Berk’le konuşmamızdan sonra her şey yoluna girdi. Artık onunla okuldayken daha az sohbet edip gün sonunda ya onun evinde ya da benim evimde buluşarak arkadaşlığımıza devam ediyoruz. Başak’ın hiç şüphelenmemiş olması beni kuşkulandırsa da canımı bununla sıkamayacak kadar iyiyim artık.
Bir de yeni arkadaşım var tabii. Karmen. Onu düşünmek bile beni son zamanlarda ayrı heyecanlandırıyor. Mezarlığa gidişimin tek sebebi hâline gelmesi bir haftayı bulmadı. Bazen onunla muhabbete o kadar dalmış oluyorum ki havanın karardığını bile fark edemiyorum. Berk’in nerede kaldın, diye aradığı çok oluyor. Ve bazen Karmen’in yanından eve dönmem bana pek güç geliyor. Hakkında bildiklerim sınırlı olmasına rağmen kendimi ona yakın hissediyorum. Belki beni sadece dinlediği için belki Berk dışında başka bir erkek arkadaşımın olmasından... Sebebini kestiremiyorum. Tek bildiğim bana iyi geldiği.
“Bugün erkencisin Ece.”
Yine mezarlıktayım, ve o yine ışıltılı gülümsemesiyle söğüt ağacının altında beni karşılıyor. Ağacın yaprakları bir tutam saç misali yüzünü gölgeliyor. Buna rağmen o sahiden muhteşem görünüyor. Aramızda 3 yaş var ama o daha şimdiden yetişkin bir adam kadar karizmatik gözüküyor. Belki giydiği kıyafetlerin de bunda etkisi vardır. Onun tarzını daha önce hiçbir erkekte görmemiştim. Şu an söğüt ağacının altında uzanıyor. Üzerinde yakası farklı kesim kumaşlarla bezenmiş, ince bir gömlek ve altında tuhaf tokalı kemerle süslenmiş, siyah bir pantolon var. Sanki buraya aristokratların katıldığı beş çayından gelmiş.
“Bugün okuldan erken çıktım. Malum sınavalar bitince öğrencileri gönderiyorlar.”
“Nasıl geçti sınavların?”
“İyi, sanırım belge alabileceğim bu dönem,” deyip yanına oturuyorum.
“Sevindim,” deyip sustu. Gene bir yerlere dalmış olmalı. Bazı zamanlar onunla konuşurken böyle dalıp gittiği oluyor. Ne oldu diye sorsam da bana ya cevap vermiyor ya da bilmece gibi bir açıklama yapıyor. Şimdi de sorsam nerelere daldığını söyler mi?
“Karne kutlaması yapacak mısınız?”
“Anlamadım,” diyerek yüzüne bakıyorum. Sanki ne demek istediği yüzünde yazacak?
“Yakında bir parti mi var?”
“Parti? Bu da nereden çıktı şimdi?”
Yine muamma tümceler kurarak onun hakkında başka sorular sormama engel oluyor.
“Evet, parti ya da kutlama. Sen adına ne dersen işte.”
“Hayır, öyle bir programım yok.”
“Tamam,” dese de rahatlamış görünmüyor. Bir partinin olması bu kadar endişeyle karşılanır mı?
“Ece, olur da bir partiye katılman gerekirse...” söyleyeceklerini yine tartıyor sanki.
“Gerekirse... Ne?”
“Gitme, desem beni dinler miydin?”
Gülerek hayır diyorum tabii ki. Niye eğlenceli bir ortamdan kendimi mahrum edeyim?
“Biliyordum, o yüzden sana gitme demeyeceğim. Yalnızca dikkatli ol.”
“Karmen; bazen arkadaşım gibi değil de babam yahut abimmişsin gibi davranıyorsun.”
“Hayır Ece, sakın öyle düşünme. Ben...” deyip yine sustu. Konuşturmaya çalışmamın anlamı yok.
“Eee Karmen, hep benimle ilgili konuşuyoruz. Biraz da seninle ilgili konuşalım.”
“Ne bilmek istiyorsan sor,” deyip bileğine taktığı siyah lastikle önüne gelen saçları tepesinde topladı. Şimdi tamamen bana odaklanmış, ne soracağımı bekliyor.
“Seni ne zaman görsem mezarlıkta, köydesin. Tamam üniversite öğrencileri biz liseliler gibi her gün okula gitmiyordur ama sen hiç şehre inmez misin?”
“Merak ettiğin bu muydu,” deyip hayal kırıklığı yaşadığı yüzünden belli oluyor. Ne sormamı isterdi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
“Şehre hiç gitmediğimi nereden çıkardın?”
Sesine yansıyan kinayeyi duymamak işten bile değil.
“Seni hiç şehre inen otobüste görmedim de.”
“Kendi arabamla gitmek dururken neden otobüsü bekleyeyim?”
Bu aklıma gelmemişti işte. Herkesin imkanını kendime göre değerlendirmekten ne zaman vazgeçeceğim acaba?
“Araban olabileceğini düşünemedim,” deyip dudaklarımı kemiriyorum. Niye bu kadar utandım ki?
“Asma suratını hemen, aklına gelmemesinde bir gariplik yok.”
“O zaman neden bu kadar bozuldun?”
Yine yaptım. Hemen duygularımın beni kontrol etmesine izin verip aklıma geleni söylüyorum böyle.
“Bozulduğumu anlaman güzel,” deyip başımı okşadı yavaşça. Bu hareketiyle daha da çok sinirleniyorum. Sanki beni çocuk olarak görüyor. Oysa yaş farkımız o kadar da yok.
“Aramızda 3 yaş var,” diye söyleniyorum bu sefer.
“Biliyorum,” demesiyle çehresinde beliren şaşkınlık garip hissetmeme neden oluyor. Ben mi yanlış anladım?
“Geçen sefer saçımı karıştırmıştın, şimdi de başımı okşuyorsun. Böyle yaptığında kendimi çocuk gibi hissediyorum. Daha doğrususu senin beni bir çocukmuşum gibi gördüğünü düşünüyorum.”
Sözlerimi bitirir bitirmez toparlanmaya başladım. Zaten artık geri dönsem daha iyi olacak. Berk de beni bekliyordur.
“Seni çocuk olarak görmüyorum Ece.”
Şimdi Karmen de yerinden kalktı. Bana doğru bir adım atmasıyla ben de refleks olarak geri adım atıp ağacın gövdesine yaslanmak zorunda kaldım. Üzerimize dallardan sarkan yapraklar geliyordu sadece. Ama bu sanki aramızda hiçbir şey yokmuş gibi hissetmeme engel değildi. Göz göze gelmeye çekindim.
“Yüzüme bak Ece...”
Bir adım geri çekilmesiyle biraz rahatladım. Yine de ona bakmak istemiyorum. Emir kipiyle konuşması da sinirimi bozuyor.
“Yüzüme bakar mısın Ece?”
Bu adam içimi mi okuyor? Nasıl bu kadar kısa sürede beni bu kadar iyi analiz etmiş olabilir? Hiçbir şey demeden yüzüne bakıyorum, kırgın görünüyor. Bana kırıldı mı gerçekten? Alınması gereken benken üstelik.
“Sence bu suret sana çocukmuşsun gibi bakan bir adama mı ait?”
Yüzüne bakıyorum, bir cevap veremiyorum. Sessizliğim onun bana tekrar bir adım atmasını sağlıyor. Ellerini ağaca yaslayıp bana değmemeye çalışsa da gözlerinde daha önce hiçbir erkekte görmediğim bir parıltı görüyorum. Böyle bir anı bir filmde görsem erkek kızı öpmek istiyor derdim. Ama onun gibi bir adamın benim gibi sıradan bir lise öğrencisini öpmek istemesi gerçeküstü olmaz mı? Tamam çirkin değilim, lakin o çok yakışıklı.
“Bir şey söylemeyecek misin,” diye fısıldıyor. Sesini duyabilmem yakınlığımızdan kaynaklı.
Ben ne diyeceğime karar vermeye çalışırken o ellerinden biriyle yanağıma dokunuyor. Devam etmesini bekliyorum ama o yalnızca yanağımı okşuyor. Sonra da iç çekip benden uzaklaşıyor.
“Artık seni sadece bir çocuk olarak görmediğimden emin olmuşsundur,” deyip gidiyor. Gözden kaybolmasını izlerken bir şeyin farkına varıyorum. Kulağa çok saçma gelse de bu Yunan heykeli gibi görünen adam galiba benden hoşlanıyor.
*
Berklere gidiyorum bu akşam. Birkaç gündür o bize geliyordu şimdi sıra tekrar bana geldi. Kimilerine göre bu kadar sık görüşmemiz yanlış bir algı oluşturabilir, sanki aramızda farklı bir ilişki varmış gibi düşündürebilir. Ama cidden öyle değil. Öyle olsaydı eğer iki yıl boyunca karşılıksız kalan duygularımın bir karşılığı olurdu. Çocukluğumuzdan bu yana her akşam birkaç saat de olsa birlikte takılırdık. Bazen annelerimiz de bize eşlik eder, o akşamları biraz daha uzun vakit geçirirdik. Yılların alışkanlığı işte. Sadece bir ara Başak yüzünden böyle oturamıyorduk.
“Okuldan erken çıktığımız hâlde yine geç kaldın,” diyerek kapıda karşılıyor Berk beni.
“Hoş bulduk,” diyorum ben de hemen.
“Affedersin, hoş geldin, Ece.”
“Her zamanki saatte geldim,” diyorum Berk kapıyı kapatırken.
“Ama bugün okuldan erken çıktık. Daha erken gelirsin sanıyordum.”
İşlerim vardı diyerek geçiştiriyorum. Annesini soruyorum hemen. Babası Alper Bey, babam gibi geç geldiğinden Serpil teyzemin yokluğunu anında fark ediyorum. Eskiden olsa bu durum beni gererdi ama artık eskisi gibi hissetmiyorum.
“Annem sizde.”
“Hııımm...”
“Evden gelmedin tabii.”
“Evet,” gözlerimi kaçırıyorum çabucak.
“Yine mi mezarlıktaydın?”
Kafamı sallamakla yetiniyorum. Tam Berk bir şey diyecekken kapının çalmasıyla irkiliyorum. Berk’in durumu da benden farklı sayılmaz.
“Serpil teyze mi gelmiştir?”
“Hiç sanmıyorum. Giderken anahtarını almıştı,” diyerek kapı deliğinden bakıyor.
“Kim gelmiş?”
“Başak,” diyor şaşkınca. İkimiz de ne yapacağımızı bilemiyoruz.