Kuş sesleri eşliğinde uyandıklarında Lavender kurumuş ağzıyla kaşlarını çattı. Zindandaki yatağına vurmayan güneş burada yüzüne vuruyordu. Battaniyeleri üzerinden kaymıştı ve Maximillian donuyor gibi duruyordu. Dün gece onunla uyuduğunu fark ederek gülümsedi ve battaniyeyi düzeltip yataktan kalktı. John elinde kömür kovasıyla içeri girdiğinde ona günaydın demişti. John da ona isteksiz bir şekilde karşılık verince burada daha fazla kalamayacaklarını fark etti.
Tarnish’in yanına gidip battaniyesini düzeltti ve camdan dışarıya baktı. Güneşli bir gün olmasına rağmen camın kenarlarından gelen soğuğu hissedebiliyordu. “Tarnish uyan.” dedi omzundan dürterek. Tarnish homurdanarak gözlerini açtığında karnı gurulduyordu. “Kahvaltı hazır olduğunda uyandır beni.” dedi ve battaniye sıkıca sarınarak gözlerini kapadı. Lavender kararsızca John’a baktı. Yük oluyorlarmış gibiydi. “Ben yakarım sobayı!” dedi birden.
John’un elinden maşayı aldı ve kovayı tuttu. John peki dercesine omuz silkip mutfağa girmişti. Lavender arkasından derin bir nefes alıp çırayı kibritle tutuşturdu ve sobaya attı. Kapağını kapağı sobadan gürül gürül sesler yükselmeye başlamıştı. Elini yüzünü yıkayıp John’a yardım etmek için mutfağa girdiğinde John tezgaha dayanmış kaynayan çayın altını kapatıyordu. “Ben hallederim.” dedi Lavender yine. John bir şey demeden baygın gözlerini Lavender’a çevirdi. “Ne zaman gideceksiniz? Burada Tarnish ile baskın yemek istemiyorum.”
“Bugün derhal gideceğiz.” dedi Lavender karşılık olarak. John pekala dercesine gidip sandalyeye oturdu ve bastonuna dayandı. Küçük demliği ocaktan alan Lavender onu sobanın üzerine bıraktıktan sonra dolaptan kahvaltı için yumurta çıkardı. John’a kabalık olmasın diye sadece üç yumurta çıkarmıştı ama John buna bile göz kısarak bakıyordu. Ekmekleri dilimleyip sobanın yanına bıraktı ve mutfağa geri girip tavaya biraz yağ aldı. Uzun zamandır ev işi yapmıyor olduğundan dolayı buna bile sevinçli hissediyordu. Kendine gelmiş gibiydi her ne kadar Maximillian kötü durumda olsa da.
Kahvaltıyı hazırlayıp küçük bir siniye malzemeleri koydu ve oturma odasına geçti. Maximillian seslerden rahatsız olup uyanmıştı ve acı içerisinde kıvranıyordu. “Umarım Ruth’un psikolojisi bozulmuştur…” dedi pütürlü sesiyle. Bir an önce eski haline kavuşmak istiyordu. Gemma’nın neler çektiğini bir nebze anlamaya başlamıştı şu anda. Bu berbat bir şeydi.
“Umarım.” dedi Lavender üzgünce. Tarnish’i uyandırdı ve yere oturmasını sağladı. Sobanın yanında ısıttığı ekmekleri de alıp siniye yerleştirdiğinde çayları cam bardaklara doldurmuştu. Maxi yemeyeceğini söylediğinde Lav ısrar etmedi. Tarnish aç kurtlar gibi yumurtanın ikisini yemiş ve sadece birini bırakmıştı. Lavender’ın ona bakışını fark etmese onu da yiyecekti ki durakladı.
“Bugün buradan gitmemiz lazım. Muhtemelen Wren beni buradan almak için gelecektir.” Der demez kapı tıklatıldığında Tarnish afallayarak kapıya baktı. “Lanet olsun.” diyerek ekmeği aldı ve ağzına tıkar tıkmaz ışınlandı. Lavender üçüncü çay bardağını ortadan kaldırırken John kapıyı açmıştı.
Wren kapıdan görünmüştü. “Lavender gitme vakti geldi.” Lavender mutfaktan çıkıp Wren’a baktı. “İyi ama daha-“ “Maxi’yi iyileştiremeyeceğini ikimiz de biliyoruz sanırım o halde burada durmanın bir manası yok.” dedi Wren sertçe. Lavender’a fazlaca müsamaha göstermeleri hali hazırda sinirini bozuyordu zaten üstelik bir de bu sabah Ruth’un baş ağrılarıyla uğraşmışlardı. Siniri bozuk halde iş yerine gitmiş ardından Dorcas’ı ziyaret etmişti. Çocuğun hali içler acısıydı ve şifacı burada pineklemekle meşguldü.
“Başkalarının yardımına ihtiyacı var.” dedi bozuk bir suratla. Maximillian o başkalarının kim olduğunu gayet iyi biliyordu. “Neden beni de Dorcas’ın yanına götürmüyorsunuz? Bu şekilde Lavender ikimize birden göz kulak olabilir.” Maxi lanetli olmasına rağmen düzgünce konuşabiliyordu. Dayanma kapasitesi fazla olmalı diye düşünen Wren bu fikri benimsemişti. “Haklısın bu iyi bir fikir.” Maxi memnuniyetle gülümsedi. “Gidelim o halde.” dedi ve John’a yarım yamalak teşekkür edip Maxi’yi ayağa kaldırdı. Hala daha üzeri çıplak olan Maxi yataktan kalkar kalkmaz kendini üşümüş hissetmişti.
Wren, Lavender’ı da yanına aldı ve ikisini Dorcas’ın evine ışınladı. Manzarayı gören Dorcas neredeyse küçük dilini yutacaktı. Wren Maxi’yi tutup tekli koltuğa bıraktıktan sonra diğer koltuğa geçti ve açıklamak için ağzını açtı. Dorcas şaşkındı. Olan biten kulağına çalınmamıştı Wren de gelip ona bir şey anlatmamıştı sadece hasta ziyareti yapmıştı. Lavender gergince Dorcas’ın yanına oturacaktı ki Maxi yalandan bir öksürük sesi çıkardı.
Bunun üzerine gidip Maxi’nin koltuğunun kol koyma yerine oturdu. Maxi dermanı olmadığı halde kolunu uzatıp Lavender’ın beline doladı. Adeta Dorcas’a gözdağı veriyordu. Lavender gergin ortamda ilk kimin konuşacağını merak ediyordu.
“Maximillian iyileşene kadar burada kalacak Dorcas. Bir mahsuru var mı?” dedi Wren merakla. Dorcas afallayarak yargıca döndü. “Hayır, ama neden?” Lav’ı ondan uzak tutmak için Wren’e olanları anlatmıştı ama şimdi Wren gelmiş Maximillian’ı evine sokuyordu üstelik Lavender da yanındaydı. Neler olup bittiğini anlayamıyordu. “Maximillian sen gitmemiş miydin?” dedi bocalayarak. Lavender’a onun çoktan şehirden ayrıldığı yalanını söylemişti. Hoş Lavender zaten gerçekleri biliyordu ama Dorcas açısından bu kötü olmuştu.
“Lavender’ı almadan hiçbir yere gitmiyorum Dorcas.” dedi Maximillian zorlukla konuşarak. Göğsünden yukarı çıkan ağrıyla kendini tutamayıp yüzünü buruşturmuştu. “Duydum ki…” dedi zorlukla devam ederek. “Canavar avı esnasında kötü yaralanmışsın. Geçmiş… olsun…” Durdu ve derin bir nefes alıp geriye yaslandı. Lavender biraz iyi hissetsin diye Maximillian’a ufak bir şifa büyüsü yaptı ama Maxi değişmemişti. “Evet… Sağ ol. Peki, senin neyin var?”
Wren olan biteni anlattığında Dorcas şaşkınca kalakaldı. Maximillian’ın arenada ne işi olurdu? Ayrıca bakılırsa Lavender’ı hatırlıyor gibi görünüyordu. O eski vurdumduymaz ve serseri tavrı gitmiş yerine Lavender’ı sahiplenen biri çıkmıştı. Lanetlenmiş görüntüsüyle bile ayakta durmaya çalışması ise sinirini bozmuştu. Nasıl bu kadar güçlü durmayı başarabilirdi? İçi kıskançlıkla kavrulurken Lavender ayağa kalkıp geçen gece bıraktığı havanı buldu. Dolapta muhafaza ettiği bitkileri yerinden çıkarıp havanda ezmeye başladı.
“Öyleyse iyi günler. Ruth’un yanına gitmem gerekiyor.” Diyen Wren ayağa kalkmıştı. “Bir dakika işte olman gerekmiyor muydu senin?” dedi Dorcas şimdilik gözünü Maximillian’dan çevirerek. “Ruth… Galiba ritüel esnasında bir şeyle karşılaşmış… Şimdilik sorunu bulmaya çalışıyoruz.” Anladım diyerek kafa sallayan Dorcas ile Wren kapıya çıktı ardından eve ışınlandı.
Lavender o gider gitmez rahat bir nefes alabilmişti. Odada sessizlik hakimdi. Havanda ezdiği bitkileri Dorcas’a sürmek için yanına gittiğinde Maximillian’ın kısık gözlerini üzerinde hissediyordu. Sargıları yavaşça açtı ve yaraların durumuna baktı. Birçoğu fazlasıyla kapansa da hala kötü durumdaydı. Eline aldığı abeslangla ezdiği bitkileri yaralara sürerken Dorcas dikkatli bakışlarla boşluğa bakıyordu. Maxi burada olmasaydı Lavender’ı seyredebilirdi oysa.
“Duş alsam iyi olur.” dedi Maximillian ayağa kalkarak. Dorcas ona kafa sallamıştı. Duş almaya giden Maximillian’ın ardından hemen lafa girişti. “Hatırlıyor değil mi her şeyi? Bu nasıl oldu? Seni hatırladığı için mi gitmedi? Birkaç gün ortadalarda yoktum ve neler oluyor?” Lavender derin bir nefes aldı önce ve bakışlarını Dorcas’ın kahverengi gözlerine çevirdi.
“Kara büyüye bulaştıktan sonra hatırlamaya başladı. Büyü büyüyle bozuldu muhtemelen. Ayrıca bir şey olduğu yok Dorcas.”
Sargıları değiştirdi ve ellerini yıkayıp şömineyi yaktı. Maximillian aldığı hızlı duştan sonra bulduğu bornozu giyip geri gelmişti. Tekli koltuğa tekrar oturduğunda gözlerinden yorgunluk akıyordu. Ten rengi adeta solup gitmişti ve dudakları belli bile olmuyordu. Lavender içi acıyarak baktı ona.
“Ben yokken karıma göz kulak olduğun için teşekkürler Dorcas ama senden beni Lavender ile tekrar görüştürmeni beklerdim açıkçası. Zaten böyle konuşmamış mıydık?”
Ters bir bakışla Dorcas’a döndü. Dorcas afallamıştı. Bir şeyler demek için dudaklarını araladı. Lavender ne diyecek acaba diye beklerken o sessiz kaldı. Maxi umduğunu bulamamış vaziyette gözlerini tekrar kapadığında Lavender ayağa fırladı. “Gel bornozla durma. Eminim Dorcas sana birkaç kıyafet ödünç verebilir.”
“Verirdim ama kıyafetlerimin ona olacağı şüpheli…” dedi Dorcas. Maximillian kadar uzun ya da yapılı değildi haliyle şüpheye düşmüştü. “Uyacak bir şeyler mutlaka çıkar.” dedi Lavender ve gidip Maxi’nin kolunun altına girdi. Beraber yatak odasına girdiklerinde Maximillian yorgunca yatağa oturdu ve bornozun ipini açtı. Lavender dolabı karıştırıp uygun ve temiz kıyafet bulmaya çalışıyordu.
“Senden hoşlanıyor.” dedi Maximillian soğuk bir sesle. Lavender ona döndü hemen. “Bunu da nereden çıkardın?” Eline aldığı bol siyah kazağa baktı. Uyacağını düşünerek Maxi’nin yanına geldi. Bornozun kollarını Maxi’nin omuzlarından itip yatağa bırakırken Maxi oyuncak bir bebek gibi bir o yana bir bu yana kıvrılıyordu.
“Beni görünce nasıl da morali bozuldu.” dedi baygın bakışlarla. Lav Maxi’nin kollarını kaldırdı ve kazağın kollarını geçirdi. Kazağı aşağı çekiştirirken Maxi’nin saçları elektriklenmişti. “Öyle ya da böyle Maximillian. Önemli olan benim kimden hoşlandığım.” dedi ve kazağı aşağı çekti. Maxi emin olmak istercesine Lavender’ın gözlerine bakıyordu. “Benim olmadığım zamanlarda… Ne bileyim benden vazgeçtiğin bir zaman diliminde hiç-“
“Saçma sapan konuşma! Senden vazgeçmedim.” Maxi ikna olmuş gibi bakmıyordu. Lav gidip dolaptan pantolon ve iç çamaşırı çıkardığında Maxi derin bir nefes alıp elini uzattı. “Henüz o kadar kötürüm değilim Lavender.” Lav elindekileri ona uzattığında Maxi halsizce iç çamaşırını bacaklarından geçirdi ardından pantolonu giyip düğmesini ilikledi ve bornozu kenara çekip yatağa uzandı. “Tanrım bütün gün uyuyabilirim…”
Lavender dolaptan çıkardığı temiz havluyla Maxi’nin saçlarını kuruladı ve elleriyle tarayıp adamın suratını avuçları arasına aldı. Solgun dudaklarına güçlü bir öpücük bırakıp geri çekildiğinde Maximillian sırıtıyordu. Onu yatakta bırakıp içeri geçtiğinde Dorcas dalmış gibiydi.
“Seni zindanlardan vaktinden önce çıkaramayacağına göre burada kalıyor demektir ha…” dedi durgunca. Lavender koltuğa oturup esnedi. “Sonuçta benim ailem o ve evet ben neredeysem orada olmalı.”
“İyi ama iyileştiği zaman seni göremeyecek ki bir daha.” Lavender göz devirdi. “Maximillian’ı tanımıyorsun Dorcas. Beni hatırlamadığı halde buradan gitmedi şimdi neden gitsin?” Bu iyi bir cevaptı. Dorcas geri cevap verememişti buna karşılık. Haklısın dercesine kafa salladı ve kafasını kırlente koydu.
Akşama doğru Lavender mutfakta yiyecek bir şeyler hazırlarken Maximillian hala yatak odasında uyuyordu ve Dorcas ise koltukta acıları dinmiş halde yanan şömineyi izliyordu. Işıkları açmaları gerektiğini fark eden Lav oturma odasına uğradığında Dorcas’ın anlam veremediği bakışlarını fark etti. Ne düşündüğünü merak etse de konuşmak için kendini yorgun hissediyordu. En azından zindanlarda yalnız değildi bu yüzden memnundu. Işığı yakıp mutfağa döndü ve hazırladığı yemeğin tadına baktı.
İçleri ısınsın diye buraya özgü olan çay çiçeğini demlemişti. Kendine bir bardak doldurup camdan dışarıya baktı. Wren’i fark etti o anda. Eve doğru hışımla yürüyordu ve mutsuz bir görüntüsü vardı. Biraz sonra kapıyı sertçe tıklattığında Lavender kalbinin hızlandığını fark etti.O an bu an mıydı? Ruth’un başına gelenleri fark etmiş miydi?
“Lavender kapı!” diye bağıran Dorcas ile beraber çayı bırakıp kapıya koştu. Açtığında Wren burnundan soluyordu. İçeri girip oturma odasına geçti ve ayakta dikildi bir süre. Dorcas ne oldu dercesine kaşlarını çattı. “Ruth’a kabus dadanmış.” dedi Wren ağzındaki baklayı çıkararak.
Lavender ilk kez duyuyormuş gibi kaşlarını çattı. “Maximillian bunu halledebilir…” dedi saf bir ifadeyle. Wren sen aptal mısın dercesine ona bakmıştı. “Maximillian şu an kabus kovalamayı bırak uykusundan bile uyanamaz Lavender.” Sinirle koltuğa oturdu ve kel kafasında saç varmış gibi elini gezdirdi.
“Anlamıyorum neyden korktu bu kadar.” dedi kaşları çatık. Planlarının işlediğini fark eden Lavender tarif edilemez bir haz duyuyordu yine de korku içindeydi. Tüm bunların aynı zamana denk gelmesi dikkat çekiciydi. Fark etmemelerini umarken yutkundu. Rowen kadar ince plan yapamamışlardı ama işe yarayabilirdi. “Maximillian iyileşecek…” dedi Lavender. “Sanki Maxi asla iyileşmeyecek gibi konuşuyorsun Wren!” Birden yüksek sesle bağırmıştı. Hiddetlendiği için göğsü hızla inip kalkıyordu.
“Peki nasıl?” dedi Dorcas şaşkınca. Sanki Maximillian’ın iyileşmesini istemiyor gibi çıkan tonlamasına hayretle bakan Lavender bir hah sesi çıkardı. “Bir yolunu bulurum!” dedi hırsla. Yüksek seslerden neler olduğunu merak eden Maxi uykusunu bir kenara bırakıp oturma odasına geçti ve kapı pervazına yaslandı. “Neler oluyor?” Gözünün önüne gelen saçı kenara itecek kadar gücü bile kendinde bulamıyordu. Uykusunda aktığı belli olan siyah sıvı dudaklarının yanına bulaşmıştı.
“Arenadan önce neredeydin Maximillian?” dedi Wren suçlayıcı bir ifadeyle. Koltuktan kalkmış Maxi’yi tehdit eder cinsten bakışlar atıyordu. Maxi o an durakladı. Dorcas’a hatırladığını ima eden sözler söylemişti ama dün gece Wren’e son zamanlarda yaptıklarını hatırlamadığını söylemişti. İşler çığırından çıkmak üzere gibi görünüyordu. “Kızını daha önce görmedim bile Wren. Ayrıca bunu neden yapayım?” Ne yaptığını söylemek yerine böyle konuşmak daha iyiydi.
Lavender yutkundu. “Sabah Ruth’un ritüelinden bahsediyordun Wren. Ritüelden kaynaklanıyor olabilir mi?” dedi Dorcas. Neyse ki diye düşünen Lavender bu fikri kendisi ortaya sunmak zorunda kalmadığı için rahatlamıştı. “Biliyor musunuz? Şu halde kalkmış kendimi savunmaya çalışıyorum. Bırakalım Wren sevgili kızına benim kabus saldığımı zannetsin! Böyle ahlaksızca davranacağımı düşünüyorsan!” Maxi hiddetle bağırdı ve ardından öksürük krizine tutuldu. Elini göğsüne koymuş nefes almaya çalışıyordu. Lavender gidip Maxi’nin koluna girdi.
Wren sinirlerini toparlamaya çalıştı ve arkasını dönüp rahat bir nefes almaya çalıştı. “Ben büyük büyücüyüm Wren! Tek doğru sen değilsin burada!” Öksürüklerinin arasında tekrar konuşan Maximillian öyle ikna edici konuşuyordu ki Lavender neredeyse bu işlerde onun bir parmağı olmadığını zannedecekti. Yine de doğruydu Maxi’nin kabus salmasına gerek kalmadan Tarnish kızın aklına kabusu sokmuş ve başarılı olmuştu. Maxi o küçük kıza zarar vermek zorunda kalmamıştı. Dün gece yapılan kara büyü de üstüne tuz biber olmuştu. “Bunu çözebiliriz Wren.” dedi Dorcas lafa karışarak. Herkes ona döndüğünde Dorcas masumca gülümsedi.
“Ruth, kimin suçlu olduğunu görebiliyor. Maxi suçluysa bunu anlayabilir.” Maxi kaşlarını çattı. Tarnish’in bundan bahsettiğini hatırlamıştı. “Haklısın.” dedi Wren kafa sallayarak. “O halde gidiyoruz.”
“Bekle… Onu iyileştiremem.” dedi Maximillian vücudunu göstererek. “Şimdilik suçsuz olduğunu görmem gerekiyor Maximillian hoş Tarnish’i saklama konusunda senin de suçun var aslında ama…”
“Öyleyse beni Lavender’ın yanına hapsedersiniz.” dedi birden Maximillian. Dorcas afallamış gözlerini küçük büyücüye çevirdi. Hiç tereddütü olmadan bunu söylemiş olduğuna inanamamıştı. Lavender’ı ne kadar sevdiğini gözlerinden ve tavrından ayan beyan belli ediyordu. Onun hissettiği hissin yanında kendisininki neydi ki Lavender’ı ondan uzak tutmaya çalışmıştı?
“Kulağa harika geliyor.” dedi Wren. Hala daha Maximillian’ı suçlu olarak görüyordu. Neyse ki Dorcas Tarnish’i ondan gizlemiş ve kendisine yardım ettiğini söylememişti. Bir yerde bu yardımı kabul ettiği için zaten kendini kötü hissediyordu.
“Gidiyoruz o halde.”dedi Wren karı kocanın yanına gelerek. Dorcas veda edemeden ortadan kaybolduklarında canavar avcısı kaynayan çayın taştığını fark ederek zorlukla yerinden kalktı.
Wren’in evine gelen çift etrafa şöyle bir bakmıştı. Lavender o gün Tarnish ile buraya gelmediği için şimdi kendine aferin diyordu. Ne de olsa Ruth onu suçlu hissedebilirdi. Maxi ışınlanma yüzünden bitap düşmüştü. Dizlerinin üzerine çökmemek için zorlukla duruyordu ve tüm ağırlığını da Lavender’ın üzerine vermişti. Lav ağırlığı altında ezilse bile sesini çıkarmadı.
Ruth’un odasına girdiklerinde Wren’in karısı üzgün gözlerle kafasını çevirdi. Kıvırcık saçları dağılmış görünüyordu ve gözleri gözyaşlarıyla kaplanmıştı. Lavender annesini böyle beklediği çaresiz günlerini düşününce tüyleri ürpermişti. Yıllara meydan okuyan şifacı son günlerini aylarca hasta yatağında acı çekerek geçirmişti. Ağlamaklı ifadesini geri gönderip Ruth’a baktı.
Ruth yarım yamalak tebessüm etti ve kızarmış gözleriyle gelenlere bakındı. İlk defa görüyordu. “Koruyucu büyücü siz misiniz?” dedi emin olamayarak. Maximillian’ın bitik görüntüsü karşısında şaşırmıştı haklı olarak. Maxi daha fazla dayanamayarak yatağın karşısındaki tekli koltuğa oturdu. “Benim…” demişti kısık sesiyle.
“Ruth canım senden bir şey rica edeceğim. Lütfen gücünü kullanıp Maximilian’ın bu işte bir parmağı olup olmadığını öğrenebilir misin?” Ruth kaşlarını çattı ve şaşkınca babasına döndü. Yatağın yanındaki komidinin üzerinde bitmiş kahve bardakları vardı. Odanın kokusu kahve ve havasızlık kokuyordu. Belli ki kabustan korktuğu için uyumak istememişti.
“Peki…” diyen Ruth sırtını yatak başlığından kaldırdı ve gözleri kapalı Maximillian’a odaklandı. Maxi umurunda dahi değilmiş gibi uyukluyordu. Acısını ancak uyuduğunda hissetmiyordu. Bu işler bittiğinde kendisine kara büyü yapan dövüşçüyü bulup bir güzel cezasını verecekti.
“Masum.”dedi Ruth birkaç saniye sonra. Wren rahat bir nefes aldı ve Lavender’a baktı. Lav yok artık dercesine gözlerini belertmişti. “Tamam her neyse… Şimdilik burada güvendesin Maximillian. Seni iyileştirmenin bir yolunu bulacağım. Bu sırada Lavender. Artık evine dönebilirsin.”
Lavender kaşlarını çattı. Maximillian kendisinin masum olduğunu dahi duyamadan uykuya kapıldığında Lav çaresizce omuzlarını düşürdü. Şimdilik zindanlara gitmekten başka seçeneği olmadığını fark etti. Gidip Maxi’nin yanağından öptü ve Wren’le beraber zindanlara ışınlandı.
***
Koca bir hafta geride kalmıştı. Lavender’ı zindanlardan çıkarmaya gelen kimse yoktu. Tarnish bile gelmemeye başladığında bir tuhaflık olduğunu düşünüyordu. Kara kara göleti izliyorken Tarnish’in maçtayken söylediği sözleri anımsadı. İnsana mı dönüşüyordu? O yüzden mi zindanların bariyerini aşıp buraya ışınlanamıyordu. Zihnine dahi hiçbir şey göndermiyordu. Efendilik düşüp özgür olduğunda herkesin zihnine konuşabildiğini fark etmişti. Belki de yine efendisi olursa onu zindanlara getirebilirdi… Bu kara düşünceyi hemen kafasından attı ve silkelendi. Dışarıda bir şeyler oluyordu ve kendisini bunun dışında tutuyorlardı.
Maximillian, Wren’in evinde konaklıyordu o günden beri. Wren, Ruth uyurken Maxi’nin bir şey yapıp yapamayacağını görmek istemişti fakat Maximillian’ın tek yapabildiği Ruth’un çirkin kabusunu seyretmesi olmuştu. Ruth’un zihninden asla çıkmayan kabus kıza uykularını haram ediyordu. Ne Wren ne de karısı Carol onu görebiliyordu eğer görebilselerdi Tarnish’i bir an önce bulur ve Maximillian’ı iyileştirmesini isterlerdi.
Bir haftanın sonunda Maximillian kara büyünün etkisiyle iyice beter hale büründüğünde bir deri bir kemik kalmıştı. Kemik torbasına dönüşen vücudunda elbiseler sarkıyordu. Çökük yanaklarıyla beraber bir ölüyü andırıyordu. Saçları sarıdan beyaza dönmüştü adeta. Lavender’ın kendisini bu halde görmediğine seviniyordu.
“Yemek vakti.” dedi Carol elinde tepsiyle Maximillian’ın yanına gelerek. Maxi isteksiz bir tebessüm edip yatakta doğruldu ve tepsiye baktı. Dumanı tüten çorbayı iştahı zerre kadar çekmiyordu. Carol tüm sevecenliği ile Maximillian’ı doyurmaya çalışsa bile Maxi yeteri kadar besin alamıyordu. Wren odaya girdiğinde tepsiyi Carol’un elinden almıştı. “Bugün yemeğini ben yedireceğim.” dedi Maxi’nin bakışlarına karşılık. Maxi itiraz edecek değildi sadece kafa salladı. Çorbaya kaşığı daldıran Wren düşünceli görünüyordu.
Maxi’nin solgun dudaklarından içeri yolladığı çorbanın ardından ağzındaki baklayı çıkardı. “Kara büyüyü yapan kişiyi bulamadım. Bulsaydım büyüyü bozabilirdim.” Maxi umutsuzca kaşlarını çattı. Tarnish çoktan onu ele geçirmiş olmalıydı. Sahi neredeydi? Tamam Wren’in evindeyken onu görmesini beklemiyordu ama en azından bir ses verebilirdi. Başına bir şey gelmiş olabileceği fikrini düşününce ürktü. Kara büyüyle ölemezdi. Gemma’nın kaderini yaşayamazdı. Lavender’a ikinci darbeyi veremezdi.
“Aklıma bir şey geliyor ama…” Wren çorbadan tekrar içirdi ve ardından devam etti. “Tarnish…” diyen Wren kafasını eğdi. Ona başvurmak kadar aciz hissettiren bir şey yoktu. Maximillian sonunda diye düşünse de kaşlarını çattı. Sonunda lanetten kurtulacağı için sevinçliydi. “Bu iyi bir fikir.” dedi hemen hevesle. Wren yine de emin değilmiş gibiydi. “Onu nerede bulacağımı bilmiyorum Maximillian. Öte yandan Ruth gittikçe kötüleşiyor.”
“Peki ben?” dedi Maximillian afallamış bir ifadeyle. “Sen de kötüleşiyorsun tabi ama eğer Ruth’un hastalığı olmasaydı senin için farklı bir yol bulabilirdik.” Maxi gözlerini devirip geriye yaslandı. “Ama bulamadın Wren. Şimdi Lavender’ın çabasını anlayabiliyor musun? Aylarca direndi o. Gemma’yı iyileştirmek için her şeyi araştırdı. Belki de yaptığın acımasızlık gelip seni bulmuştur şimdi.” Sert konuşan Maxi’ye kızmadı Wren. Lavender’ın hislerini anlamaya başladığı andan beri kendi içinde çelişip duruyordu zaten. Lavender’ı orada tutmak doğru olmayabilirdi yine de Tarnish bir sürü kişiyi öldürmüştü ve birinin bunun cezasını çekmesi gerekiyordu. Tarnish’i yakalayamadıkları için Lavender’a kalmıştı her şey.
“Tarnish’i öldürmek istemezsen Tarnish ortaya çıkar.” dedi Maximillian kararla. Wren devam etmedikçe bu hastalıklı sürecin uzayacağının farkındaydı. “Bir anlaşma yaparsınız. Onu özgür bırakırsın ve Ruth iyileşir. Ben iyileşirim.” Feri kaçmış gözleri sözleriyle beraber parlamıştı. Wren derin bir iç çekti ve halıya baktı. “Bu büyük bir sorumluluk… Ya bu defa da buranın sonunu getirirse…”
Maxi daha ne diyebilirim ki dercesine etrafına bakındı. “Tarnish artık öyle biri değil Wren. Lavender yanındayken değil en azından…” Wren çorbanın geri kalanını soğumadan Maximillian’a içirdi ve sessizce odadan çıkıp adamı yalnız bıraktı. Maximillian kendini zorlayıp Tarnish’in zihnine konuşmaya çalıştı. Böyle lanetli vaziyetteyken onunla konuşabilir miydi emin değildi. Yine de denedi. “Bir şekilde ortaya çıkman gerek. Wren son çare olarak seni görüyor.” Söyledikleri ulaşmamış da olabilirdi ama yakınlarda olduğunu umdu.
Olayların olduğu gece Tarnish arenaya gitmek için traktörün vagonuna binmişti. Maximillian’ı büyüleyen çocuğu bulup kaçıracak ve Wren’in bulmasını engelleyecekti. Tek başınaydı ve kendini inanılmaz yalnız hissediyordu. Çiçekli minder yerine çuval bulabilmişti vagonda sadece. Halinden tiksinerek milletin ağzından laf almaya çalışıyordu ama insanlar kara büyüyü yapan dövüşçüyü tanımadıklarını söylüyordu. Yine de pes etmemiş ve arenaya gitmişti.
İçeriden gelen tezahürat sesleri eşliğinde arka odalarda dolanıp sırasını bekleyen dövüşçüleri yoklamıştı. Dikkat çekmemek adına saçlarını örüp pelerinin arkasına gizlemiş suratına da biraz toprak bulaştırmıştı. Cam gibi parlayan mavi gözlerini kapatacak bir şeyi yoktu şimdilik. Ağzını kapatacak şekilde atkı dolamıştı boynuna. Yaşlı John’u bulduğunda ona köşeye çekip o gece dövüşen adamın yerini sorduğunda John birkaç tahminde bulunmuştu sadece. Adresleri bir kenara yazdıktan sonra arenayı terk etmiş ve dağ eteklerindeki evleri ziyaret etmişti.
Tam ümidi kestiği bir anda dağın içine doğru girmiş olan evi fark etti. Ufak çatısı kırık döküktü ve şömine bacasından duman çıkıyordu. Gidip kapıyı çaldı ve çaresizce bekledi. Kapı açıldığı anda adamı hemen tanımıştı zira kendisine bir tutam Tarnish zehri tattırmıştı. Gömleğinin açıkta bıraktığı kollarındaki siyahlık fark edilebilir dereceydi. “Merhaba ufaklık.” dedi Tarnish kafasını yana eğerek. “Sen kimsin?” dedi adam kaşlarını çatarak.
Tarnish adamı parmağıyla ittirip küçük evin içine aldı. Dağın içine yerleştirilmiş evin içi ön taraf harici karanlıktı ve içeride dört oda daha vardı. Karanlık evin içinde tıpkı yeraltında hissettiği o boğuculuğu hissetmişti. “Söyle bakalım kara büyüde ne kadar iyisin?” dedi Tarnish elini tozlu masanın üzerindeki kupalarda gezdirerek. Bazı önemli dövüşlerin kupa ödülleri vardı ve adamda hatırı sayılır derecede fazlaca kupalardan bulunuyordu. “Ben ucube değilim.” dedi adam tiksinerek. Açık kalan kapıyı kapatıp içeri giren siyahlar içindeki kadını inceledi. İnce sesi tüylerini ürpertiyordu ve o atkının saklamadığı cam gibi gözleri içini buz kestirmişti.
“Öyleyse Küçük büyücüyü kim ringte büyüledi?” dedi Tarnish ona inanmayarak. Koltuğa oturacaktı ki tozlu olduğunu fark ederek ayakta dikilmeye karar verdi. Şöminenin ateşi sönmek üzereydi. “Bunu ben yapmadım! Herkes bana bunu soruyor! Ben sadece dövüşçüyüm!” Adam bıkmış usanmış bir halde şöminenin yanındaki sandalyeye oturduğunda Tarnish atkısını açtı ve buz gibi bir ifadeyle adamın karşısına dikildi.
“Eğer bana gerçeği söylemezsen birkaç dakika içinde burada çürüyüp gideceksin.” Bunu der demez adamın atan kalbini sıkıştırdığında cüsseli adam nefes alamaz olmuştu. Göğsünü tutmuş kızarmış vaziyette sandalyeden yere yıkıldığında Tarnish durmak istemiyordu. Yalnızlığının acısını bu adamdan çıkarabilirdi. Lavender’ın ruhu duymazdı. Onu evin önüne gömebilirdi. Maximillian’a yaptığı kara büyünün cezasını çekmesi gerekiyordu. “Dur!” dedi adam damarları çıkmış suratıyla kıvranırken. Sıkışan kalbi bırakıp adamın saçlarına asıldı ve kafasını geri çekti.
“Doğruyu söylemek için üç saniyen var.”
“Pete! Pete yapmış olmalı!” Tarnish Pete’in kim olduğunu bilmiyordu elbette ama düşüncelere dalmış halde şömineye baktı. Adamın saçlarına asılmayı bıraktı ve ayağa kalkıp karşısına dikildi. “Bu Pete de kim?”
Bir anda kafasına yediği odun darbesiyle yere yığıldığında Pete’in arkasında durduğundan yüzde yüz emin olmuştu ama bu da neydi? Beyin sarsıntısı falan mı geçiriyordu? Kafasından akan sıcak sıvıyı boynunda hissedebiliyordu. Yere çarpan yüzüyle beraber havaya kalkan toz zerrelerini gören gözleri birkaç saniye içinde kapandı.