46

4224 Kelimeler
Vücudunda akan adrenalin ile umutsuzluğa kapılmış bir şekilde, dizlerinin sızısını hissetmişti Niusa. İçinde bir ses, derinlerdeki bu türlerden yardım istemeye devam etse de Niusa pes etmek gibi bir düşünceye dalmış olduğunu anımsamıştı. Bu sırada yıllardır uyuyan bu türlerden henüz hiçbir ses de çıkmamıştı. Gökyüzü, hafif yeşil bulutların esintisiyle dolduğunda ise ayağa kalktı isketsizce, fakat içinde henüz sönmemiş, küçük bir umut ateşi öylece, titreye titreye son demlerini yaşıyordu. Kasları gerilen Niusa, burada çok vakit kaybettiğini düşünerek portalı açtığı yerin uzağında tekrardan bir portal çarkını çevirmişti. Son kez, içindeki titrek ateşin gittikçe sönen aydınlığında gerisine dönüp baktı, Çepher'in yanında sönmüş külleri ve ardından hareket etmeyen ağaçları gördüğünde ise vazgeçti. Şimdi gitmesi onun için en sağlıklı olanıydı. Ellerini ileriye doğru uzattığında bedeninden yayılan ışıklar, öylece kare şeklindeki portalı çevirmiş ve açmıştı. Niusa, içinde yanan küçük alevin o portala girmesinin hemen ardından söndüğünü hissetmiş ve yüzünü acıyla buruşturmuştu. Ayevur'un merkezine geldiğinde tüm Codie'nin üzerinden yükselen kızıl dumanlar içinnde yeniden canlanmış korku filizlerini sulamıştı. Alan yaralı savaşçılar, Elfler, Drowlar, Kalashtarlar'la dolmuştu. Beyaz kuzgun askerleri kuzey cephenin hemen önünde savaşmaya devam ediyorlardı, yılmadan. Kimi cesetler ise öylece ortada birikmişti. Uzun uzadıya göğe yükselen koyu kızıl dumanların arasında bir de nefes kesen koku duyuluyordu. Tüm ciğerlere dolan bu nefesi solumak olduğunca rahatsız hissettiriyordu. Ellerinden kılıçlarını düşüren savaşçılar ölenlerin yanlarında duran kılıçlara uzanıyorlardı. Niusa şimdi bir zamanlar yeşil, kahverengi ve eflatun renklerle bezenmiş, neşeli ve dingin bir alan olan Codie şehrine baktı, şimdi siyah, kırmızı, koyu renklerden ibaret, uzun ve yıkıcı bir savaşın sahnesi haline geldiğini gördüğünde bunun nasıl mümkün olabileceğini kendi kendine düşünmeye başladı, bu düşünce sırasında elindeki kılıcını öfkeyle tutuyor ve etraftaki sesleri de tıpkı bu duruma karşı beslediği öfkeyle dinliyordu. Toprağın üzerinde yürümeye başlamıştı. Sakince gözlerini her iki yana çevirip duruyordu. "Şimdi ne olacak?" diyordu kendi kendine. İçindeki bu yangın tüm bedenini kasıp kavuruyordu. Karşıda yorgun düşmüş Kzineses'in etrafının Petralılar'la çevrildiğini gördüğünde, gözünden düşen ılık gözyaşına aldırmamıştı. "Lochford!" dedi acıyla sonra "Lindavel!" diye fısıldadı. Her yer cesetlerle, ölmüş askerlerle dolmuştu, kimi kanlar toprağın tüm bereketini alıp götürmüştü. İki saattir süren savaşın bu denli fazla kayıbı için ağlıyordu Niusa. Kaderini, yenilmekten yana gördüğü için ağlıyordu. İleride binlerce Petralı ellerinde son derece özenle dövülmüş kılıçlarıyla şehri istila etmek için harekete geçmişlerdi. Yaklaşık on dakika içerisinde tüm Codie tamamen çökmüş olacaktı, bu düşünce Niusa'yı iyice sersemletmişti. Fakat şehrin en büyük anıt heykelinin önünde uzanan ışığı görmesine engel olmamıştı. Birkaç yeşil ışık ve onu arkasından takip eden mavi ışıkla yüzünün aydınlandığını hissetmişti. Işık iyice büyümüştü ve saniyeler içinde birkaç Ağaçadam gerinerek ortaya çıktı. "Niusa!" Sesin geldiği yöne baktığında, Lochford'un omzundan yaralandığını görmüştü. Hemen onun yanına telaşla uzandı. "Ne oldu?" diye sordu korkuyla, bir ok yarası aldığı açıkça belli duruyordu. "Önemli değil!" deyip geçiştirmeye çalıştı Lochford onu. "Neredeydin?" Ağaçadamların geldiğinden habersiz bir şekilde birkaç soru daha sormaya hazırlanıyordu. Fakat bu sırada gözünü bir an olsun etraftan ayırmıyor ve gelebilecek her türlü tehlikeye karşı hazır duruyordu. Niusa ise Kzineses'in olduğu yere başını çevirdi hızlıca. Onun çoktan askerlerden kurtulduğunu gördüğünde Lindavel'i aramaya başladı. "Ağaçadamlar!" dedi Lochford şaşkınca, elini onların geldiği yöne uzatarak gülümsemişti. "Kazanacağız!" Şimdi kendinden emin bir şekilde ellerini Loch'un sıcak avuçlarına bırakmıştı Niusa. Bu sırada iki metrelik boya sahip, uzun kolu Ağaçadamlar çoktan savunmaya geçmişlerdi. Petralılar onları gördüğü için hiç memnun olmamışlardı. Fakat yine de hiçbiri geri çekilmemişti.  R ütbeler, müttefik varislerin yanı sıra çeşitli yan birimler, birkaç süvari birimi, farklı tipte okçuluk birimleri ve birkaç savunma birimi dahil olmak üzere Elf askerler de bulunuyordu, bu Elf askerlerin alaylarında kimi Drowlar ve Kalashtarlar'da görev almaktaydı. Niusa, karşıda hunharca büyü yapan Lindavel'i gördüğünde saçlarının dağınıklığının onun ne kadar yorulduğunu ve darp edildiğini açıkça ortaya koyuyordu. bunca zaman hiç kimsenin ona vurmadığını ve bunu ilk kez Petralılar'ın yaptığını düşündüğünde ise öfkeyle saldırmaya başlamıştı. "Hiçbirinizin!" diye bağırdı önüne gelen her Petralı'ya birer kılıç darbesi savururken. bu sırada Lindavel'in yanına doğru koşmaya da devam ediyordu. İri bir askerin Lindavel'e tokat attığını gördüğünde ise öfkesi katbekat artmıştı, bu nedenden hızlıca koşmuş ve elindeki kılıcıyla bu iri askerin elini öylece kopartmıştı. "Hiçbirinizin, Lindavel'e el kaldırmaya hakkı yok!" demişti, bir az önce başladığı sözünü de bu şekilde bitirmişti. Lindavel'in elini tutup ona cesaret vermeye çalıştı Niusa, ardından sırt sırta verip savaşmaya devam ettiler. İki ordu sadece yaşam tarzı veya inanç farklılığı ya da belirli bir alan için birbiriyle, acımasızca savaşırdı, ancak kazanan tarafta hiçbir taraf olmadığı için bu savaş uzun süre devam edebilir ve her iki tarafta da acı kayıplar verilebilirdi. Fakat bu savaşın bir nedeni yoktu, en azından Niusa bunu böyle biliyordu. Bu durum onun canını çok daha sıkıyor ve Avurş'un bu şekilde tüm gezegenlere boyun eğdirme dürtüsünü bir türlü kabullenemiyordu, sonuçta iyi bir yönetici olarak da bunu olduğunca başarabilirdi fakat o işir zor kısmını seçmişti, içindeki türleri öldürdükten sonra koca koca gezegenlerde yaşamanın ne anlamı vardı? Düşünceleriyle de aynı zamanda savaşan Niusa, Ağaçadamların başkentin etrafını dikenli dallarla, sık sık ördüğünü görmüştü. Gittikçe yükselen kalın dallar, içeriye kimsenin giremeyeceği kadar sık ve uzun örülmüştü. Ağaçadamların, daldan bir kale inşa ettiklerini gören Petralılar içeriden çıkmak için dört bir yana dağılmaya başlamışlardı. Fakat Kzineses henüz öfkesini alamamıştı. Bu yüzden sakince bir ateş kümesini büktü, kaçan her askerin üzerine bir bir fırlattı. Ağaçadamların yardımıyla şimdilik bir savaş son anda kazanılmıştı. Fakat buna rağmen yine de çok fazla kayıp verilmişti. Bir tarafın ölüleri, büyük gruplar halinde Codie'nin kuzeyinde yatıyordu, kimi türler ise bu ölülerin içinden yaşayan birisi var mı diye kontrol ediyordu. Yaralıların yardımına koşan Şifacılar, onlara ilk yardımı yapıyorlardı, fakat ölüler için hiçbir şey elden gelmiyordu. Sönmüş bir yıldızı uyandırmak güçtü, bu yolda sönen her yıldız yaşayanları bir adım daha karanlığa yaklaştırıyordu. Normalde taze olacak ve doğanın harikalarını koklayacak olan hava, şimdi ölmekte olan savaşçıların çığlıkları ve kanlarının kokusuyla ağırlaştı, hayatta kalan türlerin bu manzaraya şahitlik etmeleri, içlerini burkmuş ve gelecekleri için şüpheye düşürmüştü onları. "Dinleyin zaferimizi Petralılar!" Kzineses'in göğe doğru yükselttiği renkli fişekleri ile sesi aynı derecede güçlü çıkıyordu. Buna inanmak onun için hâlâ güç gibi geliyordu. Gerçekten bir savaşta ölme eşiğine geldiğini ve bundan kurtulduğunu düşündükçe nefes alıyor ve aldığı her nefes için hangi tanrı olursa olsun ona şükürler ediyordu. "Üzülmeyin Varisler, hainin kılıcıyla ölen kahramandır!" Tüm hayatta kalan varisler, askerler ve diğer türler için odalar hazırlanmış, yemekler verilmişti. Şimdilik onları birkaç saat koruyacak ağaç kalkanlarının içinde dinlenmeye çekilmişti herkes. Belirli aralıklarla nöbet değişimleri yapılıyor ve böylelikle eş samanlı bir dinlenme programı uygulanıyordu. Fakat bu dinlenenler cemiyetine hiçbir büyücü katılmamıştı. Hiçbiri ne lemek yemiş ne de doğru düzgün uyumuştu, bu yüzden hepsi bir araya gelmiş ve kalenin Harita Odası'nda toplanmışlardı. "Ağaçadamlar nasıl uyandı?" "Onları Niusa uyandırdı!" Lochford kendinden emin bir şekilde, Emelia'nın gözlerine bakmadan konuşmuştu. "Çok iyi iş çıkarttın Niusa!" Kzineses önündeki kızıl içeçek kadehinden bir yudum aldıktan hemen sonra gerinmişti. "Daha iyi bir plan oluşturulmalı, bu savaşta uyguladığımız hiçbir taktiği tekrar kullanamayız." "Bu konuda, tüm türler büyük bir ortak kararın peşinde." "Evet ama bu daha fazla olmalı Kzineses değil mi?" "Ağaçadamlar uyandı, Yeşil Varisler bizden yana, başka nasıl, hangi türden yardım isteriz?" "Yardım değil Kzineses!" "Ne? Başka ne yapmamı bekliyorsun Emelia?" "Yeşil Varisler'le konuşmalıyız, Petralılar'ın sevmediği kokuyu ancak onların yardımıyla yayabiliriz." "Bu kehanetin gerçekleşmesine engel olur mu sence de Emelia?" "Zaten şu an kehanetin kaybı kalmadı Kzineses! İnimigo Da Rosa'nın tüm dedikleri çıkıyor." "Kayıp Kehanet kitabı uydurma bir kitap Emelia?" "Sen kitabı okudun mu? O kitapta Varislerin, Soyların her hayatı anlatılıyor ve hepsi gerçekleşti." "İnimigo Da Rosa'ya asla inanmıyorum!" "Fakat çok büyük büyücü değil mi?" "Hiçbir büyücü gelecekte ne olacağını bilemez Emelia! İnimigo büyük bir büyücüydü, evet biliyorum. Ölmesinden hemen önce yanında ben vardım." "Sana nasıl öleceğini söylediğinde ise ikinizin yanında da ben vardım Kzineses! İnimigo, Yıldız Meşalesi tozundan kaynaklanan bir zehirlenmeyle öleceğini söylemişti, dediği gibi olmadı mı?" "Belki de bunu kendisi bilerek yapmıştır!" "Ona asla inanmadın Kzineses!" "Aklı bir karış havada hiçbir büyücüye inanmam." "Geleceği göremeyiz Kzineses ama geçmişten yararlanarak geleceğe yön verebiliriz." "Ne yapacağız bu bilgilerle?" "En azından onu, son ölümsüzlük kılan kanı Kayıp Kehanet'te yazdığı gibi yalnız bırakmamalıyız. Kitapta onun öleceğini ve kötülüğün güç kazanacağını yazmış olduğunu baz alarak karşı bir komplo hazırlamalıyız." "Dediğin gibi olsun! Fakat İnimigo'nun her şeyi gördüğüne hiç inanmıyorum, çünkü bu kadar şeyi görüp en azından belirli her şeyi yazabilirdi. Bu yüzden inanmak istemiyorum." "Neler olduğu hakkında bir bilgi verecek misiniz? Deminden bu yana sizi dinliyoruz." Niusa'nın meraklı gözleri gerek Emelia gerekse Kzineses'in üzerinde gezinip duruyordu. Gerçekten ne konuştuklarını bazen anlamak ona çok güç geliyordu. Sakince nefesler alıp verdiği sıra her şeyi anlatacaklarını düşünüp öylece beklemeye başlamıştı. Fakat kimseden ses çıkmadığında Niusa ciğerlerine çektiği tüm Zapha* kokusunu bir anda geri verdi. Gözlerini sıkılmış bir vaziyette İduna'ya çevirmişti. "Anlatmayacak mısınız?" dedi sıkkınlıkla, ardından masanın üzerinde öylece kimsenin dokunmadığı yemeklerden bir parça aldı ve ağzına götürdü. Bu sırada herkes onu bekliyormuş gibi yemeklere karşı bir hareketlilik başladı. Kzineses, önünde duran tabaktan birkaç Sadom (üzüm) alıp ağzına attığında Niusa'nın tüm simasını süzüyordu ince bakışlarıyla. "Kayıp kehanetten bahsediyor!" dedi üzümün çekirdeklerini ağzından çıkartarak. Bu sırada Niusa yemeğe devam ederken gözlerinin Kzineses'in kurduğu cümleyle hafif bir şekilde aralandığını hissediyordu. Ağzındaki lokmayı hızlıca çevirdi ve yuttu. "Ne kehaneti?" "Deminden bu yana anlattığımız! İnimigo Da Rosa'nın Kayıp Kehanet isimli kitabından bahsediyoruz." "Onun böyle bir kitabı mı vardı?" "Evet, aklı sıra geleceği gördüğünü yazmış sayfalara, bence saçmalamış ama buna inanan çok fazla kişi var." Kzineses, Emelia'ya iğneleyici bir tonlamayla laf gönderirken Emelia sadece önündeki kadehten bir yudum kızıl içecek almayı tercih etmişti. Üzerine atılan bu söylemle bir cevap vermesi gerektiğini hissetmiş fakat zorunlu olmadığını da en az bunun kadar sezmişti. Dudaklarını aralamadan hemen önce ağzına aldığı kızıl içeceği yutmuştu. Sonra gözlerini acele bir bakışla Kzineses'in bedeni üzerine kilitledi. "İnanmak, hiç olmamış bir şeyi bile mümkün kılabilir Kzineses, bu kitabın doğruluğunu kabul etmiyor olabilirsin fakat içinde yazanları dikkate almalısın." "Bu kitapta Ağaçadamların uyanacağı yazmıyor muydu?" Tüm odak noktası şimdi Rora olmuştu. Kitabı bir kere okuduğunu hatırlayarak kimi şeyler söylemeye başladığında Kzineses'in aldığı son üzümün tatlılığı boğazını yakmıştı ve Rora'nın söylemleriyle de şaşırmıştı. "Kılıcın bulunacağı yazmıyordu ama!" diye bağırdı öksürme krizini, kendini sıkarak durdurmaya çalışıyordu, fakat Kzineses gittikçe kızarmıştı. "Savaşın çıkacağı yazılmıştı!" "Emelia yeter!" Odanın içindeki tüm sesler kesildiğinde Kzineses'in öfkeyle bağırışı duyulmuştu. Bu sırada masadaki kadehler titrediğinde içeriye birkaç asker hızlıca girmişti. Kzineses gerektiğinden fazla çıkıştığını anladığında ise gözlerini kapatmış ve başını hafifçe sağa indirmişti. "Burada sen ne için duruyorsan ben de onun için duruyorum Kzineses! Gerektiğinde Son'u alıp buradan götüreceğim, tıpkı büyükannem Emelia'nın yaptığı gibi onu alıp uzaklara götüreceğim." "Savaşın ruhu olduğunu unutmuş gibi konuşuyorsun Emelia, o ruh sen nereye gidersen git peşinden gelecek. O kılıç kanla sulanmadığı sürece, asıl kader yazılmayacak." "Kaderin oyunları bizim ellerimizde değil mi?" "Saçmalıyorsun Emelia! Bu savaşta Avurş sert bir fırtına gibi üzerimize çökerse, bu kılıca sadece Son karşılık verebilir." "Eğer Son tehlikede olursa, türlerin yaşamak gibi bir niyeti olmaz, şimdi Son'u buradan götürmezsek sonra çok pişman olabiliriz." "Son hiçbir yere gitmeyecek!" "Onu kendi çıkarların için kullanamazsın!" "Ben onu kendim için kullanmıyorum Emelia, Son kaderini kendi yazmalı." "Nasıl? Nasıl bunca yıl her şeyden koruduğun Son'u şimdi öylece ortaya atabiliyorsun?" "Onu ortaya atanın ben olmadığını hepimiz biliyoruz!" "Bir hata yaptığımı biliyorum! Bu hatayı telafi etmek için canımı bile veririm, fakat onu asla kaderine mahkûm edemem." "Son buradan giderse, Avurş'un karşısına çıkacak hiç kimse olmayacak Emelia." "Bu kadar yeter! Neyin tartışmasını yapıyorsunuz? Büyük bir savaşın içinde olduğumuzu unutmuş gibisiniz, burada oturup birn plan yapmamız gerekirken siz içten içe tüm planları kurmadan bozuyorsunuz!" "Niusa haklı Kzineses, böyle yaparak, tartışarak bir zafer bekleyemeyiz." "İduna, neler dediğini duymuyor musun?" "Sakin olmalısın Kzineses, kendi çapında Emelia'nın da haklı olduğu yerler var. Ve Emelia lütfen Kzineses'in dediklerini unutma; savaşın bir ruhu var ve bu ruh sen nereye gidersen git, peşinden gelecek." "Böylece ne yazıldığını bilmeden, savaşmamız o dahil herkesi tehlikeye sokuyor." "Seni anlıyorum Emelia, fakat bir umut var, bu umudu geri çevirmememiz gerekiyor." "Anlamıyorsunuz, kaderin akışını değiştirelibiliriz," "Bu kadarı yeterli, konuşmalarınızdan hiçbir şey anlamadım zaten, burada bir savaş ortamı yaratmanıza hiç gerek yok, dışarıda yeteri kadar kaos var. Şimdi bana ne için tartıştığınızı açıklayın." Tüm sessizlik çöktükten sonra Kzineses kadife gibi uzanan ellerini iki yana açıp düşünceli bir şekilde etrafı süzmeye başladı. Bir an aklına her şeyi anlatma dürtüsü girmişti, gerçekten Emelia'nın onu buralardan alıp götürmesini tüm kızgınlığına rağmen istemişti. Fakat zorunda olduğu, yapması gereken bir şey vardı; gezegenleri ve türleri korumaktı bu, önceliğini büyücülerin ellerine vermeliydi. Fakat hiçbir türü büyücü değil diye, ölsün diye öylece bırakamazdı. Ne yapacağını o da bilmiyordu. "bu karmaşıklığı yarattığım için pişmanım!" diye fısıldadı. Yüzünde seçkin bir af dile gelmişti. "O lanet, aşağılık kral bozmasına büyü gücü vermemeliydim." Sırtı masadakilere dönük bir şekilde ileriye bakarken, bu duruma düşeceklerini hiç tahmin bile etmemişti. Asıl amacı, Orremarlar'la yapmış ve bu anlaşmada Baptia'nın ona verileceğini açıkça şart koşmuştu. Fakat tüm bu ihanetlere rağmen yine de öldürülmemişti. Tüm büyük büyücüler ona bir ceza vermeliydi. "Orremarlar'la anlaşma yaptığım için de çok pişmanım." Küçük tıkırtılarla gittikçe yükselen ayak sesi kapının önünde durdu ve bakışlar içeriyi süzmeye başladı. Kendini takdim etme gereksinimi duymayan Büyük büyücü öylece sandalyelerden birine geçip oturdu. Yüzünde öfkeli ve en az o kadar da merhametli bir tavır açıkça seziliyordu. Kzineses'in kuzeni olmasını umursamadan öylece duruyordu. "Hiç gelmeyeceksin sandım Xarya," "Sonuç olarak buradayım değil mi?" Bir gerginlik odanın içindeki herkesin yüzlerine üflenmiş ve bu nedenden herkes suskun kalmıştı. Tüm büyücüler odaya giren Toprak Varisi Xarya'nın yüzünü izliyordu. Arada birkaç fısıltı yükseliyordu fakat, onun hareket etmesiyle her şey suskun kalıyordu. "Bu genç kız mı?" diye başladı sözüne Xarya, kuvvetli yeşil gözleri bir ormanın üstten bakılışı kadar sonsuzdu, dudakları birçok varisinkine oranla daha dolgulu ve kıvrıktı, kemerli upuzun bir burnu, kır saçları ve bir de alnına öylece takılmış ince bir tacı vardı. Konuşmasına hiç takılmadan Niusa'nın gözlerine bakıp durdu. "Beni uyandıran bu kız mı?" Ona anlamamış gibi bakan gözlere tekrar seslendiğinde Niusa sakince başını salladı. "Evet," dedi kendinden emin bir şekilde "Sizi ben uyandırdım!" "Bakıyorum da Emelia, gerektiği yerde çok iyi bilgilerle donatmışsın öğrencileri." "Elimden geldiğince Xarya," "Bunca zamanı uyuyarak nasıl geçirdin?" Kzineses, kuzeninin Emelia ile konuşmasından hoşnutsuz bir şekilde ona saçma bir soru yöneltmişti. "Toprak Varisleri, geçmişi kumla ziyaret eden tek varlıklardır Kzineses, unutmuş gibisin, biz Yeşil ve Toprak Varisleri dışarıdan göründüğü gibi öylece, yıllarca uyumayız. Yıkılmış Syplila'da her birimizin binlerce görevi vardır." "Biliyorum kardeşim, bunu bilmez miyim?" "Neden uyandırıldığımızı sormama gerek yok değil mi? Her şey ortada, kılıç bulundu, tıpkı Kayıp'ta yazdığı gibi. Şimdi ne yapacaksınız?" "Sanki sen ve varislerin tehlikede değilmiş gibi konuştun Xarya." "Toprak, daha tehlikelidir Kzineses, bir türü boğar, öldürür, aç bırakır, susuz bırakır, biz Toprak Varisleri asla savaştan korkmayız. Önemli olan bu savaşın sonucu değil mi?" "Savaş, çok yakında birçok türün sonu olacak!" "Kayıp Kehanet'de böyle yazıyor." "Varislerim Son'u korumak için hazır Kzineses fakat sonu çoktan yazılmış bir kitabı tekrardan yazamazsın," "Felicha'nın kılıcı elimizde," "O kılıç sadece onu ölmekten kurtarır Kzineses, herkes öldüğünde kılıcın bir anlamı kalmaz." "Fakat onun hayatta kalması çok daha önemli değil mi?" "Evet Emelia, Son eceliyle ölmeli. Fakat Kehanet'te bu böyle yazmıyor." "Sonaktaras billen ortam, yukdara benazez, blodoe mas." (Kız Son olduğunu bilmiyor, bunu burada söyleme.) "Toprak dilinde konuşmayı unutmamışsın Kzineses." Kzineses güldü, bu arada kaşının teki havaya kalkmıştı. Yüzünde ani bir buruşma meydana geldiğinde hiç kimseye, ne dediğini söylememişti. Niusa dışında da kimse bunu merak etmiyor gibiydi. "Obanha tera?" (Yakında öğrenecek!) Xarya'nın baskın sesi, tüm salonda öylece yankılandı durdu. Saatlerdir burada olmaktan sıkılanlar ise, dışarıdaki kaosun durumun öğrenme bahanesiyle uyumak için çekildiler. Henüz bir savaş stratejisi hazırlanmış değildi, gerçekten bu savaş kehanette yazdığı gibi devam ederse kazanılmayacaktı. Tüm hizmetliler sakince içeriye geçip, masanın üzerine birkaç çeşitli meyve tabağı koydular, diğer yemek artıklarını da toparlayıp odadan çıktılar. Bu sırada hava kararmaya başlamıştı. "Kış yakında gezegenlere gelecek!" dedi Xarya dışarının durumuna bakıp. "Tüm hazırlıklarımız yapıldı, fakat Avurş'u ne yapacağız hiç bilmiyorum." "Onun Oletha'ya yaptığını siz de ona yapın!" Kzineses'in gözleri büyüdü. Kuzeni Xarya'nın onunla ilk başta alay ettiğini düşünmüştü ama o çok ciddiydi. Kzineses korkuyla etrafına bakmaya başladı, yoksa onun Oletha'nın ölümünde parmağı olduğunu Xarya biliyor muydu? Bu endişeyle ellerinin titrediğini ilk başta en uçtaki, dokuzuncu sandalyede oturan Ovarian'dan gizlemeye çalıştı. Tüm aksiliğin onu bulması biraz nefesini kesmişti, fakat yine de bilmediğini umarak Kzineses kuzeni Xarya'nın gözlerine baktı. Bu sırada Xarya gülümsüyordu, gözlerini, çenesini sıkarak kuzenine çevirdi. "Yeşil ve Toprak Varisleri ölülerle de konuşan tek türdür Kzineses!" Kzineses hiddetle ayağa kalktığında gözlerinin önündeki yansıması başını bir anlığına döndürmüştü. Oletha'nın can verişi, çırpınışı kulaklarını doldurmuştu birden, bunun hesabını nasıl vereceğini düşünüyordu, fakat sadece susmakla yetinmişti. "Avurş yanına yaklaşabileceğimiz birisi değil artık." "Bunu sen böyle kıldın! Kılıcın itaatini biliyorsun Kzineses, her şeyin farkındasın. İlk senin öleceğin gerçeğini görmezden gelemezsin." "Ölmekten korkmuyorum Xarya!" "Gözlerin böyle söylemiyor," "Kerta deshile, yogan uruayeksi ziyozonyo! Kortama, auuzonas illonatam okraen!" (Kılıcın peşindeysen, bu yüzden kızı Emelia'ya teslim etmiyorsan, karşında beni bulursun!) Kzineses, tüm zihninin derinliklerinde yankılanan bu tehditle kuzeninin gözlerine bakıyordu. Bunu nasıl düşünebildiği aklının ucuna bile gelmiyordu. Xarya'nın bu kadar ileriye gitmesi onu son derece kızdırmıştı. "Yon koar auzonsaya?" (Neden bahsediyorsun?) "Söylemem gerekenler bu kadardı!" Xarya hafifçe eğilip herkesi selamladıktan sonra kapının eşiğine doğru yürüdü. Kuzeninin kendi menfaati için ne kadar aşağılacağını açıkçası biliyordu. Fakat bunu yapacak kadar casareti ve zekâyı onda göremiyordu. Xarya, büründüğü yaprak deseni pelerinini geriye doğru hızlıca savurdu. Şimdi kapının önünde durup öylece nefes aldı, yıllardır ikinci alemde böylesine temiz bir havayı içine çekmemişti. Sonra dönüp kuzenine baktı. "Oktaran zooyunsa dhale mysas!" (Sen bahsettiğimi anladın yeterince.) Kzineses öfkeyle bir sağa bir sola dolanırken, Lochford yaşanan hiçbir şeyi anlamamış bir şekilde Niusa'nın gözlerine baktı. Ona sarılma dürtüsü depreştiğinde yavaşça ayağa kalktı ve uyuşmuş ayaklarını açana kadar adım attı. "Gidelim mi?" dedi hiç çekinmeden "Hepimizin dinlenmeye ihtiyacı var!" Niusa gülümseyerek ayağa kalktı. Pencereden içeriye dolan karanık gittikçe bastırıyordu. Bu sırada kalenin meşalecileri dört bir yana dağılmıştı. Her birinin elinde birden fazla meşale duruyordu. Niusa, esnemesini bastırarak gözlerini İduna'nın üzerine dikmişti. Onun da ne kadar yorgun olduğu açıkça seçiliyordu. "Umarım, karşı bir hamle yapmazlar." dedi İduna'nın omzuna dokunarak. Bu sırada her ikisi de gülümsemişti. "Ben odamda olcağım!" dedi Niusa, Lindavel bundan hemen sonra ayaklanmıştı. Niusa'ya odasına kadar eşlik edecekti. Lochford ellerini tutup onu yavaşça kapıdan çıkartmaya çalıştığında ise Emelia ciddi bir ifadeyle herkesin çıkmasını bekliyordu. Bu yüzden yerinden hiç kıpırdamamıştı, ayaklarının uyuştuğunu da hissetmiş fakat bunu pek umursamamıştı. "Karanlık bugün erken bastırdı değil mi?" "Evet Niusa, kış geliyor Ayevur için normal." "Tapdania Günü* ne zaman?" (Yılın belli zamanında, genelde kış mevsiminin on üçüncü günü tam bir gün boyunca süren karanlık güne verilen isim.) "Umarım bu gün savaşa denk gelmez, çünkü o gün boyunca hep uyumak istiyorum." "İçimde korkunç bir his var!" Niusa'nın düşüncesi bu denli sıkılmışken Lochford onu iyice sarıp sarmaladı. "Neden böyle hissediyorsun?" dedi onun başını omzuna yasladıktan hemen sonra. Lindavel de aynı şeyi düşünüyordu. "Bilmiyorum, her an bir şey olacakmış gibi hissediyorum." "Böyle düşünme Niusa, hem bak Lochford yanında, ben de varım." "Beni saymadın." İleriden gelen sesle sevdiğini karşıda gördüğüne sevinmişti Lindavel. Gülümsedi, "Hem bak Abraham'da var!" dedi kıkırdayarak. O sırada birkaç meşaleci koridor boyunca uzanan tüm kandilleri yakmıştı. "Neler oldu içeride?" diye sordu merakla Abraham, dışarıda nöbet değişiminde olduğu için her şeyi kaçırmıştı. "Açıkçası içeride kimin kime savaş açtığını pek anlamadık." "Lindavel gibi düşünüyorum." "Bir kehanetten bahsedip durdular." "Dışarıda bir kaos varken bir kehanetten bir bahsettiler gerçekten." "İnimigo Da Rosa'nın kehanetinden," "Desenize ikinci bir savaşta yine hazırlıksısız." "Hayır Abraham," Niusa odasının kapısını açıp öylece hepsini içeriye kattı. Ardından kapının etrafını kontrol edip kendisi içeriye girdi. "Şimdi bir plan yapmamız gerektiğini biliyoruz!" dedi. Aklından geçen her şeyi sırayla anlatmaya başladı. "Rekta'yı bulun ve ona acilen Mavi Cennet'e gitmesini söyleyin. Rekta'nın Rhola'ya sadece benim onu gönderdiğimi söylemesi yeterli, o ne yapcağını biliyor fakat geç kalmayın. Birkaç büyücüyle birlikte diğer gezegenleri kontrol edin, çok oyalanmayın. Sonuçta Avurş'un istediği kişi burada, bu yüzden diğer gezegenler bir tehdit altında değil. Halkı uyarın, rehavete kapılmasın kimse, gezegenlerdeki kılıç, ok, mızrak aklınıza gelebilecek her askeri konuda yardım isteyin. Özellikle Thordolian Kuzgunları'nı bu bölgeye getirmeye çalışın. Ve Lindavel, bu görev seninle benim aramda kalıyor, İksir Ustalar'ı henüz savaş alanına gelmediler, ikimizin Gabaldon'a gitmesi gerekiyor, Loch ve Abraham size düşenleri yaparken çok dikkatli olun." "Niye fısıldıyorsun Niusa?" "Bilmiyorum Lindavel, içimde aramızda bulunanların birinin iyi taraflı olmadığını belirten bir his var." "Kim?" "Bilmiyorum, güvenebileceğim sizlersiniz!" "Yine de hepiniz dikkatli olun, Lindavel Gabaldon'da ona çok dikkat et!" Henüz kimse odadan çıkmamıştı, hep birlikte ileriye doğru yürürken birkaç saniyeliğine durup karanlığın, masmavi gökyüzünü nasıl ele geçirdiğini izlediler. Aşağıdaki yoğun kalabalık dört köşeye dağıldığında Niusa daha neye uğradığını anlayamadan Harita odasından sesler yükselmeye başlamıştı. Kzineses'in Emelia'nın derdini anlayışla karşılaması ona zor geliyordu. Bu şekilde birbirlerine düşerek ne kadar aptalca bir hale geldiklerini hiç düşünmüyorlardı. "Kaygılanacak bu kadar çok şey varken senin uğraştığın şu şeye bak Emelia!" "Bunu böyle kestirip atamazsın Kzineses, bunun üzerini kolayca kapatamazsın!" "Yeter!" Niusa'nın öfkeli sesi öylece tüm koridorda yankılandığında Emelia'nın hınca hınç buruşmuş kızgın yüzü kapının ardında görünmüştü. "Boş ver Niusa!"dedi Loch teselli edercesine. "Bırak ne halleri varsa görsünler!" Emelia'nın içi parçalanıyordu. Evet, bir ihanetle onu ele vermiş olabilirdi, fakat tüm gerçek artık bundan pişmanlık duymasıydı. Hem tanrı katında bile pişmanlık duyan affedilirdi, yine de içlerinden kimisi onu anlamak ya da Son'un gerçekten tehlikede olduğunu görmek istemiyordu. Emelia yılmamalıydı, çünkü Yeşil Varisler'in annesi Xarya bir şeyler demek istemişti. Kimse bunu hissetmese bile Emelia açıkça sezmiş ve bir tehlikenin içlerinde, kalenin soğuk duvarları arasında gezindiğini biliyordu. "Oletha'ya yaptığı gibi yapın!" demekle ne kastettiğini açıkça bir tuzak belirtisi olarak dile getirmişti. Fakat bundan Kzineses'in haberi var mıydı bilmiyordu, gerçekten onu oyaladığı da aşikârdı. Emelia koşar adım Niusa'nın odasına doğru yön çevirdi. Ayaklarını yere öyle sert vuruyordu ki kalbi bu sayede patlayacak gibi atıyordu. "Niusa!" diye haykırdığında kapının önünde öylece duran Tuttavana'yı gördü, ona çoktan bir ikramda bulunmuştu. Niusa'nın sunulan içeceği içmemiş olması için dua etmeye başladı Emelia. Koşmaya da devam ediyordu. Kapının yanına öylece geldiğinde Tuttavana ona saçma bir ifadeyle bakıyordu. Emelia şimdilik onu umursamadan içeriye öylece dalmıştı. Bu sırada Niusa'nın elindeki kadehe uzanıp, içmek üzereyken onu elinin tersiyle fırlattı. Niusa telaşla büyüyen gözlerini Usta'nın üzerine dikmişti. "Neler oluyor?" demesiyle tüm içeceğin döküldüğü yere bakması bir olmuştu. Bu sırada oluşan sessizliği de yere dökülen zehrin çıtırtıları bozmuştu. Niusa şaşkınca yere bakıyordu. Koyu yeşil bir sıvı önce yavaş bir şekilde parlamıştı, ardından döküldüğü yeri hızlıca eritmiş ve yakmıştı. "Tuttavana!" diye bağırdı Emelia, genç hizmetli elleri önünde, başı eğik bir biçim odaya girdi. Çekingen bir şekilde Emelia'nın yüzüne bakmıştı, fakat bakışlarıyla onun bakışlarını bir araya getirmek için hiçbir cesaret hissetmemişti. "Bunu kim verdi?" dedi öfkeyle. "Efendim, size tüm varlığım üzerine yemin ederim ki bu içeceği kendi ellerimle hazırladım." "Bu zehri sen mi attın içine?" Emelia çok fazla dayanamamıştı, Tuttavana'yı saçlarından tutup öylece zehrin döküldüğü yere götürdü. "Bak buraya!" dedi bağırmaya devam ederken "Bunu sen hazırladıysan içine kim zehir koydu?" Tuttavana ağlamaya başladığında ardı arakasına yeminler ediyordu. "Gerçekten, gerçekten onu ben dökmedim." Emelia sakinleşmek istiyordu. Tuttavana'nın gözlerinin içine baktı, bu sayede düşünseline girip gerçekten her şeyi anlayabilirdi. Saniyelerce onun zihnini ele geçirmişti. "Yemin ediyorum ben yapmadım!" Emelia hizmetlinin saçlarını bıraktığında gerçekten onun yapmadığını anlamıştı. Bir büyücü olmadığı için Tuttavana'nın zihnindekileri çok çabuk bir şekilde öğrenmişti Emelia. "Kadehin içine sürülmüş zehir!" diyerek mırıldandı ardından. "İnanın hiç fark etmedim, böyle bir şeyi nasıl yapabildim aklım almıyor." "Bundan sonra dikkat etmen gerektiğini anladın değil mi?" Lochford, çoktan gitmişti. Bu sırada odaya Lindavel girdi telaşla. "Neler oluyor?" diye bir çığlık koparmıştı. Emelia'nın titreyen ellerine baktığında, Niusa'nın başını ellerinin arasına alıp şaşkınca oturmasını izlemişti. "Siz nasıl görevlilersiniz?" diye bağırdı Emelia hırlar bir şekilde. "Koskoca kraliçe öldürülmenin eşiğinden döndü." "İyi ama ben nereden bilebilirdim böyle bir şey olacağını!" "Bir yönetici olarak onun çok daha fazla korunması gerektiğini söylemediler mi size?" "Evet, biliyorum." Niusa çaresizce az önce yaşadıklarını unutmak için düşünmeye başladı. Kim bunu neden yapmıştı ona, aklı almıyordu bir türlü. Emelia'da öyleydi, sonuç olarak Avurş bunu yapamazdı, çünkü Son'un onun eline canlı olarak geçmesi gerekiyordu. "İyi ama bunu kim yaptı?" "Bilmiyorum!" dedi Niusa dolan gözleriyle. "Burası artık onun için tehlikeli!" "Ne yapmamız gerekiyor?" "Onu çok fazla koruyacaksınız Lindavel! Yanından bir an olsun ayrılmayacaksın! Yediğine, içtiğine her şeyine dikkat edeceksin!" "Bunu Lochford'a sakın söylemeyin! Kimsenin bundan haberi olmamalı." "Evet, hiç kimsenin bundan haberi olmamalı sonuçta başarısız olduğunu anladığında tekrardan denemeye kalkacaktır. Anladın mı Tuttavana?" "Evet, anladım efendim." "Bu konu hakkında sana soru soran herkesi gelip bana söyleyeceksin!" Tuttavana bir hizmetli olarak korkmuştu. Emelia'nın son emrine başını sallayarak itaat etmiş ve öylece titreyerek odadan çıkmıştı. "Aramızda kaosu büyütmek isteyen birileri var Niusa!" Emelia diz çökerek Niusa'nın gözlerinin içine baktı. "Bu konuda çok dikkatli olmalısın." "Lochford birazdan burada olur Rekta ile görüşmeye gitmişti." "Sakın bundan ona bahsetme!" "Tabii ki de bahsedecek! Hem o senin her an yanında, güvenebileceğin belki de tek kişi, her şeyi bilip sana buna göre korumalık yapmalı değil mi?" Lochford yüzünde sevinçle içeriye girdiğinde karşısında öylece çökmüş çaresiz Niusası'nı görmüştü. "Neler oluyor?" dedi hafif kısık ve telaşlı sesiyle. Emelia sakince doğrulduğunda zehrin yerini gösterdi ona. Ardından gözlerinin içine bakıp "Onu zehirlemeye çalıştılar!" dedi. Lochford'un bedeninden birden öfke seramonisi duyulmaya başlandı. "Kesin aramızda Avurş'un elçileri var!" "Bu Avurş'un işi değil! Kalenin içinde tüm kaosu farklı yöne çekmeye çalışan başka birisi var." "İyi ama kim?" "Bilseydim, şu an ellerimle onun cezasını vermiştim." "Sen, sen iyi misin Niusa?" "Nasıl iyi olabilirim ki? Bu basit komplolardan kurtulmak istiyorum. Daha nereye kadar sürecek bu böyle? Ben gerçekten dayanamıyorum!" "Burada güvende değilsin Niusa, Milimma'ya gitmelisin!" "Böyle bir şey olmaz Loch!" "Ama onun burada..." "Beni dinleyin! Her kim bunu yaptıysa Niusa'yı kendine çekmeye çalışıyor olabilir. Yani tuzağa düşmememiz gerekiyor! Gözümüzü dört açıp, her şeyiyle onu korumalıyız." Niusa şimdi kararsızlığın pençesinde asılı kalmıştı, karanlıkta kalmaktan hiçbir farkı yoktu bunun. Savaşın kaosu, herhangi bir zafer veya yenilgi duygusunu içinde gizlerken, diğer taraf hangi tarafın daha güçlü olduğunu bilmeden umutsuzca savaşmaya devam ediyordu. Bazıları histeriye, düşüncelerine, kötü sanrılara yenik düşerek savunmayı unutmuştu, tıpkı Niusa'nın zafer düşünürken hareket bile edemeyecek hale gelmesi gibiydi bu durum fakat gerçek bir istek vardı hepsinin içinde, tüm savaşçıların kalbinde yatıyordu bu istek; bu savaşın sonunu özlemle bekliyorlardı. Özlemle rahat bir güne uyanmak için tüm güçleriyle, umutsuzluk denizinde yüzüyorlardı. Fakat avcılar da yüzme biliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE