1

4169 Kelimeler
Birkaç kelime dışında dudaklarımdan dökülenler hiçten ibaretti. Ne de çok hata vardı geri dönüşlerimde gözlerime takılan. Soluklarımın bu denli uzun sürmesi şaşılacak gibiydi! Durmadan dönüp duran zarın siyah noktaları belli belirsiz kendini gösteriyordu. Günahkar bir kulun ,ölümden sonra, affı için bel bağladığı yaratıcısı gibi; elim kolum tutuk, bir zara göz diker olmuştum son zamanlarda. Adımlarım zarın noktalarını izliyor, yolum ölüme giderken gördüğüm yalnızca değişen renkleri oluyordu. Başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi... Lakin biliyordum, önemi olan şeyler hala avucumda duruyordu. Onları da kaybetmek sonuma vesile olacak olsa da görmezden gelmeyi tercih ediyordum. İlgim kalmamıştı. Avcumdakilere bile. Kim bilir, belki de bu acınası halime yaratıcı bile gülüyordu. Ah, ama ben zaten gülüyordum ona! Vaat ettiği cennetinin, görülmemiş çiçeklerinin katili olacağımı umut ederek nefretle kahkaha atıyordum hem de. Haksız değildim, yaratıcının haksız öfkesinin ateşinde yanan yaş bir odun olarak ben de öfke saçar durumdayım. Elimden başka bir şey de gelmiyordu zaten. Derin bir nefesi ciğerlerime çekip bir süre, boğulacak duruma gelene kadar, tuttum ve hemen sonra yanan ciğerlerimden yavaş yavaş dışarı saldım. Ben buna 'nefeslenmek' diyordum. Bunu; yaratıcının planlarına inat hala yaşıyor olduğumu kendime kanıtlamak için yapmaya başlamıştım ilk başta, ama artık rahatlamak için de kullanıyordum. Beyaz zemine gömülmüş siyah noktaların bana kendini göstermesini beklemeye devam ediyordum aklım karman çorman vaziyette. Günümün nasıl geçeceğini gösterecekti noktalar ve cevap için sabırsızca kıpırdandım oturduğum parke zeminde. "Batıl inançlısın resmen." Dedi hemen arkamdaki yatağımızda oturmuş beni bıkkın gözlerle izlerken. Bir yandan da çoraplarını giymeye çalışıyordu. Aslında her daim, değerli bulduğum şeylere değer verir ve her konuda bana destek olurdu ama zara neden bu denli nefretli olduğunu çözemiyordum bir türlü. Ah, kendi hayal ürünlerim bile bağımsızlığını ilan etmiş, oradan oraya savrulurken benim halim nicedir siz düşünün! Sabırsız bir tavırla alt dudağımı dişlerimin arasına alıp derisini kemirmeye başladım. Okula geç kalmak üzereydim ve en ufak bir şeyi beklemek zor geliyordu. Hoş, okul ne kadar önemli olabilirdi ki? Stresli ve sinirli hisler baş gösterirken kalbimde, vücudum da hemen uyum sağladı. Fırsat kolluyordu zaten! Bağdaş kurduğum bacaklarımı sallamaya başladım sanki bu zamanı yavaşlatacakmış gibi. Artık her şeye o kadar tahammülsüzdüm ki kendimi bile şaşırtır olmuştum. Okula geç kalacaktım! Hadi! "Yine ters tarafından kalkmışsın." Dedi başını omzuna yatırıp havada kalan ayaklarını sallarken. İmalı ve iç çekerek konuşmuştu. Kulak asmadım. "Bingo!" Zar durduğunda üstünde beliren mavi renkli beş noktaya bakarak küçük ama sesli bir kahkaha attım. Sinirli halim hiç var olmamış gibi bir anda yok olup gitmişti. "Anlaşılan şanslı günümdeyim." Dedim ve zarı keyifle yerden