21. Tehlikeli Tutsak

1845 Kelimeler
Yoğun bir kan tadı eşliğinde gözlerini açtı. Etrafı bulanık görüyordu ve ağzının içindeki demir tadı kusma isteğini tetikliyordu. Tozla kaplı evin içinde tepesinden yansıyan bir lamba sallanıyordu. Sarı ışıktan bu kadar nefret ettiğini hatırlamıyordu. Kafası bir o yana bir bu yana giderken sersemlemiş halde kirpiklerini kırpıştırdı. Kendine geldiğinde bağlanmış vaziyette bir sandalyeye oturduğunu fark etmişti. Depo olduğunu anladığı oda sopsoğuktu ve çuvallardan başka bir şey yoktu. Toprak ve kan kokusunu net bir şekilde alabiliyordu. Üzerindeki pelerin gitmişti. Koyu mavi askılı elbisesiyle oturuyordu. Dermanı kalmamış vaziyette dudaklarını kıpırdattı. Ne kadar süre baygın olduğunu bilmiyordu. İçeriden gelen seslere kulak kesildiğinde içindeki nefreti hissetti. Öfke yavaş yavaş bedenini ele geçirirken ellerine bağlanmış ipi yakarak attı. Yanarak küle dönüşen kalın urgana bakarken kalbi ağzında atıyordu. Elini kafasına götürüp acıdığını fark ederek yüzünü buruşturdu. “Bunun bedeli ağır olacak Pete!” Hızla sandalyeden kalktı ve ayaklarındaki ipi de yakıp etrafına tekrar baktı. Eline tıpkı Pete gibi bir odun parçası almak istiyordu. Fiziksel bir şeyle onun kafasını parçalamak istiyordu. Delirmiş bir ifadeyle sandalyenin bacağını kırdı ve eline alıp kapıyı yaktı. Kapının tuzla buz olmasını seyrederken içeriden gelen sesleri daha net duyuyordu şimdi. “Uyanmış olmalı!” Tarnish yanan kapıdan zerre korkusu olmadan geçtiğinde onu gören Pete ve diğer adam şaşkındı. Pete’i fark eden Tarnish bir an durakladı. Bu maç boyunca yanında oturup Maximillian’ı ezikleyen dövmeli adamdı. Demek kara büyüyü yapan oydu. Gözü seğirdi. “Sendin!” dedi bağırarak. Pete yaptığından gurur duyar gibi göğsünü kabartmıştı. “Yaklaşma iblis! Sana kara büyü yapmaktan asla çekinmem!” dedi Pete, Tarnish’in elindeki sopayı fark ederek. Tarnish güldü. “İblisler yeraltında olurlardı hani Pete…” dedi diğer adam korkarak. “Baksana bu iblis ateşi… Bu kadın bir iblis…” İkisi beraber geri geri yürüdüklerinde Tarnish onlara doğru emin adımlarla yürüyordu. Bu sırada arkadaki kapı tamamen yok olmuştu. “Durma bana kara büyü yap Pete.” dedi Tarnish tehditkar bir suratla. Pete’in istemsizce tüyleri ürpermişti. Girişteki odaya girdiklerinde aralarında bir metre mesafe vardı yoktu. “Kaç!” dedi Pete yanındaki adama. Tarnish kaçamasın diye kapıyı alev aldırdığında adam öylece kalmıştı. İyice öfkelenen Tarnish ipek saçlarına bulaşan kanın iğrenç kokusuyla amacından sapmıştı. Bu odayı kan gölüne dönüştürmek istiyordu. “Ben sadece iblis değilim. Ben Tarnish Teraw’ım!” Tarnish adeta kükrediğinde ev sarsılmıştı. Tavandan düşen toprak parçalarına bakan adamlar Tarnish’in adını duyduğunda kaçacak delik arar hale gelmişlerdi. Pete şansını denemek için kara büyü yapsa da Tarnish’e işlemiyordu. Rowen zamanında Tarnish’e en farklı kara büyüleri zaten yapmış ve onu bu hale getirmişti. Şimdi hiçbir kara büyü onun vücuduna zarar veremezdi. Bir kahkaha attı ve bir şeyler mırıldanan Pete’e av misali yaklaştı. Pete ellerini üzerine siper etmiş mırıldanmaya devam ediyordu. “Lanet yer altı büyücüsü ne işler çeviriyor!” diyen diğer adam kendini savunmak için bir şeyler aradı. Tarnish öfkesini yenemiyordu. Kendisine zarar vermeye çalışan bu adamları serbest bırakmak istemiyordu. İçinden