," dedim. Adam "Daha önce deprem oldu," diye açıkladı. "Ama yeterli paramız olmadığından evi terk edemedik. Ve lütfen hanımefendi, karıma bahsetmeyin." Başımı hafif bir açıyla salladım. Bizi kahverengi kapıyla ayrılan bir odaya aldı. İçeride bir sürü dosya vardı. Dolaplardan kağıtlar, kırmızı sert kapaklar fışkırmış; kalemlerle ağzına kadar doldurulmuş bir kutu geniş oval masaya konulmuştu. Kırmızı perdeler camın önünü kapatmıştı. "O eski dedektif Denny Jacken," dedi Kim ilk defa bir açıklama getirerek. Sonra beni ona tanıttı. "O da Merkez Polis Karakolundan Delphi Lion." Adam gitgide tedirgin olsa da mesleki bir mesafeyle elini uzattı. "Hanımefendiye anlatmamı istediğiniz bir şeyler mi var?" "Otur," dedi Kim ilk kez sesini alçaltarak bana. Boş kırmızı sandalyelerden birine oturduğumda dedektif masasına, Kim Hyou yanıma çektiği sandalyesine yerleşmişti. "Önce nereden başlamalıyım?" "Bir yerden," dedi Kim. "Ama kesinlikle ortadan girmenizi tavsiye ederim." "Peki ala," dedi Denny. "Bunu o kadar kolay gibi anlattığınıza göre sadede geleyim." Boğazını temizledi. "Keşke Elly'den kahve isteseydik." "Bence lüzmu yok," dedi Kim Hyou sert bir sesle. "Direkt lafa girelim." "O halde," dedi dosyalardan birini ararken. Boynuna iki parmağını kullanarak kaşıdıktan sonra dosyanın kapağını açtı. "Şu ölen barmen. Carrot Pie'nin burnuna makas soktuğu adam." O kadar çok barmen öldürülmüş tü ki sorma gereği duydum. "Marget te Kail'le bulduğumuz mu?" Kim'e döndüm. Başını hafifçe salladı. "İşte ona ait ulaşmakta güçlük çektiğiniz bazı veriler olabilir," dedi Denny hınzırca sırıtarak. Kendisininin bildiği fazla şeylerden keyif alır gibi bir hali vardı. "Siz nereden biliyorsunuz?" Emekli görünüşüne bakılırsa bu işlerden uzak olmasını düşünmüştüm. Ama bir dedektif asla kendini şüpheli davalardan uzak tutamazdı. Hele de dışarıda caka satan bir deli geziyorsa. "Bağlantılarım var." "Peki, ne söyleyeceksiniz?" "Öncelikle söyleyeceklerim keskin bir kanıt niteliği taşımıyor olabilir. Ama haberiniz olup olmadığını bilmesem de geçenlerde posta kutumda bulduğum bir mektuptan bahsedeceğim. Bir mezarlığa davet edilmiştim. Sur Köprüsünün tam altında." "Flower mezarlığı mı?" "Evet, posta almam üzerine bir şekilde karımdan izin koparıp oraya gitmeyi başardım. Bir de baktım ki her yer polis araçlarıyla sarılmış." "Olay neymiş?" "Mezarlıklardan biri açılmış ve tamamen çiçeklerle donatılmış." Boğazımın kuruduğunu hissettim. Dedektif gözlerimin içine baktı. "Marry Lion, anneniz olmalı. Doğru mu?" Gözlerimdeki ağırlıkla başımı salladım. "İşte onun mezarı. Nasıl olur da haberiniz olmaz aklım almıyor." "B-ben... Bunu ilk defa duydum," dedim. Öyle bir davada görev almamıştım. Muhtemelen dünyayla ilişiğimi kestiğim deoresyon izinlerimden birine gelmiştim. Zaten annemi tanımazdım. Onu ziyaret etmezdim. Mezarına bir kez bile çiçek götürmemiştim. "Ne zaman oldu bu?" "Daha dün gece, haberiniz yok mu?" Olduğum yerde donup kaldım, parmaklarımı avuç içime bastırıp sımsıkı öylece tuttum. "Tamam, konuya gelelim. Annenizin boynuna bir mesaj asılmış. Siyah beyaz fotoğrafının arkasına şunlar yazılmış: Werman'daki evde benimle kalan ufak kıza. Onun çaresizliğini nasıl gideririm?" Werman benim annemle kaldığım evdi. O çocuk...Aklıma binlerce görüntü düştü ve onların arasından bir tanesini seçebildim. O çocuk. Yemek hazır, diye beni çağıran annemin yemeği sakladığı yeri evin içinde bulmaya çalışırken oradan oraya koşturan ufak çocuk...Gözlerim doldu. Bu ondan bir not olabilir miydi? Yoksa. Annemin sokakta bulduğu o ufak çocuk. İkimiz arasına sonsuz bir mesafeymişçesine kapı kapatmıştı. "Onu tanıyorum," dediğimde Kim gözlerimin içine baktı. "Tanıyor musun?" Başımı salladım. Çocuğun adı neydi? Hayır, yine hatırlayamıyordum. "Bir isim yazmış mı, herhangi bir şey? Onu bulmama yarayacak ufacık bir ipucu," dedim titreyen sesimle. "Yok mu?" Çaresizdim. "Aslında yok sayılmaz," dedi Denny arkasına yaslanarak. "Yeni bir adres bıraktı. Roswald Bar, Rio'nun resitali." Donup kaldım. Resital odası mı?" "Evet, Mikey'nin cesedinin bulunduğu yer," dedi Kim. "Ayrıca Carrot Pie'nin kaldığı yer," dedi Rio. "Bunlardan nereden haberin var?" dedim boğazımda bir yumruyla. "Ne işler karıştırıyorsun?" "Hepimiz bazen belirsiz duygular beslediğimiz insanlara şans tanımaz mıyız?" "Kime?" diye bağırdım gitgide kısılan sesimle. Kafayı yiyecektim, düğümler sanki zihnime atılıyordu. "Kardeşim," dedi titrek bir sesle. "Kardeşin mi?" Doğru ya! Onun sonradan ölmediğini söylemişti Carrot Pie ekranlara. "Petro mu?" dedim. "Yardımın gerekiyor," dedi elleri dizlerinin arasındayken. Onu ilk kez çaresiz görüyordum bu kadar. Benden, tanımadığı birinden yardım isteyecek kadar kötü olan ne yaşamış olabilirdi? "Neden benden yardım isteyesin ki?" diye sordum. "Bana yardım edebilecek tek kişi sensin çünkü," dedi acı çeker gibi. Gözlerinin bir an donuşuna şahit oldum. "Onu kurtarmam gerekli," dedi. Denny kahve içmeden duramayacağını söyleyip dışarı çıktı ve bizi yalnız bıraktı. "Kardeşini mi? Onun hakkında ne kadar şey biliyorsun ve ben sana onun hakkında hiçbir şey bilmeden nasıl yardım edebilirim?" Kim başını ellerinin arasına aldı. "Carrot Pie onu elinde kukla gibi oynatıyor. Ve senin annene takık olduğu belli." Sesi gitgide duyulmaz oluyordu. Başını kaldırıp ciddi bir göz teması kurdu. "Anneni tanıyan en iyi kişi senden başka kim olabilir?" Bu sözlerinin altında ezilip enkazımın anlamını düşünmeye zorladım kendimi. Kim'i bu denli çaresiz bırak tek şey benim tehditim olamazdı. Ona bütünüyle güvenmem için bu çaresizliğinin altında yatan motivasyonu öğrenmeliydim. "Benden neler sakladığını bilmeden nasıl böyle bir yardımı beklersin?" diye sordum dizlerimin arasına sıkıştırdığım ellerimi çekerek. Kim göz ucuyla Denny'nin masasındaki dosyaya baktı. Bana bir şeyler anlatmak ister gibiydi. "Her şey o talihsiz geceden sonra oldu," diye konuşmaya başladı kararan gözleriyle. "O saçma gece yaşanmasaydı işler bu noktaya gelmeyecek, her şey bu denli saçmalaşmayacaktı." "Hangi geceden bahsediyorsun?" "Yaptığın büyük hata," dedi. "Carrot Pie sana büyük bir hata yaptığını söylemişti ve bu hatayla beraber Kail intihar etmişti." Bir an gözlerimin önünde olan tüm bu olayları bilmiyormuşum gibi anlatmasına sinirlendim. "Ne demek istediğini anlamam için daha açık konuşmalısın." Elini çenesine koyup derin bir nefes verdi. "Duvara yazdığın yazı, en son hangi mum sönecek? Onu senin yazdığını bilmiyor muyum sanıyorsun?" "Benimle dalga geçiyorsun," dedim itiraz etme isteğiyle. Hâlâ ona güvenemezdim. "İşte o hatayla başladı her şey." "Bu mümkün değil, o yazıyı Kail öldükten sonrasında yazdım," dedim öfkeyle. Bana bakarak başımı hafifçe salladı. "Carrot için önce ve sonrası yok. O her şeyi görür." "Bu nasıl bir ifade? Tanrı değil ya o kaçık." "Evet ama birtakım meditasyonlar yapar, rahiplerle çalışır ve büyüyle ilgilenir. Cinlerle konuşur. Carrot Pie sanıldığı gibi bir adam değil. O Rio'yu örnek alıyor." "Yani Julian Garden'i. Ama bu adam tam tersine daha önce bankacılık yapmış, sonra da kız meselesinden intihar etmiş bir adamdan başka kim ki?" "Bir ayinci, mum seanslarıyla insanları kendine bağlarmış. Dosyada ihtiyaç duyabileceğin her şey var. Ama tek bir şart. Sana anlattıklarıma karşılık annenle ilgili gereken şeyleri anlatacaksın bana." Aklımdaki şüpheyi söylemeli, o küçük erkek çocuğundan bahsetmeli miydim? "Sana güvenmem için tek bir şey söyle," dedim dişlerimin arasından. "Buna sakladığından sonra." "Neyi bilmek istersin?" "Kail neden öldü?" Bana baktı ve sinirleri bozulmuş gibi güldü. "Bunu kimse bilemez. Onun ruhuna sor tamam mı?" Ayağa kalkmıştı ki koluna yapışarak gitmesine engel oldum. "Peki ala, benim çıkarım ne olacak" "Bu vakayı çözmek istemiyor musun? Beceriksiz dedektifçilik hoşuna mı gidiyor?" "Bunu kişiselleştirmeyeceğimi biliyorsun. İş ve dedektiflik apayrı." "Yani bu davayı çözmeden normal bir şekilde yaşamına devam edebilir misin?" Edemezdim, lanet olsun ki yapamazdım. Annemin sırlarını ve tuhaf bir şekilde hedef alındığımı hissettiğim notları bana gönderen bu adam her kimse onu yakalamadan asla rahat edemezdim. "Tıpkı senin yaptığın gibi, sadece gerektiği kadarını söyleyeceğim," dedim öfkeyle ellerimle oynarken. Başını bilindik bir tavırla salladı. "İnsanlar ne zaman daha fazlasını yapar ki?" "Doğru, biz dedektifler için ölen aileden biri değilse ne kadar umursuyoruz ölüyü? Kahvelerimizi içerken seri katillerin numarası bizi gerçekten rahatsız ediyor mu? Üzüntü mü yaşadığımız yoksa katilleri bile sadece tatmin olduğumuz için mi yakalıyoruz?" "Benim ailemden birini kurtarmam gerek," dedi kısık bir sesle. "İşte bana bu yüzden güvenebilirsin çünkü o kişi bununla alakalı her şeyi biliyor ama tek kelime etmez. Belki ilgini çekmiştir." Sinsice sırıttı. "Nereye?" diye sordum kapıya gittiğini gördüğümde. "Geliyorsan gel, onun yanına gideceğim." "Kimin?" "Petro." Kapıya atılan Kim'in peşinden gittiğim anda kapı aralığında Denny ile karşılaştık. Elinde bir tepside dizili üç bardaklar içeri girmek üzereydi. "Nereye?" diye sordu ayaklandığımızı görünce. "Önemli noktalar kalmıştı daha? Hemen mi?" Hemen masadan bir kağıt alıp telefon numaramı yazdım. "Beni müsait olduğuna arayıp geri kalanını anlatırsın Denny, dosyaya ihtiyacın var mı?" Elindeki tepsiyi bırakıp afallayan ifadesini gizleyemeden belirsizce başını salladı. "Sorun değil, bu zaten bir kopya." "Çok güzel," dedim dosyayı alıp ceketimin içine sokarken. Kim önümden çıkıp koridordan döndü. Bir yerde dosyanın kapağını incelemekten onu kaybetmiştim. Denny odasında kaldığından, çıkışa kadar kendim ilerlemek zorunda kaldım. Ev tuhaf bir yerde, ilginç bir mimarideydi. Yüzü rengarenk çalılarla boyanmış beyaz vazoların önünden geçerken aniden karşıma evin hanımı Bayan Elly çıktı. "Burada ne arıyorsunuz?" "B-ben, yolu kaybettim," dedim. Beni dikkatle süzdü. Yanımda kimse olmadığından emin olur gibi bir hali vardı. "Sana bir şey söyleyeceğim," dedi ve tekrar dudaklarını sımsıkı birbirine bastırıp sağa sola baktı. "Ama kimseye söylemeyeceksin. Bir polissin değil mi? Bana kimliğini göster." Neden bunu yapmamı istiyordu bilmem ama cüzdanı çıkarıp eline verdim. Bunu dikkatle inceledi. "Yaklaş," dedi ve kulağıma fısıldadı. "Misa Garden benim yeğenimdi. Bana ölmeden önce bir not bıraktı." Hemen uzaklaşıp elini geceliğinin göğsüne attı. "Bu bir polis memuruna verilmeliymiş. Özellikle bir kadının anlayacağı türden şeyler dedi." Bana uzattığı şeyi alacaktım ama donup kalmıştım. Sonunda kendime gelip zarfı alabildim ve montumun cebine soktum. Kadının gözlerinin bir şekilde ıslaklıkla örtülü olduğunu gördüm. Sol eliyle gözyaşını sildi. "Bir şey bulursan bana da haber et." Başımı salladım. "Denny'nin haberi var mı?" "Misa kimseye bahsetme demişti," dedi gözlerinin önünden hayali geçer gibi. Başımı sallayıp yolu kolaylıkla bularak dışarı çıktım. Kim karlara ayağını vurarak nerede kaldığımı sordu. "Geldim, beni yolun yarısında bıraktın," dedim savunmaya geçerek. "Sürekli çocuk kollayamam," dedi burnu havada bir şekilde. Geldiğimiz yoldan geri dönerek daha da kararan bulutların altında aracımıza doğru gitmeye başladık. Cebimdeki zarfı dikkat çekmeden elimle yokladım. Bundan ona bahsetmeli miydim? O bana birçok bilinmeyen şey anlatmıştı. Ama ona güvenmek için yeterli bir sebep göremiyordum. Onun da bana anlattıklarının bir plan gereği olduğunu düşünmeden yapamıyordum. Ya amacı beni oyuna getirmekse? Bu alışık olmadığım bir şey değildi. Önce şu kardeşi hakkında daha çok bilgi edinmeliydim. "Geliyor musun?" dedi aracın içinden. Nefesimle elimi ısıtıp kola uzandım ve içeri yerleştim. Arabanın sıcak buharı nefesimi ısıtmıştı. Ellerimin üzerindeki soğukluk yerini yavaş yavaş sıcaklığa bıraktı. Motoru çalıştırdığında gecenin karanlığına yola çıktık. Sapa yolların çevrelediği gelişgüzel sarmaşıklar, geniş lastiklerin altında parçalanıyor; yollarda kar tabakasına değmiş kara lekeler görünüyordu. "Ne için gidiyoruz kardeşinin yanına?" "Misa ile alakalı bir şeyler öğrenmek zorundayım. Yoksa aklımı kaybedeceğim." "Misa'yı nereden tanıyorsun?" dedim kaşlarımı çatarak. Cebimde hâla ona ait bir yazı tuttuğumu hatırladım. "Carrot Pie'den," diye yanıtladı düz bir sesle. Hakimiyetini kaybetmeden yolu gözlemledi. "Carrot Pie gibi bir adamı tanıyorsun yani. Onu biliyorsun, yanına kadar yaklaştın." "Yanına kadar yaklaşsam soracağım sorular için hiçbir şey bilmeyen sana değil ona başvururdum. Tatmin oldun mu artık?" "Hayır, bir yerimle sana inanmıyorum." Yol sınırlarını gösteren