avucuma alıp salladım. Ardından bir kahkaha daha attım. Kumar masasında milyonlar kazanan bir kumarbazdım, memnunsuz ifadeler arasında kahkaha atan tek kişiydim sanki. Zaten benim güldüklerime gülmezlerdi genelde. Ağladıklarım onlara daha komik ve dile dolanası gelirdi. "Batıl." Dedi tekrar dalga geçer gibi. Ben de yeniden göz devirip yerdeki anahtarları alarak ayaklandım. Ucube her gün böyle yapıyordu! Merdivenlerden inerken keyifli bir ıslık dolanıyordu dudaklarımın adımlarına ve küçük bir gülümseme de yanlarında koşuyordu. Son basamağı zıplayarak inerken annem mutfak kapısından göründü ve dudaklarım ıslığın çelmesine takılıp düştü bir anda. Kendini uçurumdan atmak için koşan keyfimin kollarına yapışıp durdurdum onu hemen. "Hayrola, ne bu keyif? Gömü mü buldun?" Dedi annem, ıslak ellerini belindeki mutfak önlüğüne silerken. Akşam Seren'le konuşmalarından duyduğum kadarıyla bu sabah gözleme yapıyor olması gerekiyordu. Önlükteki un izleri de 'öyle yapıyor' demişti sanki. Ama 'sana yapmıyor' diyor gibi bir tondaydı sesi. Annemin ne ima ettiğini gayet iyi anladığım sözlerinin üstüne ifadesiz yüzüme, düşünce dizleri kanamış gülücüğü kaldırıp yerleştirdim. Sinir bozucu bir gülümsemeydi ve annem böyle gülmemi hiç sevmezdi. "İyi bir gün beni bekliyor." Dedim ve onun gülümsememe sinir olan yüzünün keyfini vücuduma sardım. Konuşmak zordu ama onlara karşı susmak bazen daha zor geliyordu. "Senin yine kafan gitmiş." Dedi alayla. Elbette o alay gülümsememi genişletirdi yalnızca. "Ne oldu? Yine ne yapıyor özürlü?" Arkamda kalan merdivenleri inleten topuklu ayakkabı ve Seren'in çirkin sesi girmişti bir anda aramıza. Omzumda O'nun ince, uzun parmaklarını hissedince O'na bakma gereği duymadım. Çünkü desteğini hissetmem için gözlerine bakmama gerek yoktu asla. "Yine zar atmış kesin." Diye cevapladı annem ablamı, alayla. Abla mı? Pardon, alışkanlık işte. Güzel bir aileye doğan çocuklar dünyada 1-0 önde yaşamaya başlarlardı. Lakin bir zamanlar benim de güzel bir ailem varken, dünyaya kaça kaç geldiğinin bir önemi olmadığının kanıtı olmuştum bir anda. Çok çığlık vardı atmadığım. Annemin ve Seren'in gereksiz ve sebepsiz saldırılarına göz yumdum. Daha fazla beklersem derse geç kalacağımın bilincine vararak onları ve seslerini duyu ardı edip dış kapıya gittim. Ceketimi ve çantamı yandaki dolaptan çıkardım aceleci tavırlarla. Bu arada Seren'in son söylediği şeye de söyleniyordum onların duyabilecekleri kadar yüksek bir sesle. "Özürlü sensin Seren. Ayrıca bu gün hevesimi hiçbir şey kaçıramaz. Siz ikiniz bile. " diye konuşurken ceketimi giyip çantamı omzuma takmıştım. Spor ayakkabılarımı da ayaklarıma yerleştirdim çabucak. Beş almıştım, güzel bir gün olacaktı. Emindim. "Sen varken özürlülük benim ne haddime." Dedi Seren, topuklu ayakkabıların küçük gösterdiği toynaklarını mutfağa yöneltirken. Annem de mutfağa geri gitmişti. Günümü mahvetmek için özel olarak sarf ettiği cümlelerini bile dökmeye değer görmemişti anlaşılan bu gün beni. Seren'e cevap vermek yerine kapıyı açıp çıktım. Onlarla tartışmak ya da duyguların olduğu bir konuşmaya girmek yalnızca, sonraki güne alay edebilecekleri konular verirdi ellerine. Tüm bu alaylardan korunabilmek için de kendimi umursamamaya programlamıştım. Evet, başta zor geliyordu ama zamanla gerçekten umursamamaya başlamıştım. "Sıkma canını." Dedi hemen yanımda bana okula doğru eşlik ederken. Nefeslendim. "Sıkmıyorum." Dedim ve düşünceli tavrımı üstümden söküp yürüdüğüm taş örgülü kaldırıma attım. Beş nokta almıştım bu gün. Şanslı günümdü yani. Kötü başlamış olması asla öyle devam edeceği anlamına gelmezdi. "Sen nereye ya? Dalmışım gidiyorum." Dedim O'na, aklım yavaş yavaş başıma doğru adımlar atarken. Gözlerimi O'na çevirmeden ileri bakarak konuşuyordum. Etrafta kimse olmasa bile dört duvar arasında olmadığım sürece ona bakmak beni huzursuz ediyordu. Keyifle nefes verdi ve elini omzuma attı. "Bu günü seninle geçirmeye karar verdim. Şanslısın." Dedi zıplaya zıplaya adımlar atarak. Güldüm. Başka insanların olduğu bir sokağa döndüğümüzden ötürü sakin bir yere geçene kadar ona cevap vermemiştim. Deli damgası yemek istemezdim. Bu sadece birkaç alaylı cümle daha verirdi insanlara. Yanımızdan, elindeki ekmeklerle bir çocuk koşarak geçince tamamen yalnız kalmıştık sonunda. Sahte bir öfkeyle kaşlarımı çatıp ilerideki uzun ve boş sokağa baktım. "Seni uyarıyorum! Aptal aptal işler yapıp beni konuşturma sakın. " Dedim tehditkar bir havayla. "Aman sen de abart. İyi ki bir kere gıdıkladık." O da sahte bir sitemle kaşlarını yükseltmiş ve omzumdaki eliyle kısa saç tutanlarımı okşamaya başlamıştı. O anı hatırlayınca kıkırdadım. "İnsanlar beni deli sandı be!" Sesime drama katmıştım konuşurken. Kahkaha attı. "Sanki değilmişsin gibi çiçeğim." Yolun kalan kısmında konuşmadık çünkü insanlar doluşmuştu etrafa. Hiçbir zaman kalabalığı sevmezdim. Eskiden de, şimdi de. Durağa gittim ve bana lazım olan otobüs gelince bindim. Sessizdik ve ayaktaydık. Deli gibi dolmuştu içerisi. Üstelik sırtım da çok ağrıyordu. Neyse ki sıcak değildi hava, aksi takdirde zarla büyük bir kavgaya girebilirdim. Fakülteme en yakın durakta indik. Göz ucuyla bileğimdeki saate baktım. On dakika kalmıştı derse ve kesinlikle ders işlemek için fazla doluydu kafam. Beni derse gitmemem için ikna edebilecek herhangi bir sebep lazımdı. Başka bir uğraş. Lakin yoktu. Sessizliğimizi bozmadan sınıfa kadar ilerledik. İsimlerini bile bilmediğim öğrencilerle dolu sınıfa girip bulduğum boş koltuklardan en yakın olanına otururken bile; birinin beni alıp götürmesini veya aklıma yapacak daha güzel bir iş gelmesini bekliyordum. Aylak aylak gezmek dışında bir iş ama. Her zamanki gibi ayakta durmayı tercih etmişti. Kalçasını oturduğum sıranın masasına dayayıp gözlerini etrafta gezdirmeye başladı. Ne yaptığını bilmek için O'na bakmama gerek yoktu çünkü O zaten bendim. Ayrıca sınıfta dertli dertli ne aradığını da sormama gerek yoktu. İşi gücü bana ayarlayacak yakışıklı bir oğlan bulmaktı çünