Sabahın henüz aydınlanmadığı saatte, liman bölgesindeki otopark ofisinde tek bir floresan lamba yanıyordu.
Selim, masanın üzerine bir kâğıt koydu. El yazısıyla yazılmış, mürekkep hafifçe bulanmış. Tek isim.
Baran.
Erkan o isme baktı. Uzun süre baktı. Sigarasını yaktı, dumanı yavaşça içine çekti. Selim karşısında bekliyordu — her zamanki gibi düzgün, her zamanki gibi mesafeli. Ama Erkan, yılların verdiği o keskin sezgiyle Selim'in gözlerindeki ince titreşimi fark etti. Sanki bu bilgiyi sunarken bir şeyi saklıyordu.
Erkan o titreşimi not etti. İçindeki o karanlık mahzene koydu ve üzerine kapıyı örttü.
"Dışarı çık," dedi.
Kapı kapandığında Erkan uzun süre hareketsiz kaldı. Bu isim ona yabancı değildi — hiç doğrudan öğrenmemişti ama Melike'nin geçmişinde, o yedi yıllık enkazın içinde, bu ismin gölgesi vardı. Melike'yi o yağmurlu akşam bulduğunda hiç sormamıştı. O kırılmış hali görmüştü, yere dökülmüş eşyaları, gözlerindeki derin ve suskun acıyı. Ve bilmişti — bu acının bir ismi var. Ama sormamıştı.
Sormak, bilmek demekti. Bilmek ise o acıya bir gerçeklik tanımak.
Şimdi o isim masasının üzerinde duruyordu.
Erkan telefonu eline aldı. Melike'nin ismini gördü. Bir süre tuttu. Sonra bıraktı.
Aynı saatlerde Boğaz'a bakan o steril dairede Baran pencere önünde oturmuş, sigarasını tüttürüyordu.
Melike gelmemişti. Hakan önceki gece kısa ve mesafeli bir bilgi vermişti: "Henüz hareket yok." Baran o iki kelimeyi zihninde çevirip durdu. Henüz. Ceyda'nın kelimesiydi bu — soğuk, hesaplı, her şeyi kontrol altında tutan bir kadının ağzından çıkma bir kelime.
Sabah Hakan içeri girdi, elinde iki fincan kahveyle.
"Selim, Erkan'a Baran ismini içeren bir rapor hazırlıyor," dedi. "Görüntüler henüz eline geçmedi ama süreç hızlanıyor."
"Ne kadar zamanımız var?"
"Bir, belki iki gün."
Baran kahveyi masaya bıraktı.
"Hakan." Sesi her zamankinden keskin çıktı. "Ceyda Hanım Melike'yi gerçekten o evden çıkarmak mı istiyor? Yoksa Melike sadece bir bahane mi? Asıl hedef Erkan ve Kudret Bey mi?"
Uzun bir sessizlik. Hakan kahvesinden bir yudum aldı. Gözlerinde, cevabın ne olduğunu bilen ama söylemeye karar verip vermeyeceğini tartan bir şey vardı.
Sonunda omuzlarını kıstı. "Bu soruyu Ceyda Hanım'a sormanızı tavsiye ederim."
Bu cevap, cevabın ta kendisiydi.
Hakan çıktıktan sonra Baran uzun süre hareketsiz kaldı. Zihninde bir şeyler ağır ve berrak biçimde yerli yerine oturuyordu. Ceyda onu kullanıyordu. Melike'yi kullanıyordu. Bu kadın için herkes bir araçtı.
Ama sonra başka bir şey geldi aklına. Melike'nin bir gece söylediği o cümle: "Sen beni terk ettiğinde ben açlıktan ve yalnızlıktan ölürken o beni otoparkların kenarından topladı."
O cümleyi ilk duyduğunda sadece öfke hissetmişti.
Şimdi ise içinde tuhaf bir soru kıpırdıyordu: Nasıl? Hangi karanlıkta?
Hakan'a döndü. Sessizce sordu. Ve Hakan, Ceyda'nın bunda bir sakınca görmeyeceğini düşünerek konuştu.
Yedi yıl önce. Baran gittikten sonra Melike o küçük mahalle evini de kaybetmiş, önce bir arkadaşının yanına, sonra sokağa yakın bir yere düşmüştü. O günlerde geçimini sağlamak için ufak işler yapıyordu. O otoparkların birinin yakınında, yağmurlu bir akşam, çantası yırtılmış ve her şeyi yere dökülmüş hâlde oturuyordu. Erkan oradan geçiyordu. Durmuştu.
Sadece durmuştu.
Baran bu basit, neredeyse sıradan hikâyeyi duyduğunda içinde ağır bir şey çöktü. Erkan, Melike'yi en dibinde bulmuştu. Ve bu — bu gerçek — hiçbir şeyle ödenemeyecek bir borç yaratmıştı.
Baran pencereye döndü. Boğaz hâlâ oradaydı; sakin, derin, soğuk.
Melike o borcu ödemeye devam mı edecekti?
Rezidansta sabah Melike gözlerini açtığında Erkan yoktu.
Komodinin üzerinde kısa bir not: "Gece geç dönerim. İhtiyacın olursa Selim'i ara."
Melike o notu okurken dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. Erkan'ın dünyasında sevgi böyle ifade edilirdi — bir koruma emri, bir vekil isim, bir prosedür.
Bornozunu giyip mutfağa geçti. Kahve yaptı. Masaya oturdu. Ve o sabah, ilk kez, salonun ortasındaki zarfa baktı — düz, sakin, yargılamadan.
Dün gece almamıştı. Atmamıştı. Sadece bırakmıştı.
Kahvesini yudumlarken ne Ceyda'yı düşündü ne Baran'ı ne de Erkan'ı. İlk kez sadece kendini düşündü.
Ne istiyordum?
Bu soru, bu kadar basit soru, içinde bir deprem gibi hissettirdi kendini. Yedi yıldır sormamıştı bunu. Erkan ne istiyordu, Baran ne istiyordu, Ceyda ne istiyordu — bu soruların gölgesinde kendi isteği kaybolup gitmişti.
Kalktı. Yavaş adımlarla zarfın yanına gitti. Eline aldı.
Ve bu kez ne Ceyda'nın buz gibi sesini duydu içinde, ne Baran'ın fısıltısını, ne de Erkan'ın yorgun "iyi misin"ini.
Sadece kendi sesini duydu.
O ses zarfı açmasını söylemedi. Atmayı da söylemedi.
Bekle, dedi. Başkasının planıyla değil, başkasının korkusuyla değil — sadece kendi aklınla düşün.
Melike zarfı tezgâhın üzerine bıraktı. Giyindi. Anahtarını aldı.
Erkan'ın şoförünü aramadı. Ceyda'nın adamlarına haber vermedi. Baran'a mesaj atmadı.
Tamamen yalnız olarak kapıyı açtı ve dışarı çıktı.
Nereye gittiğini bilmiyordu.
Ama ilk kez, gideceği yeri başkası belirlemiyordu.