23. Nezaket Çetesi

1821 Kelimeler
Dağların arasından geçen trenin penceresi soğuktan buğulanmıştı. Cam kenarında oturan Lavender arada bir camı perdenin kumaşıyla siliyor ve manzaraya bakıyordu. Kentten çıktıktan sonra hava biraz daha soğumuştu zira saatler akşama yaklaşıyordu. Kompartımanlarında sadece üçü vardı. Tarnish Lavender sayesinde birkaç kez tren yolculuğu yapsa da kendi halindeyken hep gücünü kullanmıştı. Saniyeler içerisinde Altemur’da olabilecekken bu rahatsız tren koltuğunda oturmuş buğulu camdan dışarıyı seyrediyordu. Bundan daha fazla ne kadar insan hissedebilirdi kendini bilmiyordu. “Başardık.” dedi kendi kendine konuşarak. Lavender ona döndü hızlıca. Tarnish’in hipnotize olmuş bakışlarını izledi. Bir derdi olduğunu anlayabiliyordu. Tıpkı Suzy ve Luke’da olduğu gibiydi. Bir şey gizliyordu. “Gerçekten benimle birlikte mi kalmak istiyorsun Tarnish?” dedi Lavender merakla. Maximillian bugünün gazetesini okumayı bırakıp onlara döndü. “Başka nerede kalmamı isterdin Lavender? Gidecek bir yerim yok.” “Onu kast etmedim.” Boş ver dercesine kafa sallayan Tarnish geriye yaslanıp gözlerini kapadı. “Burada bir gazete daha var.” diye koltuğun arasında sıkışan gazeteyi çıkardı Maximillian. Merakla sayfaları açtığında Tarnish gazeteyi hızla elinden almıştı. “Ne yapıyorsun Tarnish? Bir haftadır ölü gibi yatıyordum onu bana ver onu okumam lazım.” Tarnish aksi bir hareketle gazeteyi parçaladı. “Her şeyi bilmek zorunda değilsin küçük büyücü!” “O gazetede ne var Tarnish?” dedi Lavender kaşlarını çatarak. Parça pinçik olmuş gazete parçalarını yerden aldığında Tarnish’in kalbi hızlanmıştı. Sırrı açığa çıkmak üzereydi ya da kendini açık etmişti. Tam gazeteyi yakmak için gözlerine alev getirmişti ki Lavender gazeteyi arkasına sakladı. “Sakın!” Tarnish bir Maximillian’a bir Lavender’a baktı çaresizce. Ne diyeceğini bilemeyen dudakları titremeye başlamıştı. Lavender eline aldığı parçalardaki haberlere dikkatle baktığında arena yakınlarında bir evde yangın çıktığını okudu. O kısmı Maximillian’a gösterdiğinde Maxi şimdi ne olduğunu anlamıştı. “Wren’in bulamadığı kara büyücü… Onu öldürdün mü?” Öldürdün mü kelimesini öyle hayal kırıklığı dolu bir sesle söylemişti ki Tarnish kendini berbat hissetti. “Zorunda kaldım!” dedi Tarnish suçunu bastırmak istercesine. Lavender ne diyeceğini bilemiyordu. Gözlerindeki ifadeden ne demek istediği bariz ortadaydı aslında. “Onları öldürmeyecektim!” “Bekle iki kişi mi öldürdün?” dedi Maxi daha da hayal kırıklığı dolarak. Tarnish afallamış bir ifade ile kafasını eğdi. Yakalanmıştı ve yargılanıyordu. “Sadece dövüştüğün kişiyi bir süre saklayacaktım ama büyüyü yapan o değilmiş. Kardeşi Pete arkadan gelip kafama bir odunla vurduğunda beni bayılttılar. Beni öldürebilirlerdi Maxi! Ben baygınken yok olabilirdim! Anlamıyor musunuz?” Birden sesi yükselmiş ardından kırılmıştı. Lavender sessiz kalmaya devam etti. Gazete parçası elinde titriyordu. Tarnish ikisinin suçlayıcı bakışlarına daha fazla katlanamayacağını fark ederek kompartımandan çıktı ve koridorlar arasında yürüdü. Öyle hunharca yürümeye başladığı için diğer insanlar onu merak etmişti. Sarışın kadın her yürümesinin ardında güçlü bir his uyandırıyordu onlarda. Başka bir kompartımanın önüne geldiğinde durdu ve derin bir nefes aldı. Sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Kafasını kaldırdığında kendisine bakan erkekleri fark etti. Dört erkek şaşkınca onu izlerken tuhaf hissetmişti. “Ne var?” dedi tersçe. Aralarında en yaşlı olan adam kaşlarını çatarak gülümsedi. “Sen Tarnish’sin…” dedi hayran olmuşça. Kahverengi saçları kahverengi gözleri vardı. Düzgün bir yüzü ve iyi bir giyimi vardı. “Ne olmuş yani?” “Neden biraz aramıza katılmıyorsun?” dedi başka biri. Kumral teninde sarıya çalan saçları ve ela gözleri vardı. Lavender’ın yaşlarında gibi duruyordu. Tarnish bu yabancıların ne diye kendisini çağırdığını bilmese bile kafasını yaptığı şeyden uzak tutmak için aralarına girdi. Kendisine yer açan adamların ortasına oturdu ve ne var dercesine baktı. Diğer iki adam birbirine çok benziyordu. Koyu kahve saçları ve yeşil gözleri vardı. Sanki oradan buradan birbirlerini bulmuş gibilerdi. Hepsinin kıyafeti farklı bir yere ait izlenimi veriyordu. “Altemur’a gidiyor olmalısın.” dedi önünde duran yakışıklı çocuk. Tebessüm ettiğinde yanaklarında gamzeler çıkmıştı. “Evet ya siz?” “Biz de öyle.” Diye karşılık veren çocuk sanki Tarnish’i etkilemek için elinden gelen bütün karizmasını kullanıyor gibiydi. Gülümseyen suratı, kirli sakalı ve takım elbisesiyle Tarnish onu hoş bulduğuna inanamıyordu. Kırklı yaşlardaki adam Tarnish’e döndü ve kendini tanıttı. “Ben Roberto. Çetenin başıyım.” Tarnish’i küçükken başka bir bedenle görse dahi şu an ondan tamamen aynı enerjiyi alıyordu. “Hangi çete?” dedi Tarnish kafası karışarak. Adamların neyden bahsettiklerini bilmemek sinirini bozsa da yangında yanan bedenleri unutuvermişti. “Altemur yönetim binasını yönetecek kimse yokmuş yani senden sonra… Çetem ve ben bu işe uygunuz.” Yönetim binası denilince Tarnish birden kabarmıştı. Altemur’a geri dönüyorsa oraların yönetimini eline alması gereken tek kişi oydu. “Rekabeti severim fakat şansınız yok. Benimle aynı zamanda şehre dönüyor olmanız ne kadar da üzücü.” Üzülmüş gibi suratını astı ve yapmacık bir tavırla Roberto’nun yakasını düzeltti. Roberto, Tarnish’ten hiç etkilenmemiş gibiydi. “Orasını göreceğiz Tarnish Teraw.” dedi rekabetçi bir sesle. “Ben Johan.” dedi önündeki yakışıklı çocuk Tarnish’in elini tutarak. Dudaklarını Tarnish’in beyaz eline bastırırken göz temasını zerre kadar çekmemişti. Tarnish birilerine karşı bir şeyler hissetmetke çok zorlandığı için bu hareketten etkilenmemişti. “Duyduk ki artık kötü biri değilmişsin. Yönetimi oy çokluğuyla ele geçirebileceğine gerçekten inanıyor musun? Zira diğer türlüsü için zor kullanman gerekir bu da seni doğruca zindanlar götürür değil mi?” Johan’ın yanında oturan çocuk konuşmuştu şimdi de. Yanındaki sessiz çocuk tüm olan biten boyunca sadece kendisini izlemiş ve gözlerini kısmıştı. Diğerlerinin aksine Tarnish’ten ufak bir çekincesi var gibiydi. “Kim bir çeteye oy vermek ister asıl?” dedi Tarnish kafa tutarak. Johan ceketinin cebinden bir sakız paketi çıkardı ve kendisinden önce Tarnish’e ikram etti nazikçe. Tarnish ters bakışıyla sakızı reddettiğinde Johan umurunda değilmiş gibi sakızdan bir tane aldı ve ağzına atıp göz kırptı. “Göreceğiz Tarnish Teraw.” dedi Roberto kararlılıkla. “Sen hiçbir yere adaylığını koymuyorsun Tarnish.” dedi Lavender bir anda. Kapıdan gelen sesle hepsi oraya döndüğünde Johan’ın bile ağzı açık kalmıştı. Lavender mutlu olduğu için enerjisi karşıya yansıyordu. Güzelliğini fark eden adamların ağızlarını kapatması birkaç saniyelerini almıştı. “Sen de kimsin?” dedi Roberto merakla. “Onu tanımadın mı Rob! Tarnish’in efendisi Kızıl Şifacı.” dedi Johan’ın yanındaki çocuk. Lavender’a büyülenmiş bir ifadeyle bakıyordu. “Buna karışamazsın Lavender. Seni zindanlardan çıkardım ve ben artık tamamen özgürüm. Evet seninleyim ama bu evde oturup örgü öreceğim anlamına gelmiyor.” Lavender isyan edercesine baktı ona. Az önceki olanların sinirini üzerinden atmıştı. Bir şekilde Tarnish’i yeniden affettiğinde onu bulmak için tüm koridoru dolanmıştı. Onu, bu takım elbiseleri değişik adamların arasında bulunca korkuya kapılmıştı. Çocuğunu bulmuş bir anne gibi hissediyordu kendini. “Anneciğinin dediğini yap Tarnish Teraw.” dedi Johan ve yine göz kırptı. Tarnish onun sürekli göz kırpan gözünü şimdi yerinden çıkaracaktı! “Siz kimsiniz?” dedi Lavender korumacı bir tavırla kollarını göğsünde kavuşturarak. Roberto ağzını açmıştı ki küçük büyücü yanlarına gelmiş ve cevabı vermişti. “Nezaket Çetesi.” Lavender’ın beline kolunu sarıp adamlara tehditkar bir gülümseme sundu Maximillian. Nezaket çetesini uzun zamandır biliyordu. Bir çok yerin yönetimini ele geçiren çete eninde sonunda işten atılacak işler yapıp kendilerini rezil ediyor ve başka yerlere taşınıp şanslarını orada kullanıyorlardı. Üstelik tuttuklarını koparan insanlardı. “Merhaba Johan, Joao, Roberto ve…” Sessiz çocuğun adını hatırlamakta tereddüt ettikten sonra çocuk adını söylemişti. “Dumarek.” “Tabi ya Dumarek.” dedi Maximillian. Sahte bir tebessüm ettikten sonra Tarnish’e döndü. “Yemek yiyeceğiz Tarnish. Geliyor musun?” Yemek lafını duyan Tarnish’in birden karnı acıkmıştı. Koltuktan kalktı ve Lavender’ın yanına geçti. “Benim karşımda asla şansınız yok beyler. Şimdiden farklı bir şehir aramaya başlayın derim.” Roberto alaycı bir şekilde baktı ve yalandan tebessüm etti. Kendi kompartımanlarına döndüklerinde Tarnish kafasını meşgul edecek bir şey bulduğu için sevinçliydi. Sanki az önce yalanı ortaya çıkmamış gibiydi. Tamamen unutmuştu. Bir hedefi vardı. “Yemek nerede?” dedi hayal kırıklığı dolu bir sesle. “Birazdan gelir merak etme. Ayrıca daha yangını konuşmadan nasıl çekip gidersin?” dedi Maximillian sesini alçaltarak. İnsanların duymasından endişe ederek boş koridora baktı. Tarnish umursamazca omuz silkip kendi koltuğuna oturduğunda Lavender ona tersçe baktı. “Efendin olmayabilirim ama değer verdiğin biri olarak söylüyorum Tarnish. Beladan uzak dur.” “Beladan uzak durmuş. Farkında mısın Lavender burada bela olan benim!” Yemek servis eden kadın geldiğinde susmak zorunda kalmışlardı. Kadın bir şey demeden yemekleri dağıtıp sıcak çay ikram ettikten sonra gittiğinde hemen tekrar konuşmaya başlamışlardı. “Tarnish bu son şansın belki de… Ya bu defa tamamen ölürsen?” dedi Lavender fısıldayarak. Tarnish bunun farkındaydı elbette. “Alt tarafı yönetime adaylığımı koyacağım Lavender. En fazla ne olabilir?” “Birkaç ay önce iblislerle anlaşma yapıp ortalığı birbirine kattığın ve Lavender’ı bıçakladığın günden sonra mı?” dedi Maximillian öfkeli gözlerle. “Nezaket çetesi karşısında şansın eksilerde Tarnish. Ne yapacaksın insanların hafızalarını tek tek silip iblis saldırısını unutturacak mısın?” “Bu kadar ağır konuşmana gerek yok küçük büyücü!” dedi Tarnish kaşığı yemeğe daldırarak. “Kusura bakma konuşacağım. Burada önünde düzgün bir gelecek yarattık ve sen şimdi Altemur’a gidip eskiden yaptığın hataları tekrar edeceksin. Akıllan Tarnish artık. Normal ol. Sana ihtiyacı olanlara yardım et. Vazgeç. Bırak insanları yönetmeyi bırak artık.” Birden yükselen Maximillian’ın yüzündeki damarlar görünmeye başlamıştı. Hızlı hızlı nefes aldığında Lavender Maxi’nin elinden tuttu. “Sakin ol Maximillian.” “Sakin olamam Lavender. Yine her şeyi mahvedecek. Madem mahvedecek bizimle olmasının ne manası var. Onun yüzünden aylardır zindanda kalan sendin o ise etrafta kendi bedeniyle gezeliyordu!” Tarnish dudaklarını birbirine bastırmış küçük büyücüyü öldürecek gibi bakıyordu. “İçinde ne varsa kus Maxi! Kus da rahatla! Seni o lanetten bu kadar çabuk kurtarmamalıydım!” “Tarnish! Maximillian biraz sakin olun. Şu anda özgürüz ve eve gidiyoruz. Lütfen artık biraz normal olabilir miyiz?” Lavender’ın isyan eden sözleriyle beraber Tarnish küçük bir çocuk edasıyla arkasına yaslandı ve kaçan iştahı yüzünden tabağı bıraktı. “Ne kadar normal olabiliriz Lavender. 6 yaşında öldürdüğüm Tarnish Teraw karım tarafından hayata döndürülüyor. Sen şifacısın ben koruyucuyum ve o bir iblis!” “Seni bıçakladığı günden sonra onu ne kadar çabuk affettin?” dedi sonra inanamayarak. Hafızası yeni yerine geldiği için içine attığı her şey bir anda patlak vermişti. Tarnish suçluluk duygusuyla ağzını açtı. “Rowen beni manipüle ediyordu Maximillian. Yeraltında geçirdiğim zamandan haberin bile yok senin! Lavender’ı öldürmek isteseydim karnından değil kalbinden bıçaklardım!” “Sağ ol şimdi oturup buna şükretmemiz gerekiyor öyleyse!” Lavender bağırış çağırış yüzünden iyice tedirgin olmuştu. Birazdan içeri birileri gelip onları uyaracak gibi hissetti. “Benden nefret mi ediyorsun?” dedi Tarnish hırsla. “Evet nefret ediyorum!” dedi Maximillian kavganın hararetiyle. Tarnish öfkeyle ayağa kalktı. “O zaman benden daha da nefret et küçük büyücü! Lavender’ı bıçakladığım gün Lav hamileydi.” Söyler söylemez pişman olsa da sözlerini geri alamazdı. Maxi’nin bir anda değişen ve titreşen gözbebeklerini fark edince yutkundu. Lavender dondu kaldı. Bunu söylememesi gerekiyordu! Kalbine saplanan acıyla yumruklarını sıktığında Maximillian’ın gözleri doldu. “Bunu… Bu doğru mu?” Tarnish kompartımanı ikinci kez terk ettiğinde Lavender ve Maximillian tek başlarına kalmıştı. Gözleri buğulanan Maxi Lavender’ın ağlamak üzere olan yeşil gözlerine baktı. “Bilmiyordu. Kimse bilmiyordu…” dedi Lavender kısılan sesiyle. Maxi yok artık dercesine kafasını kaldırdı ve alt dudağını ısırıp ağlamamak için kendini sıktı. “Buraya kadar Lavender. Bir daha bana Tarnish’in adını kullanma!” Hızla ayağa kalktı ve Lavender’ı tek başına bıraktı. Çaresizce koltuğa çöken Lavender tuttuğu gözyaşlarını serbest bırakmıştı. Özgür kaldıkları ilk saatlerde ekip dağılmış ve tüm sırlar ortaya hunharca dağıtılmıştı. Belki de zindanlardan asla çıkmamalı ve cezasını çekip Tarnish’ten tamamen kopmalıydı…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE