36

4936 Kelimeler
Sahneye çıkmış gibi ünlü hissediyorum bir anlığına. Hayallere dalıp giderken Collin’in sesi her şeyi yarım bırakıyor.   “Dışarısı en az elli derece,” ellerini terlemiş siyah saçlarının arasından geçirirken: “Gemiye gelin!” diyor. Büyük metalin içine girdiğimde içerinin yavaş yavaş dışarıya ayak uydurduğunu fark edebiliyorum.  “Galiba,” diyerek tam gözlerimin içine bakıyor Kansas. “Ay’ın kaybolması sonucu Dünya dengede değil.”   “Ne demek oluyor bu?” Anasti hiç takmaz bir tavırla söyleniyor. “Anlaşılan ‘Gezegenler’ dersini iyi dinlememişsin.” İstemsiz bir gülümsemeyle söyleniyor Kansas.   “Bu şu demek oluyor arkadaşlar, gönderileceğimiz yer Ay kaybolmadan önceki hesaplamalar. Fırlatma aracı yörüngeye sabit değil. Aslında bunu şöyle açalım: Dünya sabit bir eksende olmadığı için farklı bir yerdeyiz.  “Gene bunları düşünmüştür” diyerek fısıldıyor Hed. “Tam yirmi üç yıldır ağaçlandırma yapmak için D sınıfından on kişi bu boşluğa gönderiliyor. Eksen hesaplamalarında bu kadar basit bir hatayı yapabileceklerini sanmıyorum.”   Onlar konuşurken elimdeki bilekliğe bakıyorum. “Açık değil!” diyerek söyleniyorum. Kırmızı tuşun üzerine basılı tutarak “Jan” içimdeki umutla mırıldanıyorum. Bileklikten bozulmuş radyo gibi ses dalgaları yükseliyor. Sesleri umursamadan kırmızı tuşa tekrar basıyorum. “Jan, beni duyabiliyor musun?” Ses yok. Başımdan aşağı ter damlaları yağmur gibi akmaya başlıyor.   “Boşuna nefesini tüketme,” diyerek geminin cam kenarına uzanıyor Globe. “Burada uzun soluklu konuşmamaya ve iki dakikadan fazla yürümemeye alışsanız iyi olur. Dünya’nın dönüş hızının artması yer çekimini etkiliyor. Bu Ay’ın yokluğundan kaynaklanıyor. ‘Gezegenler’ dersini senden daha iyi dinledim Kansas.” Bir anlığına uzandığı yerden doğrularak üzerindeki Elevano takımını çıkarıyor. Daha sonra yanında duran kolilerden sıfır kollu bir tişört çıkararak üzerine geçiriyor.   Geminin arka tarafındaki yatak bölgesine geçiyorum. Globe’nin dediği gibi adım atmak gerçekten zorlaşmaya başlıyor.   “Yer çekimine savaş açmak hiç iyi bir fikir değil.” diyerek gülümsüyor Cellie. Çoktan yatağını seçmiş. Sadece gülümseyerek pencerenin yanındaki yatağa doğru yürüyorum. Üzerimdeki ağırlık yapan kıyafetleri hızla çıkarıyorum. Globe’ın sıfır kollu tişörtü herkesin kutusuna iki adet koyulmuş. Birini asılıp, üzerime geçiriyorum. Yatağıma geçip çaresizce düşünmeye bırakıyorum kendimi.   “Ay neden yok oldu dersin?” diyerek fısıldıyor Cellie.   “Bilmem, belki de Dünyaya iyilik yapmaktan sıkılmıştır.”   “Ya da bize iyilik yapmaktan sıkılmıştır.” Gülümsüyor Cellie bana doğru bakıp söylenirken.   “Gezegenler dersinde, Ay kaybolduktan hemen sonra bazı şeylerin hızla değişmeyeceğini söylemişlerdi.” Beni süzen gözleriyle söylediklerine anlamlı bir şeyler bulmamı beklediğinin farkındayım.   “Zaten,” diyerek fısıldıyorum. “Ay kaybolduktan beş yıl sonra devletler koloniler inşa etmeye başladı. Dünyadaki yaşam gittikçe kısıtlanmıştı.” Söylediklerimden çok emin değildim.   Sırtımı yatağın yumuşaklığına teslim ettiğim vakit güneşin yakıcı sıcaklığının yok olduğunu hissedebiliyordum. Aynı zamanda geminin ana kısmında Globe’ın bağırdığını da hissedebiliyordum.   “Bu kadar hızlı mı? Birisi saate baksın” Neler olduğunu anlamadan derin bir nefes alıyorum. Bizim parlak Ay nefes düzenimi de bozdu. Belirli aralıklarla düzensiz nefesimin verdiği rahatsızlık yüzünden öldüğümü düşünüyorum.   “Saat dört,” diyerek bağıran Cellie’nin sesi çatallaşıyor.   “Üzerinize kalın kıyafetlerinizi tekrardan giyin ve gece gemide titremeye hazır olun.” Soğuk bir tavırla bağırıyordu Globe. Anlaşılan dünyanın böyle düzensiz olması hoşuna gidiyordu.   “Ay’sız dünyada soğuk bir gece,” diyerek söyleniyor Cellie yatağından kalkarak. Kıyafetlerimizi sıkıca giydikten sonra hiçbir masraftan kaçınmayan Gene’nin kutularımıza koyduğu battaniyeleri çıkarıyoruz. Hepimiz bir araya toplanıp battaniyelerimizin altına giriyoruz. İlk başta sıcaktan şikayet ederken şimdi soğuğa teslim olmayı bekliyoruz.   Güneşin yakıcı ışıkları yavaş yavaş gözden kaybolurken soğukluk kendisini hemen göstermiyor. Yavaş yavaş serinlikler geminin iniş anında parçalanan yerlerinden içeriye giriyor.   “Burada bir gün on iki saatte tamamlanıyor.” Globe’ın sesi gittikçe çatallaşıyor. Bütün bu olayları göz önüne getiriyorum. Kendimi karanlığın ve soğuğun hırçın eline bırakmadan önce dünyada yaşamın gerçekten bittiğini anladım. Bunu kabul etmesi ne kadar zor olsa da dünya artık büyük bir boşluktan ibaretti.                                                                                        Aralık   2048-Salı  Dünya’da ikinci gün    Güneşin yakıcı ışıkları tam gözlerimin içine giriyor.  Gözlerimi araladığımda diğerlerini kontrol ediyorum. Globe haricinde herkes yatağında. Gece yoğun bir kum fırtınası ortalığı kasıp kavurdu. Kolonide çok pahalı olan Elevano kıyafetlerinin bir özelliğini hatta iki özelliğini yanlışlıkla keşfettik. Aslında Kansas keşfetti. Kıyafetin sol kolunda bir düğme var üzerinde şimşek sembolü yer alıyor. Koloniden ayrılmadan önceki son saatimizde Jan bize bu özelliklerden hiç bahsetmemişti. Gece soğuğuna teslim olduğumuzda Kansas yanlışlıkla kolunun üzerine düştü. Daha sonra kıyafetinin içinde sıcak su borularının geçtiğine yemin edebilirdi. Globe’ın yardımıyla da her şey açığa çıktı. Diğer bir özelliği ise omuz kısmında yer alan ışıklardı.  “Uykucu tavuklar,” diyerek bağırdı Globe geminin ana kısmından. “Sevinecek misiniz bilmiyorum ama iletişim sorununu çözdüm.” Yataktan hızla fırladım. Bunu yaptığına inanmak gerçekten güçtü. Aslında Globe iyi bir gençti ama biraz ukala davranmayı seviyordu. Annesi ve babasının A koğuşunda olduğunu ve hırsızlık yaptığı için D koğuşuna terfi edildiğini duymuştum kolonideyken.“Sen harikasın.” demek istiyorum ama “Nasıl?” kelimesi çıkıyor ağzımdan. Ona karşı çok fazla samimi olamıyorum desem yeridir.   “Nasıl yapmışa benziyorum?” diyerek ellerindeki kabloları gösteriyor. Karmakarışık bir sürü kablo var. “Şimdi dene,” diyerek bilekliği işaret ediyor gözleriyle. Kırmızı düğmeye basılı tutuyorum. Yine bozuk radyo sesi var. Yaklaşık on saniye sonra frekans sabitleniyor. Karşıdakinin sesini rahatça duyabiliyoruz. Bileğimdeki bilekliğin kırmızı ışığı titreyerek yeşile dönüyor.   “Bu acıttı,” diyerek söyleniyor Anasti. Titreşimin etkisinden dolayı şikayet ediyor.   “Jan beni duyabiliyor musun?”   Bozuk radyo sesi yine yankılanıyor geminin ana kısmında. Bir müddet öylece bekliyorum. Bileklikten cızırtılar yükseliyor hızla. Sonra arkasından boğuk bir ses geliyor: “E…, evet. Cr-ash sen misin?” takılmalar arada olsa da bir müddet sonra düzeliyor.   “Aracımız büyük bir çölün ortasına düştü,” diyorum üzülerek.   “Eksen hareketleri sabit değil, bu yüzden ağaçlandırma bölgesinin tam üç yüz iki kilometre uzağına düştünüz.”   “Üç yüz iki kilometre mi?” gözleri fal taşı gibi açılarak bağırdı Kansas. “Bu kadar basit bir hatayı nasıl yapabilirsiniz?” ağzı açık bir tavırla söyleniyor.   “Biz yapmadık, dünya ekseninin sabit olmadığını yirmi yıldır biliyoruz. Ama eskisine oranla dünya daha hızlı dönmeye başladı. Sarsıntılar, onu eksenin dışına doğru sürüklüyor.”  “Bilinmeyene doğru gidiyoruz desene.”  “Yer yüzüne iniş yaptığınızda koloniye yüz yirmi beş bin kilometre uzaklıktaydınız. Ama şimdi koloniye tam üç yüz elli bin kilometre uzaklıktasınız. Dünya gittikçe koloniden uzaklaşıyor.”   Ne yapacağımı bilmiyordum. Tek ben değil benimle birlikte dokuz genç ne yapacağını bilmiyordu. Bilekliğimden gelen ikinci bir ses ile irkiliyorum: “Crash,” bu ses tanıdık. “Emily,” diyerek fısıldıyorum. “Beni burada bırakıp gittiğine inanmak istemiyorum.” Sessizce ağladığını nefesinden anlıyorum.   “O bilmeyecekti,” diyorum Jan’a öfkeyle.  “Gene durumunuzu öğrendiğinde bilmesini istedi.”   “Ne yapacağız?” diyor Nancy. Dünyaya geldiğimiz saatten bu yana ilk defa konuşuyor.   “Geri döneceksiniz, bir an önce kalkışa hazırlanın. Derhal dünyadan ayrılmalısınız!” Sesinde bir soğukluk ve de pişmanlık belirtisi var Jan’in.   “Her sekiz saatte bize tam yüz yetmiş beş bin kilometre uzaklaşıyorsunuz. Açılan mesafeden dolayı uzaktan yönetme devre dışı kaldı. Gemiyi siz kaldıracaksınız.”  Geminin ana kısmında yer alan uçurma planlarını inceliyorum. “Yörüngeyi nasıl sabitleyeceğiz?” hiçbir şey bilmiyorum. Ne yapacağım hakkında en ufak bir bilgim yok. “Öncelikle hepiniz sakin olun. Daha sonra herkes yerlerine otursun ve kemerlerini sıkıca bağlasın. Önce geminin yakıtına bakın.”  “Nereden bakacağız,” diyerek mırıldanıyorum. Ana ekranın sağ üst köşesindeki kırmızı renkteki “P” tuşuna bas.”   P tuşunu bulur bulmaz üzerine basıyorum. “Sıvı hidrojen seviyesi yüzde kırk,” diyerek okuyorum.   “Yüzde kırk mı?” sesinde bir endişe beliriyor Jan’in. “Düşmenin etkisiyle içerideki ısı seviyesi değişti mi?” diyerek soruyor. “Evet,” diyorum ahmakça.   “Çocuklar,” diyor bir ses. Bu Gene’in sesi. “Çok üzgünüm” diyerek söyleniyor. Geminin içinde hepimiz birbirimize bakıyoruz. “Sıvı hidrojen sizi buraya getiremeyecek kadar az seviyede.” Emily’nin bağırma sesleri geliyor telsizden.   “Onları oraya, göz göre göre ölüme gönderdiniz!”  “Yaklaşık kırk sekiz saat sonra tamamen gözden kaybolacaksınız, telsiz bağlantıları kopacak.”   “Emily,” diyerek fısıldıyorum Gene’in sözü üzerine. “Seni çok seviyorum.”   “Seni seviyorum Crash,” çığlıklar kopararak bağırıyor: “Onları oraya ölüme gönderdiniz! Boşluğun tehlikeli olduğunu biliyordunuz.” Sessizce dışarıya çıktım. Güneşin uzaklaştığını havanın gittikçe soğumasından anlıyordum.   “Yakında karanlığa gömüleceğiz,” diyerek fısıldıyorum.  Konuşmayı hiç sevmeyen Nancy arkamdan beni destekliyor.   “Evet, yakında karanlığa gömüleceğiz!”  Bir adım daha atarak gemiyi arkama alıyorum. Metal matrisli kompozit dolu geminin artık hiçbir işe yaramadığını anladığımda derin bir iç çekiyorum. Çaresizce diz çöküyorum şimdilik sonu olmayan kahverengi kumun üzerine. Hızla bağırıyorum. Sessizce kumun üzerine seriliyorum.  Gözlerimden akan gözyaşları yere düşerken bana çaresizliğimi hatırlatıyor.   “Seni buraya geri getireceğim,” diyor Emily bilekliğe yerleştirilmiş hoparlörden. Boğazımı temizleyerek: “Nasıl?” diyorum. “Bu gece birini öldüreceğim!” diyerek ekliyor.   “Sakın, sakın yapma Emily!” son sözlerimi duymuyor bile. Bilekliğime bakıyorum o anda. Yeşil ışık çoktan kırmızıya dönmüş.   “Yetki müdürü Gene, onu öldürecek ve buraya gelecek,” diyorum arkamda duran Nancy’e bakarak.   “Gene bunu hakketti!” diyor gözünden akan sıcak gözyaşıyla.  “Bunu yapamaz!” Bilekliğimi ağzıma doğru götürüyorum. “Sana yalvarırım bunu yapma Emily.”   Geminin içine girdiğimde diğerleri yüzüme acır bir ifadeyle bakıyor.  “Acınacak tek kişi ben değilim!” diyerek fısıldıyorum. Geminin ana kısmında Globe’nın kablolarının yanına çöküyorum.  “Lütfen yapma!” fısıldıyorum sadece. Cevabın gelmeyeceğini bildiğim halde öylece duruyorum kabloların yanı başında. Çaresizce, telsiz yerine kullandığımız bilekliğin üzerinde yanan kırmızı ışığın yeşile dönmesini bekliyorum. Tam karşımda duran fidanlara bakarak.                                                   Diriliş Kolonisi  2044-D Sınıfı  09.27    D sınıfına terfi edildiğim ilk günün sabahında gözlerimi karanlık ve boş bir odada açıyorum. Sabah olduğundan emin değilim. Karşıdaki pencereden sonsuz boşluğu görüyorum. Pencereye kafamı yasladığımda dün idam edilen annemin ve babamın görüntüsü beliriyor tam karşımda. Yüzümü buruşturuyorum. Onların, o son görüntüsü zihnimden çıkmıyor. Önce büyük yargı odasına götürülüyorlar onları. Sonra cezalarını veriyorlar. D sınıfındaki insanların susuzluğuna dayanamayan annem ve babam bir kaç borunun yerini değiştirmişlerdi. Tabii bu Syallven -Koloniden sorumlu en yüksek rütbeli askerler, savaş askerleri- ekibinde çalışan teknikerler tarafından bir saat sonra fark edilmişti. Annemin ve babamın yardımsever davranışı Koloni Yargı Mahkemesinde isyan çıkarmak olarak karşılanmıştı.   “Sebepsizce can verdiler,” diyor arkamdan gelen ince bir ses. Sesin gelmesiyle irkiliyorum. Hemen arkamı dönüyorum.  Karanlıkta parlayan mavi gözleriyle bir kız karşılıyor beni. Benimle aynı yaştaymış gibi duruyor.   “Neden öldürüldüklerini biliyorum,” diyerek ekliyor pencereye doğru yürürken.   “Burada benden başka kimsenin olduğunu bilmiyordum, çok sessizsin.” Söyleyebilecek başka hiçbir şey bulamıyorum.   “Adın ne?” diyerek soruyor.  “Crash,” Konuştuğumda bana doğrudan bakmıyor.   “Ben de Emily,” diyor. Yüzünde soğuk bir tebessüm beliriyor. Elini uzatarak: “Memnun oldum,” diye ekliyor kırk saniye sonra. Tanışmamız sona erdiğinde yüzümü serin bir rüzgar okşuyor.   “D sınıfının klimaları 09.30’da açılıyor. Yarım saat sonra kapanır.” Buraya alışmış.   “Kaç gündür buradasın?” diyerek soruyorum çekingen bir tavırla.   “Otuz altıncı günden sonra saymadım.”   “Neden karanlıkta bırakıyorlar bizi,”  “Karanlık değil ki,” diyerek gülümsüyor. “Işıkları var,” “Cezamızı çekmemiz için bizi kapattıklarını sanıyordum.” diyorum tam gözlerinin içine bakarak.   “Hayır,” ayağı kalkarken pencereden içeriye giren güneş ışınlarıyla gölgesi oluşuyor. İçerisi güneşin ışıklarıyla bir anlığına aydınlanıyor. Ama eksene sabit olmadığımız için içerisi yirmi saniyede tekrar kararıyor. Güneş ışınları her yirmi beş dakikaya bir Koloniye ulaşıyor. Odayı önce yeşil loş ışık aydınlatıyor, sonra beyaz ışıklar her yere eşit parçada yayılıyor. Işığın etkisiyle gözlerimi kısarak etrafa bakıyorum. İki yatak var. Birisi kapının tam yanında, soğuk su borularının hemen altında. Diğeri ise onun beş adım uzağında. Tam karşımda bir banyo var. Kapısının etrafında kırmızı ışıklar yanıyor. “Yakında ikimize de ayrı ayrı odalar verirler,” diyerek söyleniyor Emily. Burada kalmaktan sıkılmışa benziyor.   “Dünya,” diyerek hızla yerinden kalkıyor. “Orada olabilmek için her şeyimi verirdim.”  “Ben vermezdim,” diyerek fısıldıyorum sessizce. Karşımda duran çöl kumu rengindeki, kurumuş dünyaya bakarak. “Artık orası büyük bir boşluktan ibaret,” Gözleriyle önce beni süzüyor. Bu durumu kabul etmek istemiyor gibi bir hali var.  “Haklı olabilirsin,” fısıldıyor sadece.   Ay gözden kaybolalı dünya kendini iyice bıraktı. Yalnızlığı onu günden güne bitirdi. Büyük depremlerden, fırtınalardan, yanardağların patlamasından, dört saatte bir düşen gök taşlarından dolayı Dünya artık cehennemi aratmıyordu. “Acaba orada yaşayan var mı?” meraklı gözleriyle beni süzüyordu.   “Bilmem,” dedim. “Belki de orada hala yaşayan vardır.” Ona bakan yüzümü geri çevirip pencereye, büyük çöl kumuna baktım. “Orada yaşam tamamen sona ermiş değil.”  “Sadece düzen bozuldu,” diyerek yanıma yaklaşıyor. Pencerenin yanına koyulmuş iki koltuğa oturuyoruz. Sebepsizce kaybettiklerimizi düşünerek sonsuz siyahı süsleyen yıldızları seyrediyoruz.                                                                                  Aralık  2048-Çarşamba  Dünya’da üçüncü gün    Aralık ayında olmamıza rağmen sıcaklık gündüzleri elli dereceye kadar çıkıyordu dünyada. Ama her geçen saniye Güneş’ten uzaklaşıyorduk. Boşluk yavaş yavaş kararıyor ve soğuyordu.  “Ben bu işi seçtiğimde dünyada kar yağdığını düşünüyordum. Aralık ayındayız. İklimler dersinde bize verilen bilgiler hep saçmalık!” diyerek söyleniyor Lily. Sanki bu işi gerçekten kendi seçmiş gibi gülümsüyor.   “Burada bir gün on iki saatte tamamlanıyor. Şu an haziran ya da temmuz ayında olabiliriz.” Lily’e bakarak söyleniyor Globe. “Kolonide her şey eski dünya düzenine göre kurulu. Orada bir gün yirmi dört saatte tamamlanıyor.”  “O zaman biz en az yirmi yaşındayız,” diyerek gülümsüyor Kansas. Esprisi Nancy dışında herkesi gülümsetiyor. Onun neden bu kadar soğuk olduğunu anlamak güç.  “Yirmi gün sonra ölecekken on gün sonra öleceğiz. Ve siz bu durumu komik sanıp gülüyorsunuz.” Nancy hızla yerinden kalkıp geminin ana kısmına doğru yürüyor. Hepimizin yüz ifadesi birden düştü. Arkasından giderek ne yapacağına bakmak istedim. “Su her iki saatte bir buçuk litre buharlaşıyor, gece ise sular donma noktasına geliyor. Buna bir çözüm bulmalıyız, yoksa boşluk canımızı almadan önce susuzluktan öleceğiz.”  “Ölmeyeceğiz!” diyerek içeriye giriyor Globe. Sesindeki katı ifadeyi bir kenara bırakarak gülümsüyor. “Ben burada olduğum sürece kimse ölmeyecek.”  Globe’ın aklında parlak fikirler olduğu belli. Bana gülümseyerek ana ekrana bakan koltuğa geçiyor. Geminin yakıt seviyesine bakıyor. Sıvı hidrojen seviyesi iki rakamının tam üzerinde.   “Yaklaşık yüz kilometre yol gideriz belki yüz elli. Sıvı hidrojen seviyesi bizi bu cehennemden kurtarmaz ama ağaçlandırma bölgesine gitmek için her şeyi yapabiliriz.”   “Fakat ağaçlandırma bölgesi üç yüz kilometre uzaklıkta.” Çaresizce söyleniyor Nancy.   “Uzay araçlarında katı, sıvı veya gaz yakıtlar kullanılır. Katı yakıtların itki gücü çok yüksek olduğu için fırlatma anında kullanılır, sıvı yakıtlar katı yakıtlara oranla daha güçlüdür ama buharlaşması çok ani olur.”  “Ne demek istiyorsun?” anlamamış yüz ifadesiyle Globe’a bakıyor Nancy.  “Sıvı yakıt aracın ısısıyla ve aynı zamanda güneşin ısısıyla hemen buharlaşacaktır. Bu yüzden Yakıt kısmını onararak buharlaşan havayı tekrardan yakıt olarak kullanacağız. Maddenin üçüncü hali nedir?” diyerek gülümsüyor Globe.  “Gaz,” diyorum gözlerinin içine keskin bir bakış atarak.  “O zaman,” diyerek söyleniyor Nancy, “Yakıt seviyesi ikideyken dörde mi çıkacak?”  “Tam öyle değil ama ona yakın,” Globe’ın söylediklerini dikkatle dinliyorum. Gereksiz bilgi yığınına değer vermiyor.   “Hadi ilk işimiz yakıt kısmını tamir etmek,” ellerine vurarak iş başına yöneltiyor bizi.  “Her uzay aracının içinde az da olsa belirli bir miktar katı yakıt bulunur.” Globe yakıt tankına doğru yürürken söylenmeye devam ediyor: “Yüksek tonajlı olmasa da seni fırlatmaları için az da olsa katı yakıt kullanmışlardır.” Eliyle geminin metal kapısına vuruyor.   Söylediklerinden hiçbir şey anlamayarak arkasından onu takip ediyorum.   “Şu fosil kömürlerden mi bahsediyorsun,” Kansas Globe kadar olmasa bir şeyler biliyor.   “Hayır, antrasit veya esmer kömürden bahsediyorum.” Kansas cevabını aldığında anlamış gibi görünüyordu. Hiçbir şey bilmediğimi, bildiğim için sadece susmayı tercih ettim. “Eğer,” diyerek söyleniyor Kansas. “Biomass kullanmışsalar aradığımız şey bu da olabilir.”  Ellerini terlemiş saçlarının arasından geçirerek “Olabilir,” diye söyleniyor Globe.   “Şu biomass dediğiniz nedir?” merakla soruyorum.   “Sen açıkla,” eliyle beni işaret ediyor Globe Kansas’a bakarak. Kansas gülümseyerek derin bir nefes alıyor.  “Kolonideki atıkların oksijensiz bir ortamda çürütülerek biyolojik kaynaklar aracılığıyla elde edilen yakıta denir.” Hiç nefes almadan tek bir nefeste tanımını yapıyor Kansas biomassın.“Aradığımız şey Biomass değil,” diyerek mırıldanıyor Globe. Yüzünde çok derin bir gülümseme beliriyor birden. “Burada istediğimiz malzemeler var.” Globe’ın yanına yaklaştığımda elinde tuttuğu silindir şeklinde iki hidrojen tüpünü fark ediyorum . “Bunu neden daha önce fark etmedik,”  “Bizi koloniye götürmeye yetecek mi?” diyerek soruyorum cevabın hayır olacağını bildiğim halde. Globe bakışlarını yere düşürerek “Koloniye en az üç yüz bin kilometre uzaklıktayız.”  Emily, onu bir daha göremeyeceğim aklımın ucuna bile gelmezken şimdi bu durumun tam içindeyim. Çaresizce tam karşımda duran Nancy’e bakıyorum. O anda bilekliğimin kırmızı ışığı titreyerek yeşile dönüşüyor.   “Emily,” diyerek bağırıyorum. “Emily,”  “O yanınıza geliyor,” Jan’in kurduğu cümle sert yutkunmama sebep oluyor.   “İletişim yirmi dokuz saat sonra kesilecek. Yirmi altı hidrojen tüpü ile size doğru geliyor.”  “Onun tek başına bunu yapmasına nasıl izin verdin?” diyerek bağırıyorum.   “Tek değil,” diyor “Gene yanında. Onu rehin aldı.” Emily’nin onu öldüremeyeceğini biliyordum. Bize doğru gelmesini hiç istemiyorum.  “Oraya geri dönebilme şansımız yok mu Jan,” diyorum. “Hayır,” diyor “Ne sizin buraya gelebilme şansınız ne de Emily’nin sizin yanınıza gelebilmesi mümkün.” İğneleyici sözleriyle ensemin gerilediğini hissediyorum. “O sizi bulamayacak,” diye ekliyor Jan.  “Onun bunu yapmasına neden izin verdin?” diyerek söyleniyorum. Gittikçe uzaklaşan güneşe bakarak.   *  “Dünya çok uzaklaştı,” diyerek söyleniyor Jan. “Sizi oraya gönderdiğim için beni affedin çocuklar,” Sesindeki büyük pişmanlık bir hançer gibi saplanıyor bedenime. Ama yapacak bir şey yok.   Derin düşüncelere dalıp gidecekken içeriden bir ses, metal yığınında yankılanıyor;   “Cennete asla gidemeyeceğim çünkü nasıl gideceğimi bilmiyorum.”  Bu şarkı bana tanıdık geliyor. Sonra şarkıya eşlik ediyorum.  Bu Lp’nin şarkısı. Cellie içeride delice bu şarkıyı söylüyor. “Sende kaybettiğim tüm şeylere,” diyerek arkamı dönüyorum. Kısalmış gölgemi aldırmadan tekrar ediyorum: “Benden kolayca vazgeçebildin.”                                                                                  Altı saat sonra-  “İçecek bir şey ister misin?” diyerek soruyor Lily. Ayakta durduğu için kafasını bana doğru eğerek gülümsüyor. “Çay alırım,” diyorum gülümseyerek. Bizim dışımızda herkes geminin yatak bölümünde uyuyor.   “Neden uyumadın?” diyerek soruyor. Elindeki porselen bardağı bana uzattıktan sonra yanıma çöküyor. Dizlerini göğüslerine doğru çektiğinde tekrar soruyor: “Neden uyumadın? Onu bekliyorsun değil mi?” Evet anlamında kafamı sallıyorum.   “Ya yanlış bir yere iniş yaparsa?”   “Merak etme,” diyerek söyleniyor. “Gene yanında, o bulur bizi.” Onu dinlerken içimde nedensiz bir titreme oluşuyor.   “Hava çok soğudu,” diyorum kıyafetin üzerindeki ısı tuşuna basarak. Tam karşımda duran kaskıma uzanıyorum. Kafama geçirdikten sonra dışarıya çıkmaya hazırlanıyorum. Benimle birlikte geminin önüne geliyor Lily. Çöküyoruz öylece bulunduğumuz yere.   “Ay’sız dünya çok yalnız,” diyor kafasını parlak yıldızlara doğru çevirerek. “Yakında güneşte kaybolacak,” çaresizce söyleniyor. Kasktan dolayı sesi boğuk çıkıyor.   Şu an dedikleri için üzülme şansım yok. “Evet,” diyerek geçiştiriyorum. Gözlerim gökyüzündeki parlak yıldızların arasından gelebilecek uzay aracını arıyor.  Küçük bir siren sesiyle irkiliyoruz. “Yine neler oluyor?” diyerek içeriye doğru hızla giriyor Lily. Ana ekranın çevresi kırmızı sinyal veriyor. Diğerleri sesin etkisiyle uyanmış. Bilekliğimden Jan’in sesi geliyor.   “Çocuklar, saatte hızı yetmiş kilometreye ulaşan kum fırtınası size doğru geliyor. Görüş mesafesi bin dört yüze kadar düşecek. Hava kirliliği sekiz yüz doksan metreküpe ulaştı.”  “Ne yapacağız?” diyerek söyleniyor Globe bilekliğe bakarak. “Aracı bulunduğu yere sabitleyin.”   “Nasıl yapacağız?”  “Manuel tuşunun yanında sarı bir tuş olmalı,”  “Burada en az on tane sarı tuş var. Hangisi?”  “Oval şeklinde, kırmızı kapağı kaldır.”   Globe hızla kapağı kaldırarak sarı tuşa basıyor. Hafif bir sarsıntı ile aracın sağ ve sol kısımlarından uzun çubuklar çıktığını camdan görebiliyoruz.   “Sabitlemeye üç dakika,”  “Çocuklar fırtına dört dakikadan az bir süre sonra sizi etkisi altına alacak.”   “Sabitlemeye iki dakika elli saniye,”   “Hızlı ol,” diyerek bağırıyor Globe aracın telesekreterine. Onu duymayacağını bildiği halde tekrar tekrar bağırıyor. “Fırtına görüş alanımıza girdi,” diyerek mırıldanıyor Nancy. Tam karşıda hızla bize doğru ilerleyen kumları fark edebiliyoruz.  “Geminin ışıklarını yak,” diyerek bağırıyor Cellie. “Sabitlemeye iki dakika,”   “Başaramayacağız,” diyorum içimden gelmese de.   “Fırtına üç dakika sonra sizi etkisi altına alacak, kemerlerinizi bağlayın.”  Büyük bir hızla yerlerimize oturup kemerlerimizi sıkıca bağlıyoruz.   “Giriş kapısı açık kaldı,” diyerek bağırıyor Collin. Hızla yerinden kalkarak kapıya doğru koşuyor.   “Collin yerine geç,” diyorum ama beni dinlemiyor.   “Sabitlemeye kırk saniye,”   “Son bir dakika,” diyerek bağırıyor Jan.   “Collin,” benimle birlikte Anasti’de bağırıyor. Collin giriş kapısını kapatır kapatmaz yerine koşuyor. Kemerini sıkıca bağlayarak kaskını kafasına geçiriyor.   “Sabitleme başarılı,” diyor telesekreter. Aynı zamanda ana ekranda büyük yeşil bir tik gözüküyor.   “Dokuz saniye,” diyerek ekliyor Jan. “Kimse yerinden kalkmasın.”   Fırtınanın şiddeti kocaman metal yığınını yerinden oynatıyor.  Oturduğumuz yerde sabit duramıyoruz. Bir sağa bir sola savruluyoruz.   “Ölü bir gezegen için ağaçlandırma yapmak,” diyerek bağırıyor Kansas. “Bunun bir işe yaramayacağını bildiğiniz halde bizi buraya gönderdiniz.” Jan’in bütün hatasını yüzüne püskürüyor Kansas.  “Lanet olsun,” sarsılmanın etkisiyle sesi titrek çıkıyor Kansas’ın.   “Ne zaman bitecek bu?” diyorum kaskın içindeki mikrofona doğru bağırırken.  “Beş dakikaya sizden tamamen uzaklaşacak,”   Derin bir nefes alırken fısıldıyorum: “Bunlar daha ilk günler.”                                                                          Diriliş Kolonisi  2044-D Sınıfı  10.50    Kapının kayarak yanı açıldığını gördüğümde uzattığım ayaklarımı toparlıyorum. Gelen yerleştirme işlerinden sorumlu Anna.   “İkinizin de odaları hazır,” diyerek gülümsüyor. “Emily seninki sağ koridorda yer alan ilk oda, Crash seninki sol koridorda yer alan baştan üçüncü oda.” Anahtar yerine kullandığımız kartları bize doğru uzatırken söyleniyorum. “Beni de öldüreceğinizi tahmin ediyordum,” Anna’nın gözlerinin içine bakıyorum.   “Koloninin yasalarını biliyorsun hiçbir çocuk öldürülmez burada, annesi ister hırsız olsun ister isyancı” Laubali bir tavırla kahkaha atıyor.  “Annem isyancı değil,” diyorum o sırada Emily kolumdan tutup beni odanın dışına çıkarıyor.  “Aklını kaçırmadın değil mi? Seni sıfır sınıfına mı yerleştirsinler istiyorsun?”  “Sıfır sınıfı mı?” diyerek söyleniyorum. “Orası neresi?”  “Koloninin en aşağı tabakası, haftada bir yemek gönderiliyormuş oraya.  “Kimden duydun bunu? On dört yıldır bu kolonideyim ama böyle bir yerin varlığını bilmiyorum.”  Koridorda yer alan pencerenin yanına kadar sürüklüyor beni.  “Bak,” diyor. Eliyle kolonin karanlık tarafını gösteriyor. “Elektrik verilmiyor, su verilmiyor. En aşağı sınıf.” Gözlerini üzerime dikiyor. “Ben odama yerleşeyim,” diyerek yürüyor. Kolonin karanlık tarafına baktığımda: “Sıfır sınıfı,” diyerek fısıldıyorum. Arkamı dönüp odama doğru yürürken aklımda sadece sıfır sınıfı kalıyor. Kartı ekrana hafifçe değdiriyorum. Şimdilik kartla açıyoruz kapıları ama ilerleyen zamanda teknikerler gelip kapıyı açmamız için göz tarama cihazına kaydedecekler bizi. Yana doğru kayarak açılıyor. Benden önce burada kalan bayağı dağınık biriymiş. Odanın düzeni bozuk, yatağın üzerine atılmış kirli çamaşırlar, bir araya toplanmış kağıt yığınları açıkça söylemek gerekirse oda çok pis. Şimdilik pisliğe aldırmadan gözüme kestirdiğim koltuğa doğru yürüyorum. İki hafta önce annemin aldığı ayakkabıları çıkararak kapının önündeki dolaba koyuyorum. Tişörtümü sıyırarak koltuğun üzerine geçip gözlerimi yumuyorum. *  “Uyan,” diyor bir ses. Bu Emily. Gözlerimi açar açmaz tişörtümün üzerimde olmadığını hatırlıyorum. Hemen doğrularak tişörtümü başımdan geçiriyorum.   “Ne var? İyi misin sen?”   “Evet iyiyim,” diyerek gülümsüyor. “Erişim yasağımız kaldırıldı, istediğimiz zaman çıkıp dolaşabileceğiz. C sınıfına gitmemiz gerekiyor. Oradan alacaklarım var.”   D sınıfından C sınıfına geçiş iznimiz vardı. C sınıfına mensup insanlarında bu izni vardı. Erişim iznine gelince rahatça gezebilmek için kullanılan bir terim o sadece.  “Tamam,” diyerek ayağı kalkıyorum. “C sınıfında benim de işlerim var.”  Odamdan çıktıktan sonra kapının benim dışımda kimseye açılmaması için onu erişime kapattığıma emin oluyorum. *  Uzun koloni koridorlarını geride bırakarak yürüdük. Alışveriş için yeterli param olmadığından bir şeyler alamadım. C koridorunda bir zamanlar en yakın arkadaşım olan Mia’nın karşıdaki koridorda ağladığını fark ettiğimde ona doğru hızla koştum.   “Neden ağlıyorsun Mia?”   Önce beni gördüğüne seviniyor gibi duruyor. Sonra ağlamasına devam ediyor. Benimle aynı yaşta.   “Annem,” diyerek derin bir nefes alıyor. “Onu ağaçlandırma için boşluğa gönderiyorlar.”  Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ağaçlandırmanın iyi mi kötü mü olduğunu da öyle.   “Üzülme,” diyerek ekliyorum. “Sadece yedi günlüğüne gidiyor oraya.”  Mia söylediklerime cevap vermedi. Sadece ağlıyordu.  Fırlatma rampasından boşluğa doğru bir araç hareketlendi. Mia rehavete kapılıp iyice ağlamaya başladı.   “O geri dönmeyecek,” diye bağırdı.   *  Odama geri döndüğümde yapacağım bir şey için hazırlanıyordum. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirerek farklı tarz takılmaya özen gösteriyorum. Dışarıya çıkmak için beklediğim saat gece yarısından hemen sonra. Çünkü burada gece yarısından sonra gezmek, dolaşmak yasak.                                     Üç saat sonra-  Oturduğum kahverengi koltuktan hızla kalkıp, elime bir yerlerden geçirdiğim silahı alıyorum. Daha sonra ailemin resmini çıkarıyorum cebimden. Annemin gözlerinin içine bakarak fısıldıyorum: “Bu gece birini öldüreceğim.”   Hızla kapının yanına geldiğimde onun ses çıkarmamasını dileyerek kartımı sisteme okutuyorum. Kapının açılmasıyla onun odasına, Gene’in odasına doğru yürüyorum. Sistemler sıradan birer engel ama aşılması zor olan engeller değil. Bunu ancak bir askerden bütün erişime açık olan kartı çalarsanız başarabilirsiniz. Sırasıyla kapıların açılmasını beklerken onun odasında olmasını umuyorum. Çünkü anneme bir söz verdim: “Bu gece gerçekten onu öldürecektim.”                                                            2048-Çarşamba  Dünya’da Üçüncü Günün Gecesi    Fırtınanın dinmesiyle beni boğan kaskı çıkardım. Kemerimi de çözerek geminin ana kısmında öylece bekledim.  “Bu fırtınayı hiç sevmedim,” bana bakarak söyleniyordu  Danny. “Ben hiç hiç sevmedim,” diyerek cevap veriyorum. Yüzünde acı bir tebessüm beliriyor birden.   “Galiba bu gemide ölümü ağırlayacağız,” elindeki kaskını yere bırakarak dizlerinin üzerine çöküyor. “Böyle giderse hepimiz öleceğiz,” Danny’nin bütün duygusallığı aniden üzerine çökmüş gibi. Bilekliğini ağzına doğru götürerek: “Eve gitmek istiyorum Jan, ne yap ne et bizi evimize ulaştır.” “Burası da bizim evimiz,” Cellie’nin sesi titrek çıkıyor. “Burası bizim evimiz değil! Yirmi yedi yıldır evimiz Diriliş. Bizler Koloni’de doğduk. Orada büyüdük.” Danny her an ağlayacak duruma geliyor.   “Jan, beni duyuyor musun? Evime gitmek istiyorum.”  “Sizi herkesten önce buraya getirmeyi istiyorum. Ama yapamam. Üzgünüm Danny orada yalnızsınız!”   Jan’in sesinde umursamaz bir ifade beliriyor bir anda. “Üzgünüm çocuklar,”  “Ağaçlandırma bölgesine ulaşabilirseniz eğer orada sizi hayatta tutabilecek her şey var,”  “Bizi,” diyerek fısıldıyorum. “Bizi oraya geri getirecek her şey var mı?”  “Kısmen,” sesindeki soğukluk hala yerini eskisine bırakmadı.  “Bakın çocuklar şu an Koloniye tam iki yüz on bir bin kilometre uzaktasınız. Bu ölçüme göre ve aracınızın yakıtına göre buraya geri dönmeniz imkansız.”  “Bize yeni bir araç gönder o zaman, içindeki lanet yakıtı da ona göre ayarla,” Cellie az önce Dünya’ya sahip çıkarken şimdi Jan’in üzerine bağırıyor.  “Gerek yok,” diyorum. “Emily yakında burada olur.” “Emily oraya gelemez Crash,” diyor Jan.   “Neden? O buraya gelecek.”  “O yörüngeyi kaybetti Crash. Yaklaşık yarım saat önce aracın bilgilerine ulaşarak onları koloniye geri çektik. Şimdi sıfır, yani C sınıfında.”  “Bunu neden erkenden söylemedin?” diyerek bağırıyorum. “Sıfır mı dedin sen?” Kansas bilekliğine bakarak söylendi. “Onu sıfır sınıfında gözaltına mı aldınız?”   Kansas’ın söyledikleriyle geriliyorum. Birden Emily’nin sıfır sınıfı hakkında söyledikleri kulaklarımda yankılanıyor.   “Koloninin en aşağı tabakası, haftada bir yemek gönderiliyormuş oraya. Elektrik verilmiyor, su verilmiyor. En aşağı sınıf.” İçime bir ürperme giriyor. “Öyle bir yer hiç olmadı. Emily şu an revirde sakinleştirici verdiler. Onun yanından geliyorum. Sayıklamalarından dolayı aklımda kalmış sıfır sınıfı,” diyor Jan. “Yakında telsiz bağlantısı kopacak, frekans gittikçe zayıflıyor.”   Jan’in sıfır sınıfı hakkında söyledikleri hafifte olsa beni rahatlatmaya yetmişti, Onu düşünerek yatak kısmına geçtim.  Ayakkabılarımı, kolonideyken bizi ayırdıkları günkü gibi çıkarıp tam karşımda duran dolaba kkoyara üzerimdeki işe yaramaz kıyafeti çıkarıp yatağa uzanıyorum. “O iyi olacak,” diyerek yüzüme gülüyor Globe. Tam karşımda duran yatağın üzerine oturmuş.   “İyi olmayacak,” diyorum sessizce gözlerimi karanlığa teslim ederek.  *  “Daha fazla üzerine gitmeyelim,” dedi Nancy. “Biraz yalnız kalmaya ihtiyacı var.”  Gözlerimi araladığımda karşımda duran Nancy’e baktım. Konuşmaları beni rahatsız etmiş gibi bir tavra büründü. Ellerini Globe’ın kollarına yerleştirmiş onu zorla dışarıya çıkarmaya çalışınca, “Rahatsız olmadım,” diyerek fısıldadım. Yataktan doğrularak tam karşımda duran dolaba doğru yürüdüm. Üzerimde eşofmanımdan başka bir şey olmaması Nancy’den çok Globe’ı rahatsız etmişti.   “Dostum üzerine bir şeyler giymeyi düşünüyor musun?” Gözleriyle Nancy’i işaret ederek söyleniyordu. Nancy yanakları kızarmış bir şekilde arkasını dönüp yatak bölmesinden ayrıldı.   “Emily burada olsaydı seni parçalardı,” diyerek gülümsedi Globe. Gülümseyerek üzerime tişörtümü geçirdim. Elevano takımını giydikten sonra dışarıya doğru yürüdüm. Kapının yana kayarak açılmasıyla karanlık kendini belli etti. “Güneşte bizi terk etti,” diyerek söylendi tam sağımda duran Kansas.  Haklıydı. Etraf soğumuş, gökyüzü hafiften kararmıştı. Bilekliğin titremesiyle irkildim.   “Hey çocuklar,” endişeli ses tonuyla Jan yine bize misafir olmuştu.   “Ne var yine?” sessizce söylendi Kansas.  “Derhal buraya gelmelisiniz,”   “Sen bizimle alay mı ediyorsun? Hani koloniye dönmemiz imkansızdı.”   “Tartışma sırası değil şimdi, Eksen hareketleri güneşten uzaklaştığınızı gösteriyordu. Ama öyle değil bulunduğunuz ortamda durum gece. Ve güneş sizi kendisine doğru çekiyor. Boşluğun -Dünya’nın- içinde ne varsa güneşin çekim kuvvetine teslim olacak.”  “Yanacağız diyorsun yani,” diyerek söylendi Kansas. Jan’in dediklerini hiç umursamayarak “Bu durumlardan hep haberin olurdu ama nedense bunu şimdi söylüyorsun.”  “Bunun en başta olması gerekmiyor muydu? Çekim gücü dünyayı içine doğru çekiyorsa neden bu kadar uzun sürdü? Şimdiye yanmalıydık o zaman.”  “Yörünge hareketleri Güneş’in yedi yüz sekiz bin kilometre hızla dönmesi gerektiğini söylüyor. Ama o hızını tam yüz bin kilometre artırdı.”  “Jan,” diyerek duraksadı Globe. “Biz güneşe yaklaşmıyoruz, güneş bizden uzaklaşıyor.”   Havanın soğuması ve bitmeyen karanlık hala devam ediyor.   “Bu saçma,” Kansas’ın sesi keskin ve net. “Eğer güneş yörüngeden çıktıysa çekim gücüyle gezegenleri kasıp kavurur. Başka bir şey var bunun içinde. Hem bizim radarımızda en ufak bir hareket yok, çekim gücüne doğru harekette öyle.”  “Bütün gezegenler güneşin etrafında dönerken güneş sistemi Samanyolu Gökadası’nın etrafında hareket eder.”   “Bekleyin çocuklar,” Jan’in sesi gittikçe tedirginleşiyor. Bilekliğimizden ve aynı anda geminin radarından turuncu alarm çalıyor.   “Turuncu alarm sadece ciddi durumlarda uyarı verir,” diyerek fısıldıyorum. Ne kadar endişe etmesem de içimde bir kıpırtı oluşuyor.  “Jan, neler oluyor?”  “Galiba bugün, tüm canlılar için son gün!”                                                                          
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE