Sabah ışıkları otel odasına vurduğunda Tarnish uyanıktı. Yatağı Maximillian’a bırakıp kendisi sandalyeyi tercih etmişti, Maxi’nin buna bir itirazı yoktu. Hafızası eksik olsa bile bir şekilde onların yanında kendini iyi hissediyordu. Aylardır başı boş bir halde oradan oraya kabus kovalayarak geçirdiği günler şimdi çok uzaklarda gibiydi.
“Uyan!” dedi Tarnish sandalyesinden kalkıp. Maxi’yi ayağının ucuyla ittirdi. Yüzüstü uyuklayan Maximillian’ın ağzı açık kalmıştı. Sarı saçları darmadağın olmuştu ve soğuk otel odası yüzünden dudakları mosmordu.
“Kalk!” Tarnish sabırsızca bir kez daha itekleyip uyanmaya niyeti olmayan Maxi’ye tutundu ve canavarların sık olduğu bir yere ışınladı kendilerini. Yatak yerine çamurun üzerine düşen Maximillian afallayarak uyandığında ağzına giren çamur tadını aldı. Gözlerini güç bela aralayıp etrafına bakınca çamurla kaplı araziyi gördü. Az ötede bataklık vardı. Hızla yerden kalkıp Tarnish’e baktı.
“Tanrı aşkına! Daha kahvaltı bile yapmadım!”
Söylenirken Tarnish tek kaşını kaldırıp yüzünü işaret etti. “Hak ettiğin yemek suratında zaten…”
Maxi çatık kaşlarıyla cebinden bir peçete çıkarıp suratını sildi. Yere tükürüp üşüyen kollarını sıvazlarken ağzından buharlar çıkıyordu. “En azından paltomu almama izin verseydin!”
Tarnish onu umursamadan bataklığın etrafında dolandı ve henüz yeni aydınlanmış olan gökyüzüne baktı. Kuş seslerini işitebiliyordu. Aldığı derin nefesle beraber sazlıkların hareket ettiğini görünce gözlerini oraya dikti. “Sakın hareket etme!” dedi Maximillian’a sessizce. Maxi gömleğinin katlı kollarını açıyordu ki durdu. Gözleriyle sazlıkta olanlara baktı. Bir şeyin hareket ettiğini sezebiliyordu.
“İğrenç kokusu buraya kadar geliyor.” dedi Tarnish yüzünü buruştururken. Bir anda ışınlandığında arkasında siyah toz parçacıkları bırakmıştı. Şimdi sazlıkların arkasında duruyordu. Maxi onu beklemenin daha iyi olacağına kanaat getirmişti.
“Lanet olsun!” Tarnish’in yükselen sesiyle elleri yaptığı işleme geri döndü. Gömleğinin kollarını düzeltti ve bir nebze soğuğa karşı koymaya çalıştı. Katmanlaşmış saçlarını geriye attı ve ağzındaki kuru tatla mücadele etti. Tarnish yok muydu! Sabah kahvesini bile içirmeden hatta yüzünü yıkamasına izin vermeden onu bir bataklığa sürüklüyordu. Bunun bedelini ona ödetmeliydi aslında.
“Lanet pislik!” Tarnish söylenmeye devam ettikçe olduğu yerde duramayacağını anlayarak bataklığın öbür tarafına ışınlandı. Gördüğü manzarayla kusma isteği tetiklenmişti. Yüzü gözü çürük içinde olan kel bir adam elindeki ölü tavşanı yiyordu. Yırtık pırtık gömleğinin üzerinde kan lekeleri ve çamur vardı. Çıplak ayakları ayaktan başka her şeye benziyordu. Maxi’yi gördüğü anda gülümsemişti. Sapsarı ve eksik dişleri ortaya çıkınca Maxi kokudan kendini tutamayıp kustu.
“Sen nesin!” dedi Tarnish adamdan uzak durmaya çalışarak. Adam sadece gülümsedi. Sarkık gözleriyle aptalca sağa sola bakıp gülümsüyordu. “Kara büyü…” dedi Maximillian öksürüklerinin arasında. Ağzını sildi ve doğruldu. Dün geceden yediği her şeyi çıkarmıştı.
“Kara büyüyle uğraşmış…” diye devam etti ağzındaki acı tatla. Adam hızla tavşanı fırlatıp bataklığın içine koşunca Tarnish irkildi. Bataklığın içinde pata küte ilerleyen adamın bıraktığı zavallı tavşan ayaklarının dibindeydi. “Öyleyse Rowen’ın da böyle olması gerekmez miydi?”
“Rowen bir iblisti bu adam ise sıradan bir insan.”
Tarnish yutkundu. Tam o anda aklına gelen fikirle Maximillian’a gülümsemişti. “Ruth! Ruth’a kara büyü yapabiliriz.”
“Hey kızın bir suçu yok tamam mı? Kabus yeterli değil mi zaten zarar vermek için. Küçük bir kıza bunu yapmayacağım.”
“O zaman kara büyüyü sana yapmama ne dersin?”
Maxi, Tarnish ciddi mi diye bir süre suratını inceledi. Oldukça ciddi ve hevesli görünmesi tüylerini ürpertmişti. Tarnish’in tam olarak ne kadar ileri gidebildiğini bilseydi belki ondan bu denli ürkmezdi. Tarnish onun için tamamen bir bilinmezlikti.
“Ruth kabusla karşılaştığında senin ulaşılamayacak kadar beter durumda olman lazım. Seni kara büyüyle büyüleyeceğim.”
“Saçmalama. Gerçek olmasına gerek yok sadece hasta olduğumu bilseler yeter.”
“İnanmazlar.”
Maxi iliklerine kadar ürperdiğinde göz bebekleri titriyordu. Tarnish ona doğru yaklaşmaya devam ettikçe soğuğu daha fazla hissediyordu. Dudaklarının arasından sızan soğuk buhar hız kazanmıştı.
“Lavender buna izin vermez.” dedi son çare olarak. Tarnish bir hah sesi çıkarıp dişlerini göstererek gülümseyince Maxi şüpheye düşmüştü şimdi. “Ona geldiğinden beri ne vaat ettin ki seni korusun?”
Tarnish’in sözleriyle afallayan Maximillian geri geri yürüdü ta ki tek ayağı bataklığa batana kadar. Dengesini kaybedip bataklığa düştüğünde Tarnish hızlı davranıp onu büyüyle yüzeye çıkardı. Çamurun üzerinde yüzen Maxi nefes nefeseydi.
Hızlı düşünüp ışınlandı ve kendini çimenlerin üzerine attı. Tarnish ona doğru yürüyüp gözlerini devirmişti. “Bir kara büyüden bu kadar korkmana gerek yok küçük büyücü. Çok zarar vermem.”
“Sana güvenmiyorum!”
Tarnish bıkkınca nefes alıp yere çömeldi ve çimenler üzerinde ellerini gezdirdi. Dokunduğu çimenler yavaşça büyüyüp Maxi’nin etrafını sarmaya başlayınca Maxi yutkundu. Tarnish ne yapmaya çalışıyordu? “Ayrıca bana neden birisi kara büyü yapsın? Benden ne istiyor ki?”
“Hmmm.” dedi Tarnish. Bunu hesaba katmamıştı ama bunun içinde elbet Lavender’ın bir çözümü olabilirdi. Uzayan çimenler Maxi’nin üzerindeki çamuru alıyordu. Maxi şaşkınca olan bitene baktı. “Bırakalım o kısmını Lavender halletsin. Kara büyüyle uğraşan birini bulmak için ne yapmamı gerektiğini iyi biliyorum. Rowen sağ olsun.”
Maxi derin bir nefes verip yerden kalktı ve ağırlaşan kıyafetlerine yüzünü buruşturarak baktı. Çimenlerin yardımı fazla olmamıştı. “Sakın hareket etme!”
Tarnish’in sesiyle yine olduğu yerde kalınca bu defa gerçek bir canavar olması için beklentiyle Tarnish’e baktı. Üzerine düşen büyük bir gölgeyle gözleri Tarnish’ten odağını çevirmişti. Saçlarına akan salyayı hissedince ağzı açıldı. Bir şey yapmamak için kendini zor tutuyordu.
“Buraya gel canavarcık…” dedi Tarnish büyülenmiş bir edayla tebessüm ederken. Maxi’nin kafasının üzerine salyalarını bırakan canavara doğru ilerledi. Hırıltılı nefesini Maxi’nin ensesine veren canavar siyah gözlerini kısmıştı. Tarnish’in bir iblis olduğunu hissediyordu.
Tarnish ellerini iki yana açıp avuçlarına iblis ateşlerini çağırdığında Maxi ona şaşkınca baktı. İki alev topu elinin üzerinde onu yakmadan fokurduyordu. “Bana itaat et canavarcık.” dedi Tarnish kafasını kaldırarak. Boyu yeteri kadar uzundu fakat bedeni cılızdı yine de canavara karşı bir üstünlük sağlamış gibiydi. Yerden yükselen Tarnish canavarla aynı kafa hizasına geldi.
Maxi dayanamayıp canavara yüzünü döndüğünde kafasını kaldırmak zorunda kalmıştı. Ejderhaya benzeyen siyah canavarın ağzı tüm vücudunu içine alabilecek kadar büyüktü. Ağzından sarkan gümüş rengi dişlerinde kan izi vardı. Kocaman pençeleri Maxi’nin kafasından daha büyüktü. Adeta kaslı duran vücut yapısında göbek kısmı şişkin ve tüylüydü. Kafasının üzerinde sivri boynuzları vardı. Maxi daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.
Canavar kendisiyle değil Tarnish ile ilgilenmişti daha çok. “İster misin?” dedi Tarnish ateşli elini ona doğru uzatarak. Canavar başını eğip ateşe doğru yaklaştığında Maxi hayretle bakındı. Tarnish hayvanların dilinden anlıyor muydu yoksa sadece canavarlara mahsus bir şey miydi bu?
Ateşi yok eden Tarnish canavara siyah bir toz bulutu gönderdi. “Ruhumdan bir parça…” diye konuştuğunda sesi tereddütlüydü. “Umarım bunu iyi değerlendirirsin canavarcık.” dedi daha sonra da. Canavara üflediği toz sonrası canavarın gözleri siyahtan maviye dönmüştü. Şimdi çok daha iyi göründüğü söylenebilirdi.
“Şimdi onunla kente gidiyoruz.” dedi Tarnish yere inerek. “Ne diyorsun sen? İnsanları tehlikeye mi atacaksın?”
“Onun şu an tek bir hedefi var o da Dorcas.”
“Nasıl bu kadar emin olabilirsin.”
“Çünkü yanımda Koruyucu Büyük Büyücü duruyor.”
“Bunun benimle ne alakası var şimdi?” dedi Maximillian aptalca bakarak. Tarnish göz devirdi ve ellerini silkeler gibi yaptı. “Zihnine gir Maxi onu da ben mi diyeceğim. Onu kontrol et.”
“Daha önce canavarların zihnine girmedim Tarnish!” Fikrin abesliği ile şaşkına uğrayan Maxi ellerini beline koydu ve canavara ters bir bakış attı. Canavar Tarnish’ten gözlerini ayırmıyordu. “Her şeyin bir ilki vardır Max. Ayrıca şu görüntünle bana ters düşmeyi bırak seni ciddiye alamıyorum.”
Maxi sinirle ona baktı. Bu durumda olmasının tek sebebi oydu. “Onu kaldığımız otel odasından kontrol edebilirsin bu şekilde kimse seni görmez. Yakınlarda tutarız. Dorcas ölmek üzere olduğunda canını kurtarırım. Canını kurtaracağım esnada canavara söyle fazla abartmasın.”
“Harika sanki canavar dilinden anlıyorum!”
Tarnish sinirlenmişti şimdi. Maxi yaptığı plana sadık olmayı kabul etmezse onu bataklığa bu defa kendisi itebilirdi ve itmişti de. Bataklığın içine gömülen Maximillian zor geçen birkaç dakikanın ardından kendini dışarı atmış sonrasında da Tarnish’e bakmadan otel odasına dönmüştü.
Hemen kendini otelin ortak banyolarına attığında etrafındakiler ona deli görmüş gibi bakıyordu. Duş başlığını eline alıp suyu ayarlamaya çalıştı fakat paslı demirden akan su bir türlü orta dereceyi bulmuyordu. Diğer duş alanlar ona kaşları çatık baktıkça duş başlığını tutup yerinden sökmek istiyordu. “Canavarı kente götürüyorum. Ben söylediğimde hazır ol.”
Tarnish’in sesini beyninde işittiğinde bir an irkildi. Etrafına bakındı. Onun burada değil zihninde olduğunu anlayınca uzakta olmasına rağmen onun zihnine bir sözcük yolladı. Küfür etmişti. Hiç pişman hissetmiyordu. Büyüyle suyun sıcaklığını ayarlayıp duş başlığını kırık yerine taktı ve kıyafetleriyle beraber suyun altında bir süre durdu.
Tarnish kente giden yolda canavarın hemen yanında yürüyordu. Her nasılsa canavar o nereye gitse peşindeydi. Maximillian olmasa bile onu yönlendirebilirdi belki fakat bu defa Dorcas durumu hemen kavrayabilirdi. Bu istedikleri bir şey değildi. Bir şekilde bu görevden zevk almıştı. Lavender hayatına yeni bir neşe katmıştı. Bu karanlık kemik torbası kentte daha önce hiç görmediği şeyler görmüş ve yeni duygular hissetmişti. Heyecan vericiydi üstelik henüz kimseyi de öldürmemişti. Kendiyle gurur duyarak boş yolda ilerlemeye devam etti. Maxi’nin küfrünü ise şimdilik sineye çekti ne de olsa adamı bataklığın içinde birkaç dakika nefessiz bırakmıştı. Yatışması için zaman tanımalıydı.
Maxi banyoda tamamen temizlenip havluyla odasına ışınlandı ve ıslak kıyafetlerini sağa sola asarak bavulundan temiz giysilerini giydi. Mavi paltosuna sıkıca sarınıp ıslak saçlarını geriye attı. Lanet odada bir ısıtma sistemi bile yoktu. Camdan dışarıya bakındı. Şimdi elinde sıcak bir kahve olsaydı çok harika olabilirdi ama lobiye inmek istememişti.
“Neredeyse geldik.”
“Buraya gel.” dedi Maximillian yatışmış sesiyle. Zihinlere hükmedebiliyor olması sayesinde Tarnish’in zihnine ses verebilirdi fakat Tarnish kadar güçlü olmadığı için zor olmuştu. Birkaç saniye sonra Tarnish odada yanındaydı. Üstelik hala sabahlıkla duruyor olması Maxi’ye kötü hissettirmişti. “Üzerine bir kazak giyer misin?”
“Ben hastalanmam küçük büyücü. Sen işine bak.”
Maxi olumsuz manada kafasını sallayıp otelin önündeki canavara baktı. Buradan bakınca daha az ürkütücü duruyordu. İnsanlar onu görür görmez ellerinde ne var ne yok bırakıp kaçmaya başlamıştı. Çığlıklar otelin duvarlarında yankılanıyordu öyle ki otel insanların çığlıkları yüzünden yok olabilirdi.
Maxi odaklanmaya çalıştı. Canavarlar rüya görebilirler miydi? Onların bilinçli zihinleri var mıydı onu bile bilmiyordu. Canavar birine zarar verecekken içinden kopup gelen koruma duygusuyla içeri girdiğini hissetti. Bomboştu. Hiçbir şey yoktu. Bu korkutucuydu.
Gücü elinde tutabilmek için büyük çaba gösteriyordu. Vücudunu saran ateşle alnından ter damladığında canavar sadece sağa sola salya akıtmakla kalmıştı. Ellerini güç almak istercesine pencerenin pervazına koydu. Tarnish elini Maxi’nin sırtına koyup gücünden aktarım yaptığında Maxi şaşkınca ona döndü. Dikkati dağılsa bile hala canavarın zihnindeydi. “Dön önüne.” dedi Tarnish yaptığından utanarak. Gücünü paylaşmak mı? Yok daha nelerdi? Ama yapmıştı. Lavender yüzünden esrarengiz gücünü büyücülerle kullanıyordu. Dişlerini birbirine bastırdı.
Tam o sırada zindana ani bir giriş yapan Dorcas yüzünden Lavender ufak bir çığlık atmıştı. “Koş Lavender! Bir canavar kente sızmış!”
“Ne…” dedi Lavender sadece. O an bu canavarın kente sızmasının nedeninin Tarnish olduğunu hissetmişti. Geldiğinden beri hiçbir canavar kente sızmamıştı. “Acil gidiyoruz.” dedi Dorcas kendinden emin bir sesle. Lavender tamam diyerek yanına geldi ve elleri birleşti.
Beraber canavarın olduğu alana ışınlandıklarında Lavender etrafına bakındı. Derme çatma evlerin ortasında canavar aptalca sağa sola kükrüyordu. İğrenç bir kokusu vardı ve kırışık derisinin üzerindeki tek tük kıllar ürperticiydi. Dorcas kılıcını çıkardığında Maxi, Lavender’a bakmamaya çalışarak odaklanmaya devam etti. Lavender afallamış bir ifadeden daha çok merakla etrafını süzüyordu. Maxi’yi ya da Tarnish’i görmeyi bekliyor gibiydi. Tatmin olmuşça gülümseyen Maxi ensesine yediği şaplakla kendine geldi.
Canavarı Dorcas üzerine yoğunlaştırdığında Dorcas kılıcını çıkarmıştı. Tarnish elini Maxi’nin sırtından çekti ve yardım etmek için hazır konuma geçti. Lavender’ın yanına ışınlandı.
O da neydi? Dorcas canavarı tek kılıç darbesinde öldürmüştü. Şaşkınca bakan Tarnish’in ağzı açık kalmıştı. Maxi aniden zihinden kapı dışarı edildiğinde boşlukta kalmıştı sanki. Neler olmuştu öyle? Dorcas’ın kılıcı o canavarı nasıl öldürmüştü?
Lavender kafasını sallayarak yanında aptalca dikilen Tarnish’e baktı. “Güçlüden kastım bu değildi…” dedi nefesini vererek. “Bu… Ona kendi gücümden verdim…” dedi Tarnish transa girmiş bir halde. Daha önce canavar avcısıyla mücadele etmesi gerekmediğinden onun gücünü saptayamamıştı. Belki de Dorcas’ı fazla hafife almıştı.
“Lavender buraya gel. Şu gözlere bak!” dedi Dorcas canavarın yanına eğilerek. İnsanlar canavarın başına üşüşmüştü bile. Maxi de ışınlanıp kalabalığın arasına karıştığında gözleriyle Lavender’ı takip ediyordu. Onu başarısızlığa uğratmışlardı. Buldukları aptal canavar hiçbir şey yapamamıştı.
“Burada iyiyim Dorcas.” dedi Lavender ve Tarnish’e baktı. “Gerçekten iyi bir tane bulmanız lazım Tarnish. Anlamıyorsun. Dorcas bir Canavar Avcısı! Onun kılıcı normal bir kılıç değil.”
Tarnish yutkundu ve kılıcın hedefinde kendisi olduğunu hayal etti bir an. Ürkütücüydü. Maxi insanları yararak onların yanına geldiğinde Lavender bir an afallamıştı. Karşısında ıslak saçlarıyla ona bakan küçük büyücüyü böyle meraklı bir halde görünce ne yapacağını şaşırmıştı.
“Sen iyi misin?” dedi Maximillian Lavender’ı süzerek. Dar pantolonunun üzerine dizlerine kadar gelen bağcıklı botlarını giymişti. Üzerinde ona bol gelen ince ve gül işlemeli bir gömlek giyiniyordu. Bu soğukta böyle dolaşmaması gerekirdi. “Elbette.” dedi Lavender ellerini birleştirerek. Maxi anladım dercesine kafasını kaldırdı ve gergin bir tebessüm etti.
“Canavarı Tarnish buldu ben değil…” dedi sonra da kendini savunmak için. “Biraz daha çaba göstermenizi beklerdim. Zindanda günümü gün etmiyorum bilirsiniz ya…”
“Bir dahakine daha iyi bir canavar bulabilirim…” dedi Tarnish dişlerinin arasından. “Umarım.” dedi Lavender acımasız olarak. Bir an önce o zindandan çıkmak istiyordu ama belki de ekibi yeteri kadar iyi değildi. Oysa koca Tarnish ve Koruyucu Büyücü onunlaydı. Maximillian eskiyi hatırlıyor olsaydı muhtemelen daha iyi olabilirdi tabi…
“Dorcas’ın ağzını arayacağım. En güçlü canavarların nerede olduğunu öğreneceğim. Akşam zindanda buluşalım.”
“Lavender!” Dorcas’ın sesiyle beraber Tarnish ve Maxi ortadan kaybolduğunda Lavender çaktırmamaya özen göstererek Dorcas’a baktı.
“Gel Tahta Kurusuna gidelim de sana bir hediyem var! Buna bayılacaksın!”
“Bundan emin değilim ama gidelim.” dedi Lavender. Dorcas kılıcını kınına sokup Lavender ile yürümeye başladığında Lav arkasına baktı. Maxi sanki onun geriye dönüp bakacağını hissetmiş gibi orada dikiliyordu. Gülümsedi. Lavender onun gülümsemesine karşılık veremeden önüne dönmek zorunda hissetmişti.
Tahta Kurusuna girdiklerinde Lavender sadece su içmek istemişti. Dorcas ise kendine bira sipariş edip Lavender’a vermek istediği şeyi ortaya çıkardı. Lavender onu görünce kusmak istemişti.”At şunu!” diye bağırınca Dorcas afalladı. Canavardan aldığı pençeleri keseye geri saklayan Dorcas bu tepkiyi beklememişti.
“Farkında mısın Dorcas ben bir şifacıyım. Bitkileri de çok severim falan. Bana hediye olarak o korkunç şeyin pençelerini getirmen! Git onları Tarnish’e ver eminim onlara bayılırdı!”
Dorcas alınarak keseyi cebine attı ve önüne gelen biradan büyük bir yudum aldı. “Burada öyle çiçekler bulunmaz Lavender.” “Öyleyse bana hediye verme!” dedi Lavender. Maxi’yi düşündü. Kendisine gülümsemişti değil mi? Umurunda olan şey canavarın başarısız olması değil ona bir şeyin olup olmadığıydı bir de… Aptalca tebessüm ettiğinde Dorcas’ın onu görüp görmediğini merak etmişti ama görseydi muhtemelen Lavender’den bunu gizlerdi.
“Söylesene bu canavar güçlü müydü?”
“Bu mu? Zerre kadar değildir. Anında itaat eden canavarlardan biridir sadece leşlerle ilgilenirler.”
“O zaman onu neden öldürdün?”
Dorcas durup derin bir nefes aldı ve omuz silkti. “Çünkü ben bir canavar avcısıyım.” Cevabı yeterli görmüş gibiydi zira başka bir şey deme gereği hissetmemişti. Lavender fazla dikkat çekmeden bilgileri almak istiyordu ama sabırsızdı. “En çok nerede zorlandın?”
Dorcas’a bir sürü soru sorup hepsini aklına kazıdıktan sonra Tahta Kurusundan ayrılıp zindana dönmüşlerdi. Öğrenebileceği her şeyi öğrendiğini düşünüyordu. Ölü Çukur diye bahsettiği yere gitmeleri gerekecekti ve Dorcas’ın anlattığına bakılırsa Tarnish’in önceden bir canavar ayarlamasına bile gerek yoktu. Oraya girenin canlı çıkamayacağını söyleyen Dorcas oldukça ciddi duruyordu.
Şimdilik bunu düşünmeyi bırakıp akşam için odaklandı. Maxi buraya geldiğinde kendini ona kaptırmamalıydı. Bir suçu olmamasına rağmen başka bir kadınla gezip tozmasına bozuktu ve bunun bir bedeli olmalıydı. Yine de… Kalbini engelleyemiyordu.