bir tabeledan kahşağa girdik, soluk sarı ışıklar yolu çok az da olsa aydınlatıyordu. "İnanmanı sağlayamam ama zamanla görebilirsin belki. Üstelik hayatımda kimseyi inandırmak gibi bir derdim de olmadı." Mağdur tavırları ama hâla üstte olan biri edasıyla konuşuyordu. İhtiyacı var ama alanmış değil de dağıtanmış gibi davranıyor. Tüm bunları nasıl yorumlayabilirdim? Kafam çok karışmıştı. Onu dikkatle analiz etmeye kadar verdim. Bir an aşırı dikkatli bir şekilde onun yüzünü incelemeye başladım. Kafamın içinde Carrot Pie^'nin video kaydı geziniyordu. Bandajlı suratını hayal ettim. Simsiyah gözlerini. Sadece gözlerini gösteriyordu. Neden? Yüzünün diğer kısımları kapalıydı ama ciddi bir saklayışa da girmiyordu. Bir haliyle kendi olmayı saklarken hâlâ tek bir şeyi saklar gibiydi. Carrot Pie bir takma isim olmalıydı. Ne demekti? O sürmeye devam ederken dosyayı açtım ve Julian Garden hakkında okuyabildiğim kadar şey a-okudum. Dava raporları, olay yeri inceleme raporlarındaki altı çizilecek türden kısımlar, birkaç farklı açıdan cesedin pozisyonu, adli tıp verileri. Özellikle canlandırılmış senaryo üzerinde durdum. Sonra yeniden sayfalarca geriye gidip adli tıp bulgularına göz attım. Bir nokta koyu renkle yazılmıştı. "Burun dokusu zedelenmeden burna giren keskin nesne, makas benzeri cisim" Bunu yapabilecek olan kesinlikle insan anatomisini ya çok iyi tanıyan biri ya da bunu çok sık tekrarlayan, pratik kazanmış biri olmalıydı. Kim ışıkların altından geçiyordu. Merkeze yaklaşmıştık ama bu sefer ters yöne sürmeye başladı. "Şehrin uzağında mı?" diye sordum. "Hayır, Roswald." Göz göze geldik. Carrot Pie'nin bana sorduğu soruları anımsadım. Bir kimyager ne zaman tehlikelidir? Carrot Pie tek kişi vesaire... Ama. Sadece asit kısmıyla bunun arasında bağlantı görüyorum, bir de bardaklar. Parmak ısısında kırılan bardaklar sadece şaka amaçlı mıydı? Neden sorusuna bir cevap beklemedi? Yine kafam her şeyin iki kişiyi gösterdiği bir senaryoya gidiyordu. Elim istemezce cep telefonunun garantisine kaydı. Fotoğrafların el alt katmanlarında bir yerde eski fotoğraf makinesinden telefonuma aktardığım çocuk çizimleri vardı. Annem ölmeden önce beni yanına çağırmıştı. 5 sene önce Annem yatakta yatıyordu, yanında hiç durmadan yenilenen serumunun asılı olduğu bir askılığın yanına ince, çelimsiz kolu düşmüştü. Yüzü morluklar içindeydi. "Geldin mi?" dite sordu. Başımı salladım. Üniformam yolda hızla yürüyüo hastaneye yetişme çabamdan dolayı yağmur sularına karışmış çamurla kirlenmişti. "Üzerini kirletmişsin, eve gidince yıka olur mu?" Başımı salladım. "Yıkarım. Beni... Niye çağırdın?" "Annen öldüğünde cenazesine nasıl katılacaksın peki?" diye sordu. "Bu kadar aceleyle bir insan hiçbir yere yetişemez ama unutma." Hemen kolunu yattığı yerden hasır şapkasının altında kalmış deri çantasına uzattı. Anılarımızla dolu fotoğraf makinesini çıkarttı. "İşte burada acele etmek istediğinde yetişeceklerin var. Her biri bir gün işine yarayabilir." Fotoğraf makinesini almıştım. "Unutma, güvenin yokluğunda ölüm gelir. Ölümün yokluğu da bir ironidir."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE