Gece, kuzey ormanının kenarındaki son köy evinin çatısına çöktüğünde hava artık sadece soğuk değildi; keskin, metalik bir ağırlık taşıyordu. Rüzgâr dalları değil, sanki kemikleri titretiyordu. Sis o kadar yoğundu ki ağaçların gövdeleri siluetten ibaretti; arada bir bir dal kırılıp yere düşüyordu ve o ses, kilometrelerce öteden bile duyuluyordu. Aurora çatıdaki kiremitlerin üzerinde diz çökmüş, avuçlarını taşa bastırmıştı. Parmak uçlarından aşağıya, taşların soğuk damarlarına kadar bir titreşim yayılıyordu. Kalp yaprağı artık ritmini kaybetmişti; doksan sekiz, yüz iki, bazen yüz on… Kontrolsüz, vahşi bir tempo. Aşağıda, evin çevresindeki dar patikada sekiz gölge hareket ediyordu. Hepsi siyah pelerinler giymişti; pelerinlerin kenarları hafifçe dalgalanıyor, ay ışığında gümüş iplikler gibi p

