AYNADAKİ YABANCI

635 Kelimeler
Kapı zili çaldığında Melike elindeki kahve bardağını bıraktı. Baran. İlk düşüncesi buydu. Yedi yıl boyunca yeniden gelmemişti — ama şimdi her kapı sesinde aklına o geliyordu. Korkuyla yürüdü. Kapıyı açmadan önce bir an durdu, nefes aldı. Açtı. Karşısındaki kadını fotoğraflardan tanıdı. Erkan'ın eşi. Kudret Bey'in kızı. Bu imparatorluğun gerçek mirasçısı. Ceyda. Melike'nin dili tutuldu. Bir adım geri çekildi. Ceyda içeri süzüldü — sanki kendi evine giriyordu. Topuklu ayakkabılarının parke üzerindeki o ritmik sesi Melike'nin zihninde idam mangasının adımlarına dönüştü. Ceyda salona geçti, manzaraya karşı duran koltuğa yerleşti. Bir tahta oturur gibiydi. "Güzel bir yer," dedi, odayı süzerken. "Erkan zevklidir. Özellikle gizlemeye çalıştığı şeyler konusunda." Durdu. "Sizinle dürüstlük konuşmaya geldim Melike." "Ben... Ceyda Hanım, sizi burada beklemiyordum. Erkan—" "Erkan'ın haberi yok." Kesti sözünü. "Ve onun ne bildiği ya da ne düşündüğü şu an ikimizi ilgilendirmiyor." Ceyda ayağa kalktı. Yavaş adımlarla Melike'ye yaklaştı. O sınıfsal ve ruhsal uçurum her adımda daha da derinleşiyordu. Melike geri çekilmek istedi ama kıpırdamadı. "Sen onun sığınağısın," dedi Ceyda. Sesi düzdü — ne kinli, ne acımasız. Sadece gerçekti. "Onun kanlı dünyasından, babamın baskısından kaçıp sığındığı sessiz liman. Bense onun gerçeğiyim. Bu şehirdeki adı, gücü, soyadı." Durdu. "Sen onun hayalisin Melike. Ben onun mecburiyetiyim." Melike başını kaldırdı. "Beni neden aşağılamaya geldiniz?" "Aşağılamaya değil." Ceyda hafifçe güldü — o gülüş Melike'nin ruhunu üşüttü. "Uyarmaya geldim." Bir adım daha attı. "Selim o görüntüleri buldu." Sesi alçaldı, neredeyse şefkatli bir tona büründü — bu daha da korkutucuydu. "Parktaki sarılma anınız. Erkan o görüntüleri gördüğü an bu daire senin sığınağın olmaktan çıkar. Mezarın olur." Durdu. "Erkan ihaneti bir günah olarak değil, mülkiyet ihlali olarak görür. İhlali yapanı da, izin vereni de yok eder." Melike masaya tutundu. Dizleri titriyordu. "Baran şu an benim korumam altında," dedi Ceyda. Çantasından bir zarf çıkarıp masaya bıraktı. "Onu Selim'in adamlarından ben aldım. Neden mi? Çünkü senin bu sahte cennetinden çıkmanı istiyorum. Erkan'ın bu aksaklık yüzünden babamın önünde diz çökmesini istiyorum." Melike dehşetle baktı. "Kendi eşinizi mi bitirmek istiyorsunuz?" "Ben eşimi değil, bir piyonu yerinden oynatıyorum." Ceyda'nın sesi taştı değmişti. "Bu bir hanedan savaşı. Sen bu savaşta sadece bir kurbansın." Zarfı işaret etti. "İçinde bir anahtar ve bir adres var. Baran orada seni bekliyor. Bu gece gitmezsen yarın sabah Erkan yanında Selim'le gelecek." Uzun bir sessizlik oldu. Ceyda Melike'ye baktı. Gözlerindeki korku ve kararsızlığı bir cerrah titizliğiyle okudu. "Biz bir aynanın iki yüzüyüz Melike. Sen onun olmak istediği şeysin, bense olduğu kişiyim. İkimiz de bu adamın kafesindeyiz — senin kafesinin camı daha ince, hepsi bu." Sesi yavaşladı. "Baran bir kurtuluş değil, biliyorum. Sadece bir kaçış. Ama bu evde kalmak ölmeyi beklemektir." Kapıya yürüdü. Eşikte durdu, omuz üzerinden döndü. "Erkan seni sevmiyor Melike. Seni elinde tutuyor. Ve elinde tutamadığı her şeyi kırar." Kapı kapandı. Daire yeniden sessizliğe battı. Melike masanın üzerindeki zarfa baktı. O ince kâğıt, o içindeki anahtar ve adres. Ceyda'nın parmak izi bile kalmıştı üzerinde — soğuk, hesaplı, her şeyi planlanmış. Aynaya baktı. Karşısındaki kadın tanıdık gelmiyordu. Yedi yıl önce Baran onu terk etmişti — o günden bu yana Erkan'ın dünyasında şekillenmiş, sertleşmiş, hayatta kalmayı öğrenmişti. Ama hayatta kalmak ile yaşamak arasındaki fark bu aynada açıkça duruyordu. Erkan'ın mülkü müydü? Ceyda'nın piyonu mu? Baran'ın kaçış bileti mi? Bu üç seçeneğin dışında bir şey var mıydı? Zarfı eline aldı. Parmakları o kâğıda dolaşırken içinde iki ses birbirine girdi. Biri "git" diyordu — Ceyda'nın o buz gibi kehanetini taşıyarak. Diğeri "kal" diyordu — Erkan'ın kasasının şifresini, o "sen benim tek huzurumsun" cümlesini taşıyarak. İkisi de doğruydu. İkisi de yalandı. Dışarıda İstanbul ışıkları yanıp sönüyordu — büyük, kayıtsız, her şeyi bilen ve hiçbir şeyi umursamayan o şehir. Melike o ışıklara baktı. Uzun süre baktı. Zarfı masaya koydu. Atmadı. Ama açmadı da. Sadece bıraktı — o masanın üzerinde, o sessizliğin içinde, yarın sabaha kadar beklemek üzere. Aynadaki yabancı, yani Melike, ilk kez kendi kaderinin kalemini eline almıştı. Ama o kalemin mürekkebi hâlâ başkalarının elindeydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE