Ormanın kalbi, savaşın bitişiyle birlikte sustu. Ama bu sessizlik, boş bir sessizlik değildi. Derin, katmanlı, neredeyse dokunulabilir bir sessizlikti. Yapraklar hâlâ hafifçe titriyordu; rüzgârın değil, az önce yaşanan patlamanın titreşiminin kalıntılarıyla. Toprak, köklerin geri çekilmesiyle açılmış yarıklarla doluydu. Bu yarıklar şimdi yavaş yavaş kapanıyordu; sanki orman kendi kendini iyileştiriyordu. Kara damarlar soluklaşıyor, nabız gibi atan o koyu hatlar inceliyor, sonunda tamamen kayboluyordu. Geriye yalnızca yanık bir koku kalıyordu: yanmış reçine, küllenmiş gölge, ve çok hafif, metalik bir kan tadı. Ay, dalların arasından süzülerek yere vuruyordu. Işık artık gümüştü, ama soğuk değildi. Yumuşak, neredeyse merhametli bir ışık. Aurora’nın kızıl saçları bu ışıkta alev gibi parlıyord

