Herkes buradaydı. Wren sahneye tanıklık etmesi açısından Lavender’ı zindanlardan getirmiş ve ışınlanma gücünü geri vermişti. Tarnish büyük büyücülerin arasında özgürce koltukta otururken gergin hissetse bile öyle değilmiş gibi davranıyordu. Carol’un yaptığı filtre kahveyi yudumlayıp hiçbir şey umurunda değilmiş gibi numara çekerken Dorcas sargı bezlerinin üzerine giydiği kazakla olduğundan daha yapılı duruyordu.
Lavender heyecanlıydı. Birazdan Maximillian eskisi gibi olacaktı ve Tarnish çekincesiz bir şekilde yanında oturuyordu. “Artık ben de özgürüm değil mi?” dedi Lavender ortamın sessizliğini bozarak. Wren derin bir nefes alıp Dorcas’a baktı. “Tarnish hayatta ve onun hatalarından seni sorumlu tutamayız artık. Tarnish Teraw bir hata daha yaparsa ne yapacağını çok iyi biliyor. Değil mi?” Tarnish’e baktı sertçe. Tarnish kahvesinden seslice bir yudum çekip elini havada savuşturdu.
“Merak etme yargıç. Senin mührünle oluşturulmuş anlaşmayı bozarsam başıma ne geleceğini iyi biliyorum.” Kabul etmek istemese bile eğer anlaşmayı bozacak olursa güçlerinin çoğunu yitirebilirdi. Sağlanmayan koşullar için verilmiş bir tür haciz gibiydi. Gücünün eksilmesi kabul edebileceği bir şey değildi.
Maximillian birden uykusundan uyanınca sersemlemiş ve etrafına bakmıştı mahmurca. Koltukta oturan Tarnish’e baktı. Lavender hemen yanında ayakta dikiliyordu. Dorcas diğer koltuktaydı ve Wren’de yanındaydı. Rüya gördüğünü düşündü. “Uyanamadım mı?” Lavender tebessüm etti. Tarnish ise Maximillian’ın zihnine bir cümle yollamıştı. “Özgürüz.”
Maxi zihnindeki sesle kaşlarını çatıp Wren’e döndü. Anlaşma sağlanmış mıydı? Sevinçle yerinde doğruldu ve acıyan kemiklerini hissetti. Bir deri bir kemik kalmış görüntüsünü fark etse çoktan bunun için hayıflanmaya başlardı. “Başlayalım.” dedi Tarnish acı kahveyi Carol’un eline bırakarak. Ayağa kalktı ve pelerinini çıkarıp kollarını sıvadı.
Yatakta yatan Maximillian’a yoğunlaşıp üzerindeki kara büyüyü kırarken Lavender nefesini tutmuş onu seyrediyordu. Maximillian’ın ten rengi yavaşça eski haline dönerken sönük saçları dolgunlaşmış ve canlılık kazanmıştı. Gözaltındaki morluklar kaybolmuş dudakları pembeye dönmüştü. Ağzının içindeki kara sıvının tadı yok olmuştu. Vücudunu hiç olmadığı kadar dinç hissettiğinde yataktan kalktı ve kendine baktı. “Sonunda…” demişti büyük bir rahatlamayla.
Tarnish büyüyü bırakıp kollarını göğsünde kavuşturdu ve Lavender’a göz kırptı. Lavender mutluluktan ağlamak üzere olduğunu hissedebiliyordu. Dayanamayıp Maximillian’ın boynuna atladığında gözyaşları çoktan dökülmüştü. Dorcas hüzünlü bir tebessüm edip ikisine baktı. Onlara haksızlık etmişti. Tarnish yüzünden doğru düzgün bir evlilikleri bile olmamıştı ve bebeklerini de kaybetmişlerdi. Lavender’a bir nebze acıdığını fark etti. Buruk bir ifadeyle kafasını eğdi ve ensesini kaşıdı.
“Sırada Ruth var.” dedi Wren dayanamayarak. Carol da onun kadar sabırsız hissediyordu kendini. Maximillian kollarını Lavender’dan çekip rahatça gülümsedi ve ardından “Haydi şu işi halledelim.” dedi. Wren kafasını sallayarak odadan çıkan ilk kişiydi. Hepsi odadan çıktığında Lavender ve Tarnish göz göze geldi.
Tarnish’in bir şeyler sakladığını hissettiren kaçamak gözlerini fark eden Lavender kaşlarını çattı. “Bir sorun mu var Tarnish?” dedi meraklanarak. Tarnish diğerlerinin gittiğinden iyice emin olduktan sonra ağzını açtı. “Bir şey olduğu yok.” Lavender ikna olmamıştı. “Bir şey varsa bunu bilmem gerekiyor.” Israr etmemeliydi. En azından şimdi burada ısrar etmemesi gerekiyordu. “Neden bir haftadır yanıma gelmedin?”
“Tanrı aşkına Lavender kafamı toparlamak için zamana ihtiyacım vardı tüm o hengameyi yöneten bendim!”
Lavender’ı odada yalnız bırakarak yukarı kata çıktı. Orada yapması gereken başka işler vardı ve Ruth’un hafif kara büyüsünü de kırmalıydı. Lavender şimdilik huzuru kaçmasın diye başka bir şey söylememeye karar vererek yukarı odaya çıktı. Ruth uyutulmak üzere yatakta sırtüstü uzanırken Maxi hemen yanı başında elini sıkıca tutuyordu. Diğer tarafında Carol kızının saçlarını okşuyordu.
Maxi önce derin bir nefes aldı ve sevecen ifadesiyle Ruth’un endişeyle bakan gözlerine gülümsedi. “Bir sorun yok Ruth. Ben yanında olacağım.” dedi. Öyle güven verici konuşuyordu ki Lavender tebessüm etti. Wren stresliydi. Tarnish sessizce arkadan Ruth’un üzerindeki kara büyüyü yok ediyordu. Maxi onu uyutmadan önce John’un yaptığı basit büyüyü kırdı ve diğerlerini kontrol etti. Arkadan iş çevirme konusunda iyice uzmanlaşmıştı.
“Tatlı rüyalar.” diyen Maximillian Ruth’un göz kapaklarına elini kapadı. Ruth derin bir nefes alıp uykuya daldığında Maxi de gözlerini kapatmıştı. İlk kez kabusla savaştığını görecek olan Lavender merakla onları izledi. Odadaki herkes heyecanlı hissediyordu. Dorcas için de bu bir ilk olacaktı.
Maxi şimdi Ruth’un zihnindeydi. Her yandan bir şey fırlayan zihninin içinde o gün çadırda gördüğü kristal küreyi gördü. Yavaşça kristale doğru gitti ve eline aldı. Kabusun yakınlarda bir yerlere olduğunu sezebiliyordu. Kendisini hisseden kabuslar ortaya çıkmak konusunda tereddüt ediyorlardı zira birazdan yok olacaklardı.
Az ötede devasa bir çadırın arkasında duran karaltıyı fark etti. Ruth’un nefes alışverişleri hızlandığında Lavender irkilmişti. Maxi transa girmiş olsa dahi konuşabiliyordu. “Sorun yok buradayım.” dedi Ruth’a. Attığı sessiz adımlarla çadırın arkasına baktığında kabus inat ederek kaçmıştı. Arkasından koştu fakat kabus Ruth’un çığlık atarak uyanmasıyla beraber zihnin dışına çıkmıştı. Maxi hızla gözlerini açtı ve odanın içine bulaşan karaltıya baktı. Şimdi herkes kabusu görebiliyordu. Ruth gözlerini kocaman açmış odasında duran kabusa bakıyordu.
Maxi yavaşça ayağa kalktı ve Lavender’a baktı. Lavender nefesini kesmiş kabusun ürkütücü görüntüsüne bakıyordu. Maxi zaman kaybetmeden kabusun işini bitirdiğinde odanın içine yayılan karaltı yok olmuş Ruth da yatağa geri düşmüştü. Lavender derin bir nefes alıp Maximillian’a baktı. Maxi ona tebessüm ediyordu.
Ruth gözyaşları içinde kalkıp Maximillian’ın boynuna sarıldı ve hıçkırıklarını serbest bıraktı. Carol da onunla beraber ağlamaya başladığında Wren rahatlamış bir nefes verdi ve Dorcas’ın sırtına bir iki kez vurdu. Canı acıyan Dorcas kaşlarını çatmıştı. Tarnish kendi kabusunu düşündü. Ruth’unkinden kat kat beter bir şeydi.
Maxi kendi kızına sarılıyormuş gibi hissederek sıkıca Ruth’u sardı. “Sana yanındayım demiştin. Ağlama geçti artık.” Ruth gözyaşlarını silip geri çekildi ve rahat bir nefes aldı. Uyuyamamaktan dolayı gözleri şişmişti ve baygın bakıyordu.
“Teşekkürler Maximillian.” dedi Wren gidip Maxi’ye sarılarak. Maxi Ruth’a bunları yaşatanlardan biri olarak teşekkürü hak ettiğini düşünmese bile ses edemezdi. “Ne demek görevim…” Sesi mahcubiyetle kısıldığında Lavender suçlulukla kafasını eğdi.
“Öyleyse artık özgür olduğunuza göre… Altemur’a gidecek misiniz?”
Dorcas’ın sözleriyle Wren, Maximillian’ından ayrıldı. “Elbette. Evimiz orası.” dedi Maximillian keyifli bir sırıtmayla. Tarnish evinin gerçekten orada olup olmadığından emin değildi. Rowen’ın öldürüldüğü meydanı hatırladığında midesine kramplar giriyordu. “Jaxon’ı göreceğim için sabırsızlanıyorum!” dedi Lavender hevesle.
“Trenle seyahat etmeye ne dersiniz? Kentin güzelliklerini görmeden Altemur’a gitmeniz hoş olmazdı.” Wren’in sözleriyle Lavender gülümsedi. “Neden olmasın? Kaç gün sürer peki?”
“Sen o kahin değil misin?” dedi Ruth bir anda Tarnish’e bakarak. Tarnish afallamış bir halde kalakaldı. Wren ve Dorcas suratına bakarken Lav ve Maxi endişelenmişti. Tam da özgürüz dedikleri anda bir şeyler ters gitmek üzereydi. Tarnish yutkundu. Ruth’un hafızasını silmeyi unutmuş muydu? Tıpkı unuttuğu başka şeyler gibi…
“Evet ben oyum…” dedi Tarnish. Wren bir anda neler olup bittiğine dair şüpheye düşmüştü. “Ruth söyler misin Tarnish’in kabusunla bir ilgisi var mı?” Tarnish ürktü. Özgürlüğünü eline alalı bir saat bile geçmemişti. Ruth şaşkınca babasına bakarken Lavender içinden çığlıklar atıyordu. Sonsuza kadar burada kalmaktan korkar bir vaziyette Maxi’nin elinden sıkıca tuttu. Maxi’ninde kalbi Lavender gibi korkuyla atıyordu.
Tarnish Ruth’un büyüsüne karşı kendisini koruma altına alacak bir bariyer yarattı hızlıca. Yapıp yapamacağından emin değildi ama denemekten başka seçeneği yoktu. “Hayır sadece ona fal baktım.” dedi Ruth birazdan. “Dünyada kalan tek kahin olan Zaria…” dedi.
Wren gözlerini kısmıştı. “Neden Ruth’a fal baktırdın?” Tarnish ne demesi gerektiğini bilemeyerek Maximillian’a baktı. Lavender bir şeyler de dercesine Tarnish’e bakarken ağzını açmıştı sonunda. “Pazarda kendime mücevher bakıyordum. Yarı kahin olarak Ruth’un fallarının olduğu çadırı fark edince merakıma yenik düştüm.” Wren gözlerini daha da kısmıştı. “Zaria?”
Lavender atladı bu defa. “Zaria, Tarnish’e bebekken verdiğim isim.” Dorcas bu işte bir tuhaflık var dercesine ortaya yürüdüğünde Lavender’ın kalbi kasılmıştı. “Tarnish’in beni canavaların arasından kurtardığını biliyor musun Wren?”
İşte şimdi planları açığa çıkmak üzereydi ve Lavender bayılacak gibi hissediyordu. Her şeyi yeniden kaybedeceklerdi. Tarnish öfke dolu gözlerini Dorcas’a çevirdi. “Çoktan Wren’e yumurtlaman gerekirdi oysa. Bunu Wren’e anlatmamış olman benim suçum değil.” Kafasını yana yatırmış Dorcas’ın karşı çıkmasını bekliyordu. “Ne sen beni gördün ne de ben seni?” Hatırlatmak istercesine Dorcas’ın kelimelerini kullandı. Dorcas derin bir nefes alıp dudaklarını birbirine bastırdı.
“Her şey tesadüf yani?” dedi Wren suçlayıcı bakışlarla. Lavender başının döndüğünü hissediyordu. Bir an önce buradan çekip gitmek istiyordu. Trene falan dahi binemezdi. Işınlanıp yok olmalıydı.
“Bu gösteriye daha fazla katlanmayacağım. Ben gidiyorum!” Tarnish sinirle aşağı kata indiğinde Wren yapacak bir şeyi yokmuşçasına dikiliyordu. Maximillian sus pus olmamalıyım diye düşünerek devam etti. “Bizi suçlamak için bundan daha fazla kanıta ihtiyacın var Wren. Ne yani Tarnish pazarda gezemez mi? O bir kahin ve dediği gibi Ruth’un fal bakıyor olması dikkatini elbette çekebilir. Ruth’tan beni kontrol etmesini zaten istedin. İstersen Lavender’ı da kontrol etsin ne dersin?” Wren’e kafa tutması hoşuna giden Lavender sabah bir şey yememesine rağmen kusacak gibi hissediyordu.
“Arenada ne işin vardı?” Wren sanki Maximillian’ın dediklerini duymamış gibiydi. Maxi pes dercesine gözlerini etrafta gezdirdi. Hiddetli bir şekilde kafasını kaldırdığında Dorcas’a baktı. “Lavender buradaydı. Görmek istiyordum ama zindanlardaydı ve bir şey beni ona çekiyordu. Öfkemi bir şekilde atmam gerekiyordu ben de arenayı duydum.”
“Yani hafızan tamamen yerinde öyle mi?”
“Evet artık her şey net. Tanrı aşkına sorgu bittiyse ben ve Lavender gidiyoruz!”
Lavender’ın elinden tuttu ve evden ışınlandı. Kendilerini Maximillian’ın sevgilisinin evinde bulduklarında Maxi dağılmış bavulunu toplamaya girişmişti bile. “Buradan gidiyoruz. Hem de öyle kaçak gibi değil. Tıpkı Wren’in dediği gibi treni kullanırız. Apar topar gitmediğimizi görmüş olurlar.”
Bavulu hızlıca toparladıktan sonra etrafına baktı. Herhangi bir eşyasını burada bırakmak niyetinde değildi. Tarnish diğer odadan çıktığında tuhaf görünüyordu. Lavender gerçekten zindanlara dönmeyeceğinden emin olamıyordu. Wren bu işin peşini bırakacak gibi durmuyordu. Belki de çoktan kara büyü yapanları araştırmaya başlamıştı. Yargıcın işi de bu değil miydi zaten. Huzursuz olmuştu.
“Gidiyoruz.” dedi Maximillian bavulu eline alarak. Tarnish belirsizce kafa salladığında Lavender derin bir nefes çekti içine. Hep beraber terminale ışınlandıklarında Maxi bilet almak için gitmişti. Tarnish ile baş başa kalmıştı. “Gerçekten özgür müyüz?” dedi çekinceli bir sesle. Tarnish yaptıklarını unutmak ister gibi gökyüzüne baktı. Yanan evin haberini gazetelerde okumuştu ama şömineden sıçrayan ateşin evi yaktığı yazıyordu. “Özgürüz.” dedi emin olmasa bile.
Yanlarına sekerek gelen Dorcas’ı fark eden Lavender yine bir şeylerin ters gitmesinden korkarak baktı ona. Daha dikkatli bakınca elinde bir çiçek saksısı tuttuğunu fark etti. Limon ağacı…
Yanlarına geldiğinde Dorcas buruk bir tebessüm sergilemişti. Tarnish umursamazca ayağını yere vururken Dorcas çiçek saksısını Lav’a uzattı. “Bunu unuttun…” dedi biraz alınmış bir sesle. Lavender kirpikleri titreyerek saksıyı eline aldığında limonun güzel kokusu içini açmıştı. Dorcas’ın çekik gözlerindeki üzüntüyü izledi. İyi bir dost edinmişti hoş ona zararı da dokunmuştu ama yine de… İyilerdi.
“Bana mektup yazabilirsin.” dedi Lavender kararsızca. Maximillian’ın buna ne tepki vereceğini kestiremiyordu yine de söylemişti. Dorcas gülümsedi. “Yapabilirim değil mi? Güzel… Yazacağım. Ansızın yanına ışınlanadabilirim. Bir bakmışsın yanındayım.” Lavender ile beraber güldüklerinde Maximillian kaşlarını çatmıştı. Elinde biletleri tutarken bu ikisinin neye bu kadar güldüğünü merak etmişti.
“Vedalaşmaya mı geldin Dorcas. Seni tanımak güzeldi. Büyük büyücülükte iyi şanslar.” 26 yıldır büyük büyücü olan Maximillian tecrübesiyle Dorcas’ı ezmişti sanki. Dorcas ile el sıkışırlarken bariz bir güç gösterisi vardı ortada. Dorcas acemi bir asker misali ezilip büzülürken kafa salladı. Lavender’ın yaşından bile daha fazla tecrübesi olan Maximillian elini çekip Lavender’ın omzuna kolunu attı ve onu trene yönlendirdi.
Tarnish ile Dorcas arkada kalmıştı. “Öyleyse hoşça kal avcı.” dedi hissiz bir sesle. Dorcas, Tarnish’in tüyler ürperten ifadesine baktı ve derin bir iç çekip kafa sallamakla yetindi. Tarnish tam gidecekti ki onu kolundan tutup durdurdu. “Sana da bir şey getirdim…” dedi kısılan sesiyle. Tarnish şaşkınca kaşlarını çattı.
Dorcas, Tarnish’in eline küçük bir kese bıraktıktan hemen sonra arkasını dönüp gitmişti. O gittikten sonra keseyi açan Tarnish, Dorcas’a saldırttıkları ilk canavarın pençeleri olduğunu fark etti. Lavender’ın aksine Tarnish’in tepkisi farklı olmuştu.
“Vay canına… Bu muhteşem.”