Sabah güneşi, kuzey ormanının kenarındaki kül yığınlarının üzerine düştüğünde, dünya bir anlığına nefesini tutmuş gibiydi. Hava hâlâ kan kokuyordu; metalik, ağır, boğazda yapışkan bir tat bırakan bir koku. Toprak, siyah kanla ıslanmıştı; çimenlerin kökleri o koyu sıvıyı emiyor, yapraklar hafifçe titriyordu. Eldric’in bedeni artık yoktu. Sadece gri-siyah bir toz bulutu, rüzgâr estiğinde hafifçe havalanan, sonra yere çöken bir hatıra. Pullarından kalan parçalar, obsidiyen kırıkları gibi parlıyordu; güneş vurduğunda içlerinde mavimsi-yeşil bir ışıltı yanıp sönüyordu. Aurora dizlerinin üzerinde, elleri hâlâ toprağa gömülü halde duruyordu. Parmak uçları siyah kana bulanmıştı; tırnaklarının altında kurumaya başlayan pıhtılar vardı. Omzundaki yara hâlâ sızlıyordu; deri yırtılmış, kaslar görünüyo

