[Erkan — Aynı Gece]
Şehrin ışıkları tepeden bakıldığında birer elmas gibiydi.
Ama aşağıda, liman bölgesinin rutubet kokulu otoparklarının zifiri karanlığında, sadece çürüme ve ölümün soğuk nefesi vardı.
Erkan, özel dikim ceketinin kollarını beyaz gömleğine tek bir leke bulaşmaması için titizlikle sıyırdı. Gözleri boştu — otoparkın betonundaki çatlakları inceliyormuş gibi, ifadesiz. Deniz kokusu içeriye doluyor, birazdan akacak olan kanın kokusuyla karışmaya hazırlanıyordu.
Erkan için bu bir iş günüydü.
O cılız floresan lambanın tam altında, dizleri üzerinde çökmüş bir adam vardı: Cemil.
Yüzü artık bir insana ait değildi. Patlamış dudaklarından sızan kan otoparkın kirli zemininde küçük, siyah göletler oluşturmuştu. Erkan adama doğrudan bakmıyordu bile. Lüks aracının kaputuna yaslanmış, gümüş tabakasından çıkardığı sigarasını yakarken parmaklarının ucu bile titremiyordu.
Çakmağın çıkardığı metalik "klik" sesi otoparkın sessizliğinde bir silah patlaması kadar yankılandı.
"Sana bir şans verdim, Cemil," dedi Erkan. Sesi mezar sessizliği kadar durgundu. Bağırmıyordu, öfkelenmiyordu. Sanki bir hükmü ilan ediyordu. "Benim otoparklarımda benden habersiz iş çevirmek sadece ihanet değil. Sen bu şehirde tırnaklarımla kazıyarak kurduğum otoriteyi çalmaya kalktın. Ben otoritemin sorgulanmasından nefret ederim."
Cemil parçalanmış ağzıyla bir şeyler kekelemeye çalıştı.
Erkan'ın koruması adamın arkasında belirdi. Çelik burunlu botuyla Cemil'in parmaklarına bütün ağırlığıyla bastırdı. Kemiklerin kırılma sesi boş otoparkın duvarlarına çarpıp geri döndü. Cemil'in çığlığı Erkan'ın sigarasından çektiği nefesin dumanına karıştı.
"Erkan Bey... yalvarırım... çocuklarım var..."
Erkan hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme bir dostun sıcaklığından değil, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının o hastalıklı memnuniyetinden geliyordu.
"Çocukların için gerçekten üzüldüm Cemil. Onların suçu yok. Ama babalarının bir hain olarak ölmesi, senin onlara bıraktığın tek miras olacak."
Sigarasının kor ucunu adamın eline bastırdı.
Otoparkı yanık et kokusu ve Cemil'in feryadı doldurdu. Erkan'ın yüzünde en ufak bir tiksinti yoktu.
"Güç," diye fısıldadı Cemil'in kulağına eğilerek, sesi neredeyse bir şefkat taşır gibiydi, "birinin hayatını sonlandırma yetkisine sahip olup tetiği çekmeden önce bu akşam Melike'ye ne alacağını düşünebilmektir."
Ayağa kalktı. Ceketinin cebinden ipek mendilini çıkarıp parmaklarına bulaşan hayali tozu sildi. Korumasına dönerek başıyla kısa, kesin bir işaret verdi.
"Temizleyin. Ama hemen gömmeyin. Diğer otopark sorumlularını çağırın. Bu manzarayı görsünler — yarın sabah uyandıklarında sadakatleri tazelensin."
Arkasında patlayan tek el silah sesi Erkan için sadece bir fon müziğiydi.
Arabaya bindiğinde dikiz aynasından kendine baktı. Gözbebeklerinde hiçbir şey titrememişti. Torpidodan pahalı parfümünden bir fıs sıktı. Barut ve kanın Melike'nin yanına giderken üzerine sinmiş olmasını istemiyordu.
Direksiyon dönerken zihninde tek bir yüz vardı.
Melike.
Bu şehrin en karanlık köşelerinde, otoparkların betonunda, kararların ağırlığında Erkan için tek temiz kıyı oydu. Onu o yağmurlu akşam otoparkın kenarında bulduğunda — çantası yırtılmış, eşyaları yere dökülmüş, ıslak ve kırılmış — içinde tarif edemediği bir şey olmuştu. Korumak istemişti. Sadece korumak.
Ama korumanın başka bir adı vardı bu dünyada: sahiplemek.
Bunu görmüyordu. Ya da görmek istemiyordu.
Rezidansın önüne geldiğinde yukarı baktı.
Otuzuncu kattaki ışık yanıyordu. Melike uyanıktı.
Erkan bir an orada oturdu, motoru çalışır hâlde. Biraz önce bir adam ölmüştü. O adamın çocukları yarın babasız uyanacaktı. Ve Erkan şimdi burada, parfümünü tazeleyerek, o ışığa bakıyordu.
Bu ikisi aynı adamın içinde yaşıyordu.
Hiç rahatsızlık duymadan.
Arabadan indi.
Asansörde aynaya bir kez baktı. Saçında tek bir tel bile yerinden oynamamıştı. Ceketi kusursuzdu. Gözleri sakindi.
Kapıyı açtığında Melike mutfak tezgâhına yaslanmış duruyordu. Bir şarap kadehi elindeydi. Erkan'ı görünce hafifçe irkildi — beklemiyor muydu?
"Biraz geç kaldım," dedi Erkan. Sesi yorgundu ama o yorgunlukta ne olduğuna dair tek bir ipucu yoktu.
"Gördüm," dedi Melike. Sesi düzdü.
Erkan yaklaştı. Burnunu saçlarına gömdü. Derin bir nefes aldı — o tanıdık koku, her şeyin durduğu an. Melike kıpırdamadı.
"Bugün çok yorucu bir geceydi," dedi Erkan. "Ama şimdi buradayım."
Melike hiçbir şey sormadı.
Sormamanın, bilmemenin bu ilişkinin hayatta kalma kuralı olduğunu çoktan öğrenmişti.
Gece Erkan uyurken Melike ona baktı.
O yüz — sakin, kapalı, hiçbir şey sızdırmayan yüz. Bu adamın az önce ne yaptığını bilmiyordu. Ama biliyordu ki o ceketinin ceplerinde taşınan şeyler, şarap kadehleriyle ve yasemin kokularıyla örtülebilecek şeyler değildi.
Baran geldiğinde Melike onu otoparkların kenarından topladığı için Erkan'a minnet duyduğunu söylemişti.
Şimdi o otoparkları düşündü.
Ve içinde soğuk, sessiz bir his büyüdü.