38

3973 Kelimeler
  “Demek yazı yazmayı seviyorsun,” diyerek söyleniyor Emily. Aynı anda meyve parçacıklı içeceğini yudumluyor.  “Evet,” diyerek fısıldıyorum.   “Bugüne kadar hiç adına baskı yapıldı mı?” merakla soruyor.   “Galiba tam olarak bitirdiğim bir romanım yok.” Gülümseyerek bana bakıyor. Gözlerindeki mavide kaybolacağımı sanıyorum bir anlığına.   “Ne tür yazılar yazarsın?”  “Gerilim, polisiye. Aşk dışında her şeyi.” İçtenlikle bir kahkaha atıyor.   “Aşk kitapları, hiç kitap okumuyorum.”  “Hiç mi?” Hayır anlamında kafasını sallıyor. Bana yaklaşarak kulağıma fısıldıyor:  “Kolonideki yazarlar asla dikkatimi çekmedi. Onlar hep Dünya’nın eskisi gibi olacağını ve oraya tekrardan gideceğimizi yazıyor.”  Evet, doğru söylüyor. Kolonide toplam yirmi üç yazar var. Hepsi aynı şeyi yazıyor; ‘Dünya’ya Dönüş’  “Kalkalım mı?” Kucağındaki çantasını eline alarak söyleniyor: “Akşam Globe ve Lily gelecek.” “Onlar kim?” diyerek fısıldıyorum.   “C sınıfından tanıştıklarım. İstersen sende gel. Birlikte dünyada çekilmiş korku filmini izleyeceğiz.”  “Olur, gelirim. Senden başka kimseyle konuşmuyorum ama olsun.”  Gülümseyerek bana yaklaşıyor: “Akşam görüşürüz o zaman.”   “Görüşürüz,” diyerek el sallıyorum ona.   “Hey genç,” diyerek sesleniyor boğuk bir ses. Kafamı sese doğru çevirdiğimde iri yarı, gözlüklü tezgahın arkasında duran adamı görüyorum. Siyah yağlı saçları tepesinde yanan beyaz ışıkla aydınlanmış.  “İki meyveli içecek aldınız, sekiz yul eder. Paramı ne zaman vereceksin?”   Kolonide geçerli olan paranın yul olduğunu hatırladığımda adama gülümsüyorum.   “Sadece altı yulum var.” Adama doğru parayı uzattığımda gülümsüyor.   “Paran yokken kız arkadaşını bir şeyler içmeye çıkarma bir daha ki sefere.”   “Tamam,” diyorum adama.   C koğuşundan D koğuşunda bulunan odama geliyorum.  Koridordaki borularda tamirat var. İçeriye geçer geçmez kapıyı erişime kapatıyorum. Duvarda asılı duran dijital saate bakıyorum: “18.43”  “Suların açılmasına daha bir saat on yedi dakika var,” diye fısıldıyorum. Sular sabah sekiz ve on iki arası açık akşam ise sekiz ve on aralığında. Elbise dolabıma doğru yürüyorum. Kapakları kendime doğru açmadan önce dolabın üzerindeki aynada solgun yüzüm beliriyor. Bir şiir geliyor aklıma. Babamın en sevdiği Türk yazara ait. “Neden böyle görünürsünüz, yıllar yılı dost bildiğim aynalar.” Şiiri tam olarak hatırlamıyorum. Sevdiğim kısmı aklımda kalmış. Derin bir iç çekiyorum. Babamın ve annemin yüzü gittikçe silikleşiyor zihnimde. Elimde sadece bir fotoğraf var onlara ait. Bütün yaşanılanları geride bırakmak için bir adım atıyorum tam karşımda duran televizyona doğru. Kumandayı elime alıp açma tuşuna basıyorum. Televizyon izlemeyi sevmem sadece müzik dinlemek için kullanırım onu. Dinlediğim on müzik yanımdan ayırmadığım çipe kayıtlı. Televizyona takıyorum onu. Müzikler sırasıyla ekranı kaplıyor. ‘Karışık Çal’ yazan tuşa basıyorum. Işıkları kapatarak  pencereye bakan koltuğa oturuyorum. Karşımdaki yıldızlar bana gülümsüyor. Karanlığın içinde kayboluyorum. İlk çalan müzik ‘Lost On You’ oluyor. En sevdiğim parça bu olabilir. Müziğe kapılıp ona eşlik etmeye başlıyorum. Şarkı sözlerinin huzur verdiği gerçeğini yalanlayamayacağım.   Yıldızların içindeki diğer koloniyi görüyorum. Kolonin üzerinde kocaman Hilal ve Yıldız var. Belirli kısımları kırmızıya boyanmış. Üzerinde hem İngilizce hem de Türkçe ‘Hilal’ yazıyor. Bu onların kolonisi, Türkler’in göz alıcı ve parlak kolonisi. Gereksiz idamların yapılmadığı söylentisi var. Hem dışarıdan da gerçekten öyle gözüküyor. Gayet mutlular.   En son Hilal Kolonisine bakarken gözlerimi yorgunlukla kapattığımı hatırlıyorum. Tekrardan açtığımda ilk olarak saate bakıyorum. ’20.32’ Suların gelmesini fırsat bilip, duşa giriyorum. Üzerime giydiğim beyaz tişörtü beğenmeyip çıkarıyorum. Mavi bir gömlek tam karşımda duruyor. Aceleci davranarak kapının yanına doğru yürüyorum. Kapı açıldıktan sonra Emily karşımda beliriyor.   “Gelmeyeceksin sandım,”   Yüzüne gülümsüyorum. “Uyuyakalmışım,”   “Sorun değil, filme henüz başlamadık.” Hızla Emily’nin odasına geçiyoruz. Globe ve Lily dediği kişiler karşı koltukta oturmuş öylece bana bakıyor. Globe biraz serseri gibi duruyor, Lily onun aksine tam bir hanımefendi. Beni görür görmez ayağı kalkıyor.   “Ben Lily,” diyerek elini uzatıyor bana.   “Ben de Crash, memnun oldum.” Globe’a doğru yaklaşıyorum. Lily anında ortaya atıyor kendini.   “Benim erkek arkadaşım Globe,” Ona kaş göz işareti yaparak elimi sıkmasını söylüyor.   “Menmu oldum Crash,” Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. “Memnun oldum diyecektin,” Emily’nin söylediğine aldırmadan ağzına bir mısır atıyor. “Ne fark eder ki sonuçta içimden gelerek söylemedim.” Aldırmadan Lily’e gülümsüyorum. Daha sonra Emily’nin gösterdiği yere geçip oturuyorum. Filmi başlatmadan önce önüme çeşitli içecekler ve yiyecekler geliyor. Bir anlığına D sınıfında olduğumu unutuyorum. Emily’e bunları nereden bulduğunu sormadan ortama ayak uydurmaya devam ediyorum. Işıklar sönüyor ve film başlıyor. Yeni tanıştığım insanlarla eğlenceli bir vakit geçirmeyi dilerken filmin başlangıcı bütün tadımı kaçırıyor.                                                                               2048-Çarşamba  Dünya’da Üçüncü Gün    “Kara delik,” Jan’in söylediği bu iki kelime benimle birlikte dokuz kişinin ağzını açık bırakıyor.   “Kara delik mi?” korkarak söyleniyorum.   “Bizi içine doğru çeken o,”  “Neden güneşe doğru hareket etmiyoruz? Sonuçta onun çekim kuvvetine takılmamız gerekliydi.” Kansas bana bakarak konuşuyordu.   “İşin bilimsel kısımlarıyla ilgilenecek kadar vaktimiz yok çocuklar.”  “Emily’le konuşmak istiyorum,” diyerek söyleniyorum.   “Crash biraz bekle, revirde bulunan güvenliğe bağlanmaya çalışıyorum.”  “Kara deliğin içine girdiğimiz ilk saniye hepimiz parçalanırız,”   “Tabii önce peynir gibi süneceğiz,” diyerek karşılık veriyor Globe Kansas’a.   “Kara delik büyük mü? Güneşi içine aldığında patlama meydana gelebilir mi?” Globe aklındaki bütün sorulara cevap arıyordu. Gözlerini gözlerimin içine denk getirerek bir müddet bana baktı. Daha sonra arkasını dönerek bilekliğe konuşmaya devam etti.  “Jan,”  “Kıyamet senaryosuna geçiyoruz,” diye bir ses duyuluyor bileklikten. Bu EHB’den (Eksen Hareketleri Başkanlığı) Amanda Criss.   “Çocuklar, Jan şu an burada değil. Yaklaşık üç saatimiz var. Koloni kara deliğe doğru sürükleniyor. Üç saat sonra sadece yirmi altı dakikalığına üzerinizde olacağız. Aradaki kilometre farkı tam üç saat sonra kapanacak. Eğer o aracı fırlatmayı başarabilirseniz Koloniye ulaşabilmeniz mümkün.”  Her şeyin ani olması birden sinirimi bozuyor olsa da Emily’e ulaşmam gerektiğini biliyorum.   “Elimizde iki hidrojen tüpü var,” diyerek söyleniyor Globe.  “Mesafe yaklaşık yüz elli bin kilometre olacak. Ama yetişeceğini sanmıyorum.” Amanda’nın sesi en az bizimki kadar tedirgin çıkıyordu.   “Yakıt tankını tamir ettik, yaklaşık iki seviye sıvı hidrojen var depoda. Ekstra iki tüp hidrojen var elimizde.  “Aradaki açıklığı yetmiş bin kilometre kapatmalısınız. Ben buradan bir destek ekibi yollayacağım.”  “Efendim çocukların bulunduğu konum Hilal Kolonisine seksen dokuz bin kilometre yakınlıkta. Destek gemisi göndermelerini isteyebiliriz.” Amanda’nın yardımcısı ortaya böyle bir şey atıyor.   “Ne fark eder ki sonuçta öleceğiz.” diyerek fısıldıyorum.   Herkes beni duymazlıktan geliyor. Nancy’in bana baktığı görüyorum. Kafasını öne doğru eğiyor.  “Güneş’in kara delik olma ihtimali var mı?” Kansas sadece konuşuyor. Globe’ın gözlerinin içine bakıyor.  “Güneş asla kara delik olmaz, önce şişip dünya ve yakındakileri içine çeker. Daha sonra beyaz cüce yıldız olarak hayatına son verir.”  “Güneşin çekim kuvvetine takıldığımıza eminsiniz değil mi Bayan Amanda?” Kansas bir şeylerin peşinde.   “Evet, güneşin çekim kuvvetine takılıyız şu an.”  “Yörüngesinin dışına çıkmayan gezegen var mı?” Kansas’ın kurduğu cümleden sonra Globe’ın gözleri açılıyor.   “Neptün, Uranüs ve Satürn,” diyerek söyleniyor Amanda.   “Güneşe olan uzaklıkları onları eksenden oynatmıyor.” “Daha fazla vakit kaybetmeden dünyadan çıkmalıyız,”  Globe geminin “Kontrol” yazan yerine oturduktan sonra kemerini bağladı. Sırasıyla hepimiz yerlerimizi aldık. Aracı çalıştırmadan önce: “Tüpleri takmayı unuttum,” diyerek yerinden kalktı Globe. Elinde aldığı iki hidrojen tüpünü yakıt kısmında bulunan mekaniğe yerleştirmesi dört dakika aldı. Yerine geldiğinde kemerini sıkıca bağladı. “Kalkış” yazılı düğmenin üzerine hafifçe dokundu.   “Kalkış için üç saniye, iki saniye, bir saniye. Kalkış için gerekli izin verildi.”   Kalkıştan önce sabitleyiciler gemideki yerine yerleşti otomatik olarak. Daha sonra ufak sarsıntıyla boşluktan uzaklaşmaya başladık. Yaklaşık üç yüz kilometre yukarıya çıktığımızda bütün semada hafif sarı loş ışık yayıldı. Ardından derin bir uğultu duyuldu.   “Bu da neyin nesi şimdi?” diyerek bağırdı Nancy. Dışarıdaki ses onun sesini bastırıyordu. Büyük bir hızla kasklarımızı taktık. Sanki bizi ölümün soğuk ellerinden kurtaracakmış gibi. Işık her yere hızla yayıldı. Havada durduğumuz halde hiçbir şey hissetmiyorduk. Uzay aracı hızla ilerlemeye başladı. Sarsıntıdan dolayı midem bulanıyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Düzensiz nefesimle doğruca karşıya bakıyorum. Etrafa yayılan ışık yerini derin bir siyaha bırakmış. Aracın sistem alarmı ötmeye başladığında karanlıktan başka bir şey göremiyordum. Ne olduğunu anlamadan ellerim ve başım öne doğru yığıldı.                                                                     2044-Diriliş Kolonisi  22.30    “Korkudan çok mide bulandırıcıydı film,” diyerek ayağı kalkıyor Lily. Arka tarafta duran koltuğa doğru yürüyerek uyuyan Globe’u uyandırmaya çalışıyor.  “Sende mi sevmedin filmi?” gözlerimin içine bakarak söyleniyor Emily.  “Film çok güzeldi,” bunu içten söylemeye çalışarak gözlerine baktım.   “Al işte, sende sevmedin değil mi?” Onun üzülmesi beni terletmişti. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatarak “Gerçekten güzeldi,” diyorum. Gözlerini üzerime dikiyor. Bütün sıcaklığıyla gülümsüyor.   “Bu kadar kötü bir filmi sevmiş olamazsın,” diyerek kahkaha atıyor. Ayağı uyku sersemiyle kalkan Globe’a doğru yaklaşıyor Emily. “Bir daha film getirme, zevkin berbat.” Arkamı dönüp gülümsüyorum.   “Gülmemek için kendini sıkma,” diyor beni süzen bir çift gözüyle. “Anın tadını çıkar.”   Globe bana alışmış mıydı? Söyledikleri üzerine başımı yana doğru eğiyorum. Odayı çevreleyen metalik sütunların birine hızla çarpıyor. “Bu taraftan,” diyerek söyleniyor Lily. Globe’u kollarından tutarak “Size iyi geceler,” diyor ve odadan ayrılıyor. Onlar gittikten sonra ayağı kalkarak Emily’nin yüzünü inceliyorum. Geniş yüzündeki en ufak bir çirkinlik yok. Sadece dikkatimi çeken kısmı alt dudağının aşağı tarafındaki morluk oluyor. Çok merak etmeme rağmen sormaya cesaret edemiyorum.   “İyi geceler” dileyerek odasından odama doğru gitmek üzere ayrılıyorum. Koridordaki tamiratın bittiğini görüyorum. Soğuk su boruları beyaza sıcak su boruları kırmızıya boyanmış. Su borularına uzak olana atık borularına bakıyorum. Onlarda hafif sarıya boyanmış. Hızla odama giriyorum. Kapıyı örttükten sonra öylece arkasına oturuyorum. Karanlıkta gözlerimi sıkıca kapattıktan sonra Emily’nin mavi gözlerini ve geniş yüzünü zihnimde canlandırıyorum.   “Seni seviyorum,” diyerek mırıldanıyorum sessizce. Emily’nin beni duymasını istemez bir tavırla tekrarlıyorum:  “Seni seviyorum.”                                                                2048  Neredeyiz biz?  En son derin bir siyahın içinde olduğumu hatırlıyorum. Gözlerimi büyük bir acıyla aralıyorum. Tam tepemde parlayan bir şey var. Tıpkı Emily’e yaptığım Ay gibi parlıyor. Kulağımın içinde derin bir siren sesi yankılanıyor. Gözlerim bulanıklaşıyor.   “Yardım edin,” diyerek bağırıyor bir ses tam yanımda. Üç kişinin beni havaya kaldırıp sedyeye bindirdiklerini hatırlıyorum.   “Neredeyim ben?” diyerek fısıldıyorum.   Kaç zamandır gözlerimin kapalı olduğunu bilmiyorum. Beyaz bir ışık gözlerimin içini dolduruyor.   “İyi misin?” diyerek soruyor ses. Tanıdık değil. Gözlerimi aralıyorum. Tıpkı koloninin revir kısmı gibi bir yerdeyim. Başımı sağa doğru çeviriyorum. Lily hareketsizce yatıyor. Kendime gelmem yaklaşık yirmi dakika sürüyor. Globe’un parlak yüzü karşımda duruyor. Sakalları yüzünü kapatmış. Bana gülümsüyor.   “Herkes çok iyi,”   Bizden önce ayağı kalkmasına hayret ediyorum. “Koloniye nasıl geldik, senin ne ara bu kadar sakalın çıktı?” diyerek fısıldıyorum. Sesim bir bebeğinki kadar ince.   Hiç cevap vermiyor. Beni duymadığını düşünerek tekrar soruyorum.   “Koloniye nasıl geldik?”  Tam dudaklarını aralayıp konuşacağı vakit içeriye iki doktor geliyor. Yeni atanmışlar. Yüzleri hiç tanıdık değil. Birisi çok genç, diğeri kırklı yaşlarda.   “Sizi tanımıyorum, Koloniye ne zaman geldiniz?” diyerek soruyorum. Kırklı yaşlarda olan adam gülümseyerek bana bakıyor.   “Şey demek istedi o sizin geldiğinizi fark etmedi,” Globe beni susturarak doktorla konuşuyor.   “Kardeşlerin çok iyi, bugün ikisi de hastaneden çıkabilirler.”   “Ben onun kardeşi deği…” Globe yanında getirdiği bisküviyi hızla ağzıma yerleştiriyor.   “Gerekli belgeleri imzalayıp çıkabilirsiniz.” diyor sarışın genç doktor. O sırada Lily kendine geliyor.   “Neredeyim ben?” diyerek başını ovuyor.  “Tamam doktor bey, hemen izmalarım,” Globe’ın kelimeler ile arası hiç iyi değil.   “İmza,” diyerek ekliyorum. Gülümseyerek bana doğru yaklaşıyor.   “İçimden gelerek söylemedim.”   Doktorlar odadan çıktıktan sonra içeriye Kansas, Collin ve Nancy giriyor.   “Nihayet uyandınız, yedi gündür uyanmanızı bekliyoruz.” diyerek söyleniyor Kansas.  “Yedi gün mü?” Ağzım bir karış açık kalıyor.   “Emily neden gelmedi?” diye soruyorum.   Hepsi birbirine bakıyor.   “Kolonide değiliz Crash,” diyerek söyleniyor Nancy.   “Kolonide değil miyiz? Neredeyiz o zaman?”   “Dünyadayız Crash,” Benimle dalga geçtiğini düşünüyorum Nancy’nin. “Emily, kapının önünde olduğunu biliyorum,” diyerek sesleniyorum. Globe yanıma geliyor.   “Emily burada değil Crash,”  Hemen ayağı kalkıyorum. Onların uydurduğu şakaları hiçte komik değil. Kapı tıpkı kolonideki gibi yana doğru açılıyor. Ama koridora çıktığımda hiç koloniye benzemiyor. Etrafta insan yığını görüyorum. Hızla yürüyorum. Yaklaşık on adım sonra çıkışa geliyorum. Gözlerimi kapatarak dışarıya doğru adım atıyorum.  Önce sağ gözümü yavaşça açıyorum. Sonra sol gözümü. Karşı caddede arabalar hızla ilerliyor. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde güneşin parlak ışığı gözlerimi yakıyor. Ay’ın silueti beliriyor birden.   “Crash,” diyerek fısıldıyor Kansas. Bana doğru hızla yaklaşıyor.   “Biz buraya nasıl geldik?” diyorum çaresizce.   Bir şey söylemeden beni hızla içeriye götürüyor. “Diğerleri nerede?” diyerek söyleniyorum.   “Seni onlara götüreceğim,” diyerek beni susturuyor. Çıktığım odanın kapısında Globe beliriyor.   “Lily hazır,” diyerek mırıldanıyor “Gidebiliriz.”  Hiçbir şey anlamıyorum dediklerinden. Lily kapının önüne geldiğinde aynı benim verdiğim tepkiyi veriyor. Dışarıya çıkıyoruz. Daha sonra kocaman bir ağacın altına oturuyoruz.   “Anlatın bakalım,” diyorum hızla.   “Dünyadayız,” diyerek cevap veriyor Kansas.   “O kadarını anladım da biz buraya nasıl geldik?”   “Güneşin kara deliğin içine girmesiyle Planck Enerjisi açığa çıktı. Bu yüzden ne olduğunu anlamadan evrenler arası geçiş yaptık.”  Bu kadar basit olamaz bu. Söylediği şey gerçekten çok sıradan.   “Bu söylediğine kendin inanıyor musun?” diye sordum.   “Başka tanımı yok,” cevabı net ve kesindi.   “2046 yılındayız.” Globe soğuk bir tavırla mırıldanıyor.   “Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?” diyerek araya giriyor Lily. “Hepimiz en son aracın içindeydik.”  “İnanın bizde bir şey anlamadık bu işten.” Kansas ve Globe birlikte konuşuyor.   “Bileklikler, bir haber yok mu?” elimdeki bilekliğe bakıyorum. Kırmızı ışığı yanıyor.   “Bizi dört gün sonra bulmuşlar. Yedi gündür siz uyuyorsunuz. Bugün tam on iki gündür Koloniden haber alamadık,” diyor Kansas.   “Peki diğerleri iyi mi? Başlarına bir şey gelmedi,” diyerek ekliyorum.   “Onlar iyiler, yakında burada olurlar,” diyor Globe.  “Daha önce bu anı yaşamadık, değil mi?” diyerek soruyorum Kansas’a.   “Bu bir Dejavu değil,” diyerek söyleniyor.   “Ben geldiğimiz yere dönmeyi geri istiyorum,” sadece fısıldıyorum.   “Yıla göre şu anda biz kolonideyiz değil mi?” diyerek soruyorum.  “Evet, şu an biz kolonideyiz. Ama kolonideki bizler, biz değiliz.” dediğinden hiçbir şey anlamıyorum Kansas’ın.   “Kolonide yaşayanlar bizlerin diğer evrende yolculuk yapan kopyası. Bizler oraya, onlar buraya ait.”   “Nasıl geri döneceğiz?” diyor umutsuzca Lily.   “Burada yaşamaya alışsanız iyi edersiniz” sesindeki soğukluk gerilmeme neden oluyor. Sırtımı dikleştirip cevap veriyorum Globe’a.  “Biz buraya ait değiliz,”  “İnsanlarla paylaşsak bize yardım edemezler mi?”   “Delirdiğimizi düşünür ve bizi deli hastanesine kapatırlar,”  “Koloniyle iletişim kuramaz mıyız?”   “Bunu bilmiyorum.”  “Ne yapacağız? Koloniye nasıl ulaşacağız.”  “Mors alfabesini kullanabilir miyiz?” Kansas’ın kurduğu cümle Globe’u rahatsız ediyor. Gerinerek söyleniyor.  “Bu saçmalıktan ibaret, onu kullansan bile kolonideki senle nasıl iletişim kuracaksın.”  “Düşüncelerimiz, zihin yapımız aynı. Ben sadece daha ilerideyim.” diyerek cevap veriyor Kansas.  “Başarılı olmak imkansıza yakın. Biz diğer benlerimizle iletişimi ancak rüyalarımızda ve bilinçaltı zihin kayıtlarımızı silerek yapabiliriz ya da birtakım çalışmalar yaparak bazı yaşadıklarımızın telciklerini alırız.”  “Büyük bir boşluktayız” diyerek fısıldadım onları duymazlıktan gelerek.  “Planck enerjisi,”  “Kansas aklını kaçırmaya başladın. On ile on dokuz milyar elektron volttan bahsediyorsun. Bu Mors’tan daha imkansız.”   Çaresizce oturduğum yerden kalkıyorum. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde ince çizgileri fark ediyorum.   “Çocuklar,” diyerek fısıldıyorum. Elimle onlara yukarıyı göstererek. *  “Biz onları bulmadan, onlar bizi buldu,” diyerek seviniyor Kansas. “Mors imkansız değil Globe,”   Diğerlerinin de gelmesi üzerine hepimiz elimize birer kağıt kalem alıyoruz. İlerideki hastaneden aldık ihtiyacımız olanları. Ama biz eksikleri tamamlarken gökyüzündeki izler kayboldu. Hepimizin bilekliğinde yanan kırmızı ışık yeşil ışığa dönüştü. Küçük ana ekranında nokta ve çizgilerden oluşan semboller belirmeye başladı.   “Hepiniz dikkatle not alsın yazan sembolleri,” diyerek duyuru yaptı Kansas.   Elime aldığım kalemi kağıda savurgan bir tavırla değdirdim.   “ -.- /---/.-../ --- / ..”   “Takip edebildiğim tek yazı bu,” diyerek kağıdı Kansas’a uzatıyorum.  “Benimkilerde burada,” diyerek söyleniyor Nancy. Elinde iki küçük kağıt var.   Hemen hastaneye doğru koşuyoruz. Alfabeyi çözebilmek için bilgisayara ihtiyacımız var. Hastaneye farklı girişlerden ve ayrı ayrı giriyoruz. Görevliler bizden şüphelenmesinler diye. Hızlıca kantin kısmında bulunan danışmanın bilgisayarının başına oturuyor Kansas. Kağıtları masanın üzerine dizerek bilgisayarı açıyor. O sırada ben ve Collin kapının arkasına bir şeyler sıkıştırıyoruz. Pencerelerin perdelerini içerisi görünmeyecek şekilde kapatıyoruz.   “Mors Alfabesi,” yazıyor arama kısmına Kansas. Hepimizin aklına takılan tek bir soru var o sırada:  “Bilinmeyen bu evrenden kopup, kendi evimize dönebilecek miyiz?”                                                                        2044-Diriliş Kolonisi  00.26    Emily aklımdan çıkmıyor. Gerçekten onu gördüğümde içimde bir hareketlenme baş gösteriyor. Kalbimin atışlarını kulaklarımda hissediyorum. Gözleri bana Dünya’nın eski görüntüsünü andırıyor. Ona her şeyi söylemek için erken hissediyorum. Daha zamanı var. Ama ya onu ailem gibi kaybedersem, diye düşünüyorum.   “Hayır,” diyorum kendi kendime. “Onu kaybetmeyeceğim.” Yatağın üzerine geçerek gözlerimi kapatıyorum. Yarının güzel bir gün olması dileğiyle gözlerimi karanlığın tam ortasında kapatıyorum.   09.27    “Crash,” gözlerimi onun tanıdık sesiyle açıyorum. Kapının arkasındaki hoparlörden bana bağırıyor. Hızla kalkıp kapıya doğru yürüyorum. Kapıyı açar açmaz içeriye giriyor.   “Daha uyuyor muydun?” gülümsüyor.  “Yok uyanmıştım,” diyerek esniyorum.   “Yalancı,” diyor bir kez daha gülümseyerek.   “Bugün alışverişe çıkacağım, benimle gelir misin?”   Ona sorduğu sorunun cevabını vermeden “Paran var mı?” diyorum. Biraz duraksıyor. “Hayır, eskileriyle değiş tokuş yapacağım bir yer biliyorum.”  Beş dakika sonra çıkıyoruz odamdan. C sınıfının girişine kadar yürüyoruz. Bir sNadava (Beyaz metal kurşunları olan, Diriliş silahı) sesi duyuluyor tüm koridorda. Kimin ateş ettiğini bilmiyorum. Bir adım atıyorum. İlk başta hiçbir şey hissetmiyorum. Daha sonra sağ omzumdaki kanın aşağı doğru süzüldüğünü hissettim.   “Crash, ne oluyor?” diye bağırdığını hatırlıyorum Emily’nin. Sonra bir fırlatma aracı hareket ediyor insanların kirlenmiş dünyalarına doğru.   “İyi misin?” diyerek soruyor meraklı gözleriyle Emily. Kafamı sallıyorum.   “Gene seni onun yüzünden vurduklarını söyledi, bu yüzden seni A sınıfındaki revire getirttirdi.”   “Yine onun yüzünden,” diyerek fısıldıyorum. Annemin ve babamın görüntülerini hatırlamaya çalışıyorum.   “Rampanın ortasında yığılıp kalınca beni çok korkuttun,” diyerek mırıldanıyor.   “Korkmana gerek yok, küçük bir sıyrık sadece,” Onun bana olanlardan dolayı endişelenmesine sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum.   Tam üç gün boyunca yanımdan hiç ayrılmıyor. Bana kahvaltı hazırlıyor, yaranın sargısını değiştiriyor ve daha birçok yardımda bulunuyor. Gene’in yüzünden vurulduğum için kendisini affettirmeye çalışıyor bu yüzden beni ve Emily’i B sınıfına terfi ediyor. Aslında terfi kelimesi tam olarak bunun için uygun yerde kullanılıyor. Ama kolonide terfi sadece yükseldiğiniz zaman kullanılmıyor aynı zamanda aşağı sınıflara yönlendirildiğimizde de bu kavram kullanılıyor. *  B sınıfında bana ayrılan oda fazla gösterişli. Tavanda sonbaharın turuncu görüntüsü beliriyor. Sağ taraftaki duvarda kocaman bir ağacın dalına kurulmuş salıncak ileri geri gidiyor. Aynı zamanda ağaçtan kurumuş yapraklar dökülüyor. Masanın üzerindeki kumandayı alıyor Emily. “Benim için vazgeçilmez manzara bu,”   Sonbahar görüntüsü birden kendini kışın ortasında kartopu savaşı yapan çocuklara bırakıyor. Ortada kocaman bir kardan adam beliriyor. Kar hafiften aşağı doğru süzülüyor. Rahatlayarak gülümsüyorum.   “En çok sevdiğin mevsim kış mı?” diye soruyorum.   “Aslında hayır,” diyor manzarayı değiştirirken. “Dünyada yaşarken kardeşlerimi o gün kaybetmiş babam.”  “Üzgünüm,” diyerek mırıldanıyorum. “Kardeşlerin mi?”  “Evet, iki kardeşim var: Stephan ve Jean.” Sağlam bir nefes alıyor Emily. “Dünyadan ayrıldıklarında onlar çoktan ölüyor.” diyor.   “Koloniye ilk gelenler onlar. Ben iki yıl sonra doğuyorum. Sonra annem ve babamı kaybediyorum. Onların yaşadığına inanıyorum ” diyerek söyleniyor.   “Belki de onları öldürmüşlerdir,” demek geliyor içimden ama söyleyemiyorum.  “Onlar iyiler,” diyorum sadece. “Onlar iyiler.”                                                          Paralel Evren  2048    “İçeride kim var?” diyerek bağırıyor kapının diğer tarafından bir kadın. Hiç ses çıkarmadan alfabeyi çözmeye devam ediyoruz.   “-.- /---/.-../ --- / ..”  “Burada Koloni yazıyor,” diyerek fısıldıyor Kansas sessizce.   “Güvenlik,” diye bağırıyor kadın.   “Gitmeliyiz,” diyerek ekliyor Globe.  “Öğrenebileceğimiz tek kelime bu değil,” elindeki diğer kağıtları göstererek söyleniyor Kansas. “Başka bir yerde de öğrenebiliriz,” sesi hiçte normal değil. Gittikçe sinirleniyor Globe.   Kadının üzerine kapıyı hızla açıyoruz. Kapının çarpmasıyla yere yığılıyor kadın.  “Özür dilerim,” diye bağırıyorum koşmaya devam ederken. “Daha bir sürü kelime öğrenebiliriz,”   “Tamam Kansas, diğer odalardan birine gireriz.”   Hızla bilgisayarlı odalara göz atıyoruz.   “…--- / -.-- / .. / .-.. / --. / . / -.-. / - / .. /”  “Burada üç yıl geçti yazıyor,” diyerek fısıldıyor Kansas. Elindeki kalemle üzerini karalayarak.   “Üç yıl mı geçmiş kolonide.”   “Evet, Collin. Tam üç yıl. Belki de beş yıl.”  “ . / -- / .. / .-.. / -… / . / -- /”  “Bize bunları yazan Emily,” diyerek bağırıyor Kansas. Büyük bir mutlulukla yerinden kalkıyor.   “Eğer Emily bize bunları yazıyorsa bizim diğer bedenlerimiz orada değil o zaman,” diyor Globe. Söylediklerinde haklı.   Emily’nin adını duyduğumda yine kalbimin hızla atmasını hissediyorum. Nedensizce bir mutluluk sarıyor tüm bedenimi.   “Onlar orada değilse, şu an kendi yaşamlarına dönmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar demektir.” Nancy hızla söyleniyordu. Araya Globe girdi.  “Belki de buradadırlar.” Globe’a hızla bakıyorum.   “Eğer bizi görürseler,” diyorum.  “O zaman delirdiklerini düşünecekler.”  “Burada da bir ekip miyiz?” diyor Danny.   “Olabiliriz,”  “Diğer sayfada, Koloninin 2048 yılına ait bir dünyanın üzerinde durduğunu söylüyor. Paralel evren farkının diğer dünyayla farkı tam üç yılmış.”  “O zaman bizler şu an yirmi bir yaşındayız,” diyorum.   “Öyle sayılır, şimdi bunları boş verin, nasıl cevap yazacağımızı düşünün.”   “Aynı dünyada olduğumuzu söylesem,” diyor Danny. “Belki de onlar şu an tamda bu dünyanın üzerindedir.”  “Emily yazmaya devam ediyor çocuklar,” Bilekliğime bakıyorum hızla. Semboller hızla kayıp gidiyor. Kansas hızlıca not alıyor.  “Eğer o dünyada isek bu gece saat ikide bir araç  göndereceğini söylüyor.”  Hepimizin yüzünde bir tebessüm beliriyor.   “Ama nerede olduğumuzu nasıl biliyor,” diyorum.  “Bilekliği çalıştırmalıyız,” Globe hızla kolundaki bilekliği çıkarıyor. Arkasını çevirerek “Bana bilgisayar lazım, Kansas sen kalk. Hünerlerini gösterme sırası bende.”  Kansas hızla bilgisayarın başından kalkıyor. “Göster kendini,” diyor içindeki tüm sıcaklığıyla.  Kabloların içini deşeleyip gerekli şeyleri çıkarıyor Globe. Bilekliğin arka tarafında yer alan küçük hava deliğine  ucunu kestiği kabloyu yerleştiriyor. Kablonun diğer ucunu bilgisayara bağlıyor. Ana ekranda bilekliğin sahibinin resmi çıkıyor yani Globe’un.   Bilgisayara hızla bir şeyler yazıyor. Onu rahatsız etmiyorum. “İşte oldu,” diyerek bağırıyor Globe. Yüzünde gerçek ve içten bir gülümseme var bu sefer.  “Bizim bilekliklerimiz hala açılmadı,” diyerek söyleniyor Kansas.  “Çünkü hepinize aynı işlemi uygulamam gerek, iletişim için on saniye yazısı beliriyor ekranda. Emily ile görüntülü konuşabileceğiz.” diyor. İçimde büyük bir heyecan fırtınası kopuyor.   “Bilgisayarın başına sen geç Crash,” diyerek ayağı kalkıyor Globe.   8, 7, 6 sayılar hızla ekrandan geriye doğru akıyor.   5, 4, 3 ona ne diyeceğimi bilmiyorum.  2, 1 arama bağlanıyor.  “Globe, sen misin?” diyor karşı taraftan bir ses. Onunla son konuşmamızdan bu yana sesi daha da incelmiş.  “Ben Crash,” diyerek fısıldıyorum. Görüntü birden renkleniyor. Karşımdaki gözleri nerede olsam tanırım. “Crash,” diyerek bağırıyor. Ağladığını hissedebiliyorum.  “Crash,” diyerek kekeliyor, “Seni çok özledim.”   “Ben, ben daha çok özledim,” diyorum gözümden akan ılık gözyaşına aldırmadan.   Paralel evrene geçtiğimiz günden bu yana 12 gün geçmişti. Kısa süreliğine ayrı kalsak da paralel evrende süre zamanı farklı. Hem bizim açımızdan hem Koloni açısından.   “Neredesiniz?” diye soruyor Emily.   “Bilmiyoruz, frekans bilgilerinden öğrenemez misin?” diyor Globe.   “Deneyeceğim Globe.”  “Yeriniz koloninin tam üzerindeki New York bölgesinde. Koloniye yüz bir bin kilometre uzaktasınız.”  “Aynı dünyadayız,” diyerek seviniyor dokuz kişi.   “Bu gece size iki araç göndereceğim, sonra koloniyi çok uzağa çekeceğiz. Bu gece hazır olun. Kavuşmamıza çok az kaldı.”  Bileklikten bağlantıyı koparmamaya çalışıyor Globe. “Daha fazla dayanamayız, her an birisi gelebilir.” “Saati geriye çek Emily,” diyor Kansas.   “Bu en erken saat, fark edilmek istemiyoruz. Şimdilik bir kontrol aracı olduğumuzu düşünüyorlar. Buraya da her an ekip gelebilir.”  “Kavuşmamıza çok az kaldı,” diyorum sessizce fısıldayarak.                                                           
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE