Gelmedi. Sabah uyandığımda aklıma gelen ilk şey buydu. Oysa bugün sınav vardı. Yatağımdan fırlayıp banyoya koştum. Kaynar suda banyo yapmaya bayılıyordum. Yazın ortası olsa bile. Banyodan çıktığımda tenim sıcak sudan kızarmıştı. Saçımı kurutup dolabın önünde durdum. “Ne giysem, ne giysem…” askıları karıştırıp diz üstü, basma elbisemi seçtim. Fonun sarı rengi, üstündeki mavi, kırmızı gülleri olduğundan daha güzel gösteriyordu. Güllerin yeşil yaprakları, elbiseyi daha da güzel gösteriyordu. Kalın askılı v şekilli bir dekoltesi vardı. Fazla mı olur diye düşünmeden üstüme geçirdim.
Kimseyi etkilemeye çalışmıyordum ki… İnanırsanız tabii. Yüzüme, ten rengimi değiştirmeyecek tonda fondöten sürüp gülkurusu rujumu kullandım. Çok mu fazla olmuştu acaba? Peçeteyi hafif hafif dudaklarıma değdirip birazını sildim. Yıllardır hiç değiştirmediğim parfümü de sürüp krem, küçük boy çantamı koluma taktım. Salona girdiğimde babam beni uzun bir ıslıkla karşıladı.
“Bugün etrafında erkek sinek uçurtmamam gerek.” Yaklaşıp sarıldığında göstermelik bir kızgınlıkla, “Koku da sürmüşsün! Umarım katil olmam,” dedi. Koluna vurdum.
“Yapma ama hep sen sürüp sürüştürecek değilsin ya.” Uzanıp tekrar sarıldığında iç çekti,
“Umarım istediklerin bir bir gerçekleşir. Baban olarak sana çok şey vermemiş olabilirim ama yürüdüğün yolda arkanda hep ben olacağım. Seni seviyorum,” dedi. Duygulanmıştım.
“Baba ya! Çok tatlısın, ben de seni çok seviyorum ve bana çok şey kattın.” Geniş bir gülümsemeyle,
“Hadi geç kalacağız,” dediğinde evden çıkıp arabaya bindik. Ayşen teyzelerin evinin önünden geçip gittiğimizde şaşkınlıkla,
“Semihleri almayacak mıydık?” babam gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
“Dün akşam, Baha atölyeye geldiğinde kendilerinin gideceğini söyledi.” Hayal kırıklığına uğramıştım. Yol boyunca bir daha hiç konuşmadık. Fakülteye vardığımızda son kez istedikleri malzemeleri kontrol edip sınav salonuna girdim. Heyecandan ellerim terliyordu. Gözetmen, kuralları anlatıp masayı ve duvardaki yangın tüpünü çizmemizi istedi. Yangın tüpü yatay olmalıydı. Herkes kâğıda bir şeyler karalamaya başladı. Tutulmuştum ellerim titriyordu. Gözlerimi kapayıp ellerimi dizlerimin arasına alarak sıkıştırdım. Gözlerimi açtığımda çizmeye başladım. Önce dış hatları çizdim. Gölge ve konumu dikkate alarak masayı ve örtüyü çizdikten sonra yangın tüpünü gözetmenin istediği şekilde çizdim.
Sınavdan çıktığımda babamı aradım. Bulduğumda yanında, ‘Yapma Sarışını’ gördüm. Sohbet ediyorlardı... Yapma sarışın, saçlarını kulağının arkasına alıp başını yana eğdi. Utanmış mıydı o? Vay vay, babamın karizmasına hangi kadın kapılmazdı ki… Babam, bana doğru baktığında hızla boş koridora daldım. Babamın, flörtlerinden uzak durmam gerekiyordu. Eh, benim de okulu keşfetmem iyi gelecekti. Burası tek binadan oluşan bir kampüstü. Dışardan her ne kadar devlet dairesi gibi görünse de içi şahaneydi. Sıcacıktı. Binayı hızlıca turlamam 15 dakikamı almıştı. Babamı gördüğüm yere gittiğimde hâlâ konuşuyorlardı. Ben görevimi yapmıştım artık, gerisini kendileri hallederlerdi. Yanlarına gittiğimde yapma sarışın, isminin Zeynep olduğunu söyledi. Babam, kopamıyordu artık sıkılıp,
“Baba artık gitsek mi? Ben yoruldum,” dedim. Böylece Zeynep hanımla vedalaştık. Nihayet arabaya bindiğimizde babama bakıp sırıtıyordum. Babam, anahtarı çevirip motoru çalıştırdı. İleri doğru atılırken,
“Ne söyleyeceğini biliyorum. Şimdilik onu kendine sakla. Bu arada sınav için sevindim, ne dersin kutlayalım mı?” dedi. Başımla onaylarken,
“Pasta istiyorum, meyveli,” dedim. Bir pastanede, meyve suyu ile pastalarımızı yerken, Serap aradı. Sınavı sordu, iyi geçtiğini öğrendiğinde benim kadar sevindi. Sonunda kapadığımda kalkıp eve geçtik. Babam yine atölyeye gitti. O gidince Serap, eve damladı.
“Hadi gidiyoruz. Tatile gidemedik ama havuza gidebiliriz.” Ben itiraz edecekken, “Merak etme erkek ve kadın bölümleri ayrı, ortak alanları da var ama istediğin yere gideriz.” Biraz çekingen bir insandım ben. Çalışıp gelmişti. Ayaklarını yere vurarak, “Biraz yanalım,” dedi. Mecbur kabul ettim. Bikinimi içime, üstüme yine aynı kıyafeti giydim. Evden çıktığımızda Ayşen teyzenin evini geçene kadar gözüm hep oradaydı.
Havuz çok uzak değildi. Sonunda vardığımızda Baha’yı kapıda bir kızla konuşurken gördüm. Eli, kızın omuzlarındaydı. Samimi görünüyorlardı. Kız sarışın, uzun boylu ince bir kızdı. Ben neysem o tersiydi yani. İçimi bir kıskançlık sardı ama kendimi tutmayı başardım. Görmezden gelerek yanından geçtim. Baha, beni görünce afalladı ama hiçbir harekette bulunmadı. En azından bir açıklama yapsaydı olmaz mıydı? Sonra kendi kendime aramızda bir şey olmadığını tekrarlayıp durdum. Çok şükür ki Serap, o gözden kaybolana kadar tek kelime etmedi. Soyunma kabinine geçip elbisemi çıkardım. Şezlonga uzanıp her yerimi kremlemeye başladım.
“Üzgünüm. Bilseydim, gelelim diye ısrar etmezdim.” Kremleme işi bitince saçımı tepemde topuz yapıp topladım.
“Üzülme, bir kere daha erkeklere güven olmayacağını anladım.” Bana küçük bir gülümsemeyle,
“Baban burada olsa ne derdi biliyorsun,” dedi. Göz göze gelince sırıttık, ikimiz birlikte,
“Türkiye’nin 39 milyon küsuratlık erkek nüfusu içerisinde en dangalağına rastlamış olmanız, geride kalan erkek nüfusunu paylamanızı gerektirmez!” bu cümleyi söylemek ne kadar zor anlayabilirdiniz. O gün babam, bunu söylediğinde Serap yine aşk acısından ağlıyordu. Babam birden odaya dalmış, Serap’ın erkekler hakkında atıp tuttuklarını duymuştu. Sonunda babam bombayı patlattığında somurtmayı bırakıp,
“Çok mu düşündün Erhan amca,” demişti. O günden sonra kendimizi ne zaman tüm erkekleri geneller halde bulsak babamın sözlerini tekrarlardık. Belki bir başkası buna gülmezdi ama bizim aramızdaki bağ buydu işte. Olur, olmadık şeylere gülerdik biz. Sonunda kahkahalarımız, gülüşlere, gülüşler kıkırdamalara dönüp yavaş yavaş kaybolunca,
“Aramızda bir şey yoktu zaten. Gördüğün yanlış anlaşılmadan ibaretti,” dedim. Gözlüğümü takıp iyice serildim. Kalkıp üzerime eğildi. Gözlüklerimi çıkardı.
“Kırıldığını biliyorum, senin içini bilirim ben. Her ne kadar kendine hâkim bir insan olsan da bazen kendini belli ediyorsun.” Gözlüğü elinden alıp yüksek sesle,
“Güneşlenmek istiyorum. Allah kahretsin, daha birkaç gün önce tekerlekli sandalyedeydim. Hayatıma yeni insanlar, bilmediğim tuhaf olaylar, annemin saçma sapan davranışları ve daha bilmem ne girdi. Benim de bir sınırım var. Bunu, sen bile anlamayacaksan kim anlasın!” Bitirdiğimde etraftakilerin beni izlediğini fark ettim. Elimde olmadan hıçkırdım. Kaldıramıyordum. Gözyaşlarına boğulacağımı anladığımda, elimdekini yana bırakıp kalktım. Havuza girip bir süre aşağıda kaldım. Su ılıktı. Dayanabildiğim kadar dayandım. Yukarı çıktığımda gözyaşlarımda gitmişti.
Bir süre suyun tadını çıkardım. Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü kararmaya başlamıştı bile. Çıkmam gerektiğini hissedip kendimi yukarıya çektim. Serap, uykuya dalmıştı. Bu kız, çok sevimliydi. Uyandırmaya kıyamadığım için yanındaki şezlonga uzandım. Sonra annemin, babamı izleyip ne rüya gördüğünü soruşunu hatırladım. Acaba insanların ne gördüğünü bilebilir miydim? Serap’a odaklandım, bir şey olmadı. Bir kez daha gözerimi kapayıp odaklanmaya çalıştım.
Evet, keşfim başarılıydı, rüyasını görebiliyordum. Baha ile olanla aynısıydı. Sanki dünyayı onun gözlerinden görüyormuşum gibiydi. Evine yürüyordu, gün bitmiş, yerini karanlığa bırakmıştı. Birden biri bileğinden tutup bir yerlere sürükledi. Çığlık atıyor, elini kurtarmaya çalışırken ayaklarıyla sabit kalmaya çalışıyordu. O biri, karanlık bir siluetti. Bir yüzü yoktu ama kim olduğunu biliyordum. Serap’ın yüzüne yumruğu savurunca yere kapaklandı. Burnundan kan akıyordu. Çenesinden süzülüyor, yere damlıyordu. Kan o kadar çoktu ki her yer kan oldu. Siluette kana bulandı. Her yer kandı. Sonra kan kayboldu, o herifte. Ağlamaya başladı. Omuzları sarsılıyordu. Sonra bir el omuzlarından tuttu, o anda rüyadan çıktım. Neden çıktım bilmiyordum ama Serap, uyumaya devam ediyordu.
Bense yeni bir şey başarmıştım ve yeni keşifler yapmak istiyordum. Artık bu dünyadan kurtuluşum yoktu, içine girmiştim bir kere…
***
Serap uyandığında toparlanıp çıktık. Eve doğru gittiğimizde Serap’ın hâlâ taciz edilip edilmediğini merak ettim ama bu rüyasının ardından sormak sağlıklı olmayabilir diye sormaktan vazgeçtim. Ayrılıp evlerimize geçtiğimizde odama girip kısa bir duş aldım. Üstüme gri, pamuklu tişörtümü, altına koyu kırmızı kaprimi geçirip salona geçtim. Kanallarda hiçbir şey yoktu. Sıkıntıdan patlamak üzereydim. Sonunda televizyonu kapayıp koltuğa ters yatarak ayaklarımı diktim.
Aklımda bugün vardı. Bir güne ne çok şey sığdırmıştım. Sonunda kendi başıma bir şeyler keşfetmiştim. Bu kadar çabuk benimsemeyi beklemiyordum ama eğlenceli geldiğini itiraf etmeliyim. Kendimi güçlü hissetmiştim. Sanki önümde hiçbir şey duramazmış gibi… Acaba daha başka ne yapabilirdim.
Fikrime Baha gelince suratımı ekşittim. Sonra söyledikleri geldi aklıma. Beni daha önce de tanıyordu, ben de onu. Hatta aramızda çok daha fazla şeyler olduğu imasında da bulunmuştu. Peki ya bu durum neyin nesiydi ki? Ortada bir kaza olmadığına göre filmlerdeki gibi hafıza kaybına uğramış olmam mümkün değildi. Tabii biri her şeyi unutmamı sağlamışsa o farklıydı. Sonra kafama dank etti.
“Tabii ya! O adam unutmamı söyledi.” ama neden o anı da görmedim? Yani, Baha’yı unutmamı emretmemi söylememişti. Acaba adamın, bana her şeyi unut demesi onu da unutmamı mı sağlamıştı? Baha etkilemiş olabilir miydi? Bazı şeyleri eksik göstermiş olmalıydı. Semih, her şeyi söylememekle suçlamıştı zaten. Nasıl öğrenebilirdim ki? Baha’ya soramazdım. Hem sormak istemiyordum hem de doğruyu söyleyeceğini zannetmiyordum. Semih’e sorsam, Erva’nın iyiliği için beni yanlış yönlendirebilirdi. Kendim öğrenmeliydim ama nasıl?
Doğrulup salonda volta atmaya başladım. Acaba Serap’ın rüyasına girdiğim gibi yapabilir miydim? Ancak onlardan biri benim yanımda uyumalıydı ve benimle ilgili bir rüya görmeleri gerekirdi. Elimi havada sallayarak bu fikri uzaklaştırmaya çalıştım. Çok saçmaydı. İşaret parmağımla dudağıma vurmaya başladım.
“Nasıl? Nasıl? …” Eğer gerçek hayatta da aklınıza bir fikir geldiğinde ampul yansaydı benim başımın üzerinde 100 wattlık bir ampul yanardı. O anı düşünüp gerçeğe gidebilirdim. Belki diğer her şeyi hatırlayamazdım ama sonuçta Baha’nın, bana verdiği bir malzemem vardı. Ona dair öğrenebildiğim tek şey… Denemekten zarar gelmezdi. Odama geçip yatağa uzandım. Gözlerimi kapattım ve o günü hatırlayıp odaklandım.
Olmadı. Gözlerimi tekrar açıp bir süre tavanı izledim. Dudaklarım istemsizce sarkmıştı. Doğrulup ayaklarımı altıma alarak bağdaş kurdum. Dolabın aynasından kendi yansımamı izlemeye başladım. Kızarmıştım. Elmacık kemiklerim ve alnım diğer yerlere göre daha fazla kızarmış, gözlerim içe gömülmüş gibi görünüyordu. Çirkindim işte. Oysa o kız… Başımı elime gömerek inledim. Kendime acımayacaktım.
Tekrar denemek için başımı yastığa koyup ellerimi göğsümde kavuşturdum. Gözlerimi kapattığımda girişimimin işe yaraması için aklımdakileri silip attım ve odaklandım. Başta hiçbir şey olmadı ama sonra Baha’nın bana gösterdiği gibi o anı yaşamaya başladım. Evet, o kız kadar güzel olmasam da yetenekliydim. Kahretsin, ben işte!
Kontrol, o günkü bendeydi. Babama gidiyordum, sevinçliydim. Sonra o adamları gördüm, her şey aynı ilerledi. Ta ki ben arabaya girip yine o adamla karşılaşıncaya kadar. Yanında Baha da vardı elleri plastik kelepçeyle bağlıydı. Yüzü gözü darmadağındı. Adamın başı önündeydi. Kollarını dizlerine yaslamış, ellerini birbirine kenetlemişti. Bana bakmadan,
“Sana bir araba çarptı,” dedi. Şaşkındım, korkuyordum.
“E…efendim?” yanımdaki adama başını salladığında neyin geleceğini iyi biliyordum. Yanımdaki adam bacaklarıma demir sopayı savururken Baha bağırıyordu. Acıyla yere yığıldım.
“Sana bir araba çarptı. Daha önce bizi hiç görmedin. Uyandığında yürüyemeyeceksin. O kuleden hiç çıkmayacaksın. Bu hayatla ilgili olan her şeyi, herkesi unutacaksın.” Baha, delirmiş gibi hareket ediyordu. Zayıf da olsa sopalı adama bir tekme atınca adam, dönüp sopayı yüzüne savurdu. Baha kan içinde yere yığılırken acıyla bağırdım. Benim için önemliydi. Kendi duygularımın farkındaydım Artık biliyordum. Kır saçlı, beyaz gömlekli amca, yanıma çömeldi saçlarımdan tutarak diğer eliyle Baha’yı gösterdi. Yerde öylece, kanlar içinde yatıyordu. “Özellikle onu unutacaksın. Onu tanımıyorsun, karşılaştığında uzak duracaksın.” Gözyaşlarım yanaklarımdan çeneme doğru akıyordu. Direniyordum. Saçımı daha sert çekip gözlerime baktı. “Dediklerimi yapacaksın, unutacaksın!” Acı her yerime yayılıyordu. Gözlerim kararmaya başlarken,
“Evet, efendim!” dedim. Ortalık kararırken son gördüğüm koyu kahverengi, yumuşak saçlar oldu.