bir ses onları yok et diyordu adeta. Elinde tuttuğu sandalye bacağının alev almasını sağlayarak kanepenin üzerine fırlattı. Kanepe harıl harıl yanarken Pete endişeyle Tarnish’e döndü. Yalvarmak şu an en mantıklı olanıydı ama gururu yüzünden yapamıyordu. Kilitlenmiş vaziyette Tarnish’in öfke saçan alevli gözlerine baktı. Altemur’da yaşanan efsane şimdi evinin içindeydi ve yanıp kül olmak üzereydi. Ev tutuştuğunda diğer adam camı kırıp camdan atlamıştı. Onu gören Pete de arkasından atlayacaktı ki Tarnish onun nefesini kesti. Bir anda nefes alamamaya başlayan adam kırık camların üzerinde kalakalmıştı. Birkaç saniye sonraysa didinmeyi bırakmış ve camdan sarkarak hayatına veda etmişti. Onu bırakıp evden kaçan adamı yakalamaya koşan Tarnish ışınlandı ve yolu daha yarılayamamış olan adamı buldu. “Nereye?” dedi gülümseyerek. Vahşi parıltılar saçan gözleri karşısında adam birden ağlamaya başlamıştı. Ardında evi yanıp kül olmak üzereydi. Belki kardeşi ölmüştü bilmiyordu. “Lütfen beni bağışla!” Diz çöken adam ellerini birbirine kavuşturdu. Tarnish dönen başını hissetti. Onu öldürmeden bırakırsa itibarı yine yerle bir olacaktı. Çoktan birini daha öldürmüştü. “Hoşça kal.” dedi adama acımasızca bakarak. Gözlerine bakarak kalbini durdurduğunda adamın büyüyen gözbebeklerini izledi. Yere yığılan adamı tutup eve geri ışınlandıktan sonra alevlerin içine bedeni fırlattı. Camda kalan bedeni de çekiştirip şöminenin yanına koyduğunda yaptığına baktı. Sıcak alevler her yeri ısıtırken başı dönmeye midesi bulanmaya devam ediyordu. Allak bullak olmuş zihniyle yere yığılmamak için direnirken gözlerini açık tutmaya gayret etti. Gücü hala yerindeydi. En kötü halinde bile onu yalnız bırakmamıştı. İnsan olmaya yakın değildi. İki insan öldürmüştü. Biri Maximillian’ı lanetleyen kara büyücüydü. Laneti yok etmek için kalan tek seçenek artık sadece kendisiydi. Lavender’a yine ihanet etmişti. Yine birilerini incitmişti. “Ben de incindim…” diyerek önündeki ölü bedenlere baktı. Alevler elbiselerine ulaşmış tenlerini yakmaya başlamıştı bile. “Bana iblis dediler.” dedi ağlamaklı bir ifadeyle. Yanan bedenlerine bakmayı bırakıp evden çıktı ve yanaklarına damlayan gözyaşlarını silip çimenlerin üzerine çöktü. Burayı yok etmeliydi. John’un hafızasıyla oynamalıydı. Tüm kanıtları ortadan kaldırmalıydı. Hiç kimse bu iki adamın bugün öldüğünü bilmemeliydi. Arkasına dönüp yanan eve baktı. Dumanları çoktan yukarı kadar taşmıştı. Çaresizce John’un yanına ışınlandığında John elindeki paraları sayıyordu. Tarnish’i pelerinsiz ve kanla kaplı görünce ürkmüştü. Üstelik üzerinde is kokusu vardı. “Sen iyi misin?” demişti bir adım geri giderek. Tarnish kararla onun gözlerine bakıp ona dair ne varsa silmeye çalıştı. Başardığını düşündüğü anda ışınlanarak köhne otel odasına dönmüştü. Ortak banyoya girip üzerindeki kan ve isten kurtulmaya çalıştı. Su bedeninden akarken bir yandan da kendini iyileştiriyordu. Kafasındaki yarayı tamamen kapattığında başındaki zonklama geçmişti. Aklına yanan bedenler gelip duruyordu. Çaresizce havluya sarındı ve odaya çekilip sallanan sandalyesine oturdu. “Yapmam gerekiyordu.” dedi kendini inandırmaya gayret ederek. Yine de gözyaşları yanaklarındaydı. Ne zaman birini öldürse Rowen’ın kızı olduğunu hatırlayıp kendinden tiksinmeye başlıyordu. Bu Lavender’dan sonra başına gelen bir şeydi. “Ben kahin kızıyım.” dedi sandalyeyi sallayarak. İnanmak adına birkaç kez tekrar etti ve odada olmayan Maximillian’ın yatağına baktı. Son bıraktığı gibi battaniye dağınıktı. Kimse odaya girip bitmiş kahve fincanını almaya tenezzül etmemişti. Küfle kaplı oda oldukça soğuktu ama Tarnish’in içi cayır cayır yanıyordu. Yaklaşık bir hafta boyunca kendi içinde sürekli olanları düşünüp durmuştu. Lavender’ın karşısına çıkacak vaziyette değildi. Çıkıp hiçbir şey yapmamış gibi yüzüne gülemezdi. Lavender’ın güvenini yine sarsarsa belki de zindanlardan kaçmaktan vazgeçecek ve cezasını çekmeye devam edecekti. Kendisini bir tehdit olarak görecekti. Her şeyi eline yüzüne bulaştırmış olmaktan korkuyordu. Maximillian’ın tek güvencesi kendisiydi şimdi ve bu bedeni koruması için o adamları öldürmesi gerekiyordu. “Bu kadar kolay olmamalıydı…” dedi kendi kendine. Adamları öldürmesi birkaç saniyesini almıştı. Onları öldürme isteği mantığını devre dışı bırakmıştı. Kendine engel olamıyor muydu? Birinin emri altında mı olması gerekiyordu? “Bir şekilde ortaya çıkman gerekiyor. Wren seni son çare olarak görüyor.” Zihninde hissettiği sesle planın bir nebze başarılı olduğunu hissetti ve derin bir nefes alıp kendini hazırladı. Wren’i nerede bulabilirdi? Nerede tesadüfi bir karşılaşma yaşamış gibi olurdu. Durup birkaç dakika kafa yorduktan sonra sokaktan geçen birilerine Tarnish olduğunu göstermesi yeterli diye düşündü. Üzerine kalın bir şeyler giyinip sarı saçlarını saldı. Caddenin üzerinde aheste aheste yürüyor ve kimseye sataşmadan gezeliyordu. Onu ve uzun sarı saçlarını gören herkes zaten çoktan konuşmaya başlıyordu. Biraz daha ilerlemişti ki karşısında dikilen adamı fark etti. Siyahi adam Wren’den başkası değildi. Göz göze geldiler. Tarnish dikkat çekmemek için kaçacaktı ki Wren eliyle onu durdurdu. “Sana zarar vermeyeceğim.” Işınlanacakmış gibi yapan Tarnish ellerini serbest bıraktı ve anlamaya çalışır gibi Wren’i inceledi. Wren de onu incelemişti. En son Gemma’nın cenazesinde birkaç saniye onu görme fırsatı yakalamıştı. Şimdi karşısında dikilen kadın oldukça uzun boylu ve zarifti. Sapsarı saçları neredeyse yerleri süpürecekti. Belli belirsiz sarı kaşları incecik pembe dudakları vardı. Gözleri mavi olmasına rağmen cam gibi parlıyordu. İnsanda tüyler ürperten bir his uyandırıyordu. Karşısında 400 yıl önce yaşamış bir kadının bedeni duruyordu ve kendisinden kat kat yaşlıydı yine de yeni yetme gibi hissetmesine mani olamamıştı. “Peki benim sana zarar vermemden korkmuyor musun?” dedi Tarnish temkinli olmaya gayret ederek. Wren usulca kafasını hayır anlamında salladı. “Büyük Büyücülere zarar vermiyorsun.” dedi sonra da. Bu doğruydu. Lavender için onlara dokunmuyordu. Tarnish gözlerini devirdi. “Benden ne istiyorsun o zaman?” dedi inat eden bir sesle. “Benimle gel.” Wren’in sözüne karşılık Tarnish bir kahkaha attı ve kaşlarını çattı. “Sen dedin diye öylece seninle gelmeyeceğim.” Arkasını dönmüş gidecekti ki Wren tekrar konuştu. “Şu anda seni tutuklamamak için zor duruyorum Tarnish Teraw. Bunu senden istemek bile istemiyorum. Zaten bunu isteyen de ben değilim Maximillian.” Tarnish arkasını döndü ve Wren’in ifadesini inceledi. “Lanetlendiği doğru mu?” dedi gözlerini kısarak. Wren sadece kafa salladı. “Neden Altemur’da değilsin?” dedi daha sonra da. Tarnish derin bir iç çekip bir süre konuşmadı. Buna gerçek bir cevap vermekten gocunmuyordu. “Lavender burada.” dedi çekinmeden. Wren şaşırmış bir edayla kaşlarını kaldırdı ve kafasını eğdi. Tarnish’in Lavender’a olan bağlılığı onu sürekli şaşırtmaya devam ediyordu. “Gelip Maximillian’ı iyileştirebilir misin?” dedi Wren çaresiz bir sesle. Kızı Ruth’un durumundan hiç bahsetmiyor olmasına şaşırmıştı Tarnish. Belli ki bunu kendi için istiyor gibi durmak istemiyordu. “Hayır.” dedi Tarnish. Evet diyecek ve hemen gidip Maximillian’ı iyileştirmeyecekti. Wren’den alması gereken sözler vardı. “Ancak benimle bir anlaşma yaparsan onu iyileştiririm.” “Hani Lavender için buradaydın? Lavender’ın kocası olan Maximillian ile bir geçmişiniz olduğunu zannediyordum.” “Orası seni ilgilendirmez.” Kafasını yana eğmiş Wren’in acı çeken kahverengi gözlerine bakarken Wren konuşamıyordu. Kızı Ruth’un kendi başına açtığı zararlar yüzünden Tarnish ile ittifak kurmak berbat hissettiriyordu. “Ne istiyorsun?” dedi çaresizce gözlerini kaçırıp. Tarnish istemsizce tebessüm ettiğinde tatmin olduğunu fark etti. Büyük büyücülerin karşısında böyle ezilip büzülmeleri egosunu şişirmişti. “Özgür olmak. İnsanlardan saklanmak zorunda olmamak… Adımı haykırmak?” Cevap bekleyen bir ifade ile Wren’e bakmayı sürdürdü. Wren şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı. “Lavender’ı özgür bırakmamı istersin zannetmiştim.” Bunun üzerine derin bir nefes alan Tarnish omuz silkti. “Eğer ben özgürsem o da özgürdür.” Diyerek dudaklarını birbirine bastırdı. Wren anladım dercesine kafasını salladı. “Anlaşmaya var mısın?” dedi Tarnish beklentiyle. “Eğer tek bir yanlış hareketini görer duyarsam anında anlaşmayı iptal ederim.” dedi Wren. Tek elini kaldırmış Tarnish’i suçlayıcı bir şekilde parmağını sallıyordu. Tarnish bir hafta önce yaptıklarını düşündü. Anlaşma şu dakika da yapıldığına göre onlar sayılmazdı değil mi? “Artık yanlış yapmamaya çalışıyorum.” dedi zorlanarak. Boğazına oturan yumruyla ateşle yanan bedenleri hatırladı. Çaktırmamak için soğuktan donuyormuş gibi numara yapıp burnunu çekti. Wren kısık gözlerle bir süre baktıktan sonra elini indirdi. “Muhtemelen sözünü çiğneyeceksin ve ben de o günü iple çekiyor olacağım.” Tarnish kaşlarını kaldırıp göz devirdi ve tuttuğu nefesi bırakıp elini uzattı. Wren ile anlaşacaklardı ve eğer kötü bir şey yaparsa tutuklanmaya razı gelecekti. “Gelip teslim olacaksın.” Kafa salladı bu fikre. Bir şey yapsa bile asla teslim olmayacaktı. Wren, Tarnish’in elini tuttu ve birbirlerinin gözlerine bakarak bir süre beklediler. “Sihirle mühürleyelim.” dedi Wren anlaşma için. Tarnish elini çekecek gibi oldu fakat hemen sonra bundan vazgeçti. Wren belki de güven testi yapıyordu. “Yapalım.” dedi tereddüt etmediğini gösteren bir sesle. Sonra da ekledi. “Özgürlüğüm için her şeyi yaparım.” Wren teste tabi tutmuyordu bu yüzden anlaşmalarını yargıç sihriyle mühürlediğinde Tarnish görünmez bir sorumluluğun altına girdiğini hissetti. Bir şey beyninde yankılanıp duruyor ve sürekli anlaşmayı bozarsa ne olacağını söylüyordu sanki. Bu ürkütücü hissi göz ardı etmeye gayret ederek yutkundu. Anlaşmayı bozarsa tıpış tıpış gelmek zorundaydı. “Gidelim o halde.” dedi Wren eliyle yolu göstererek. Tarnish önüne geçti. “Gidelim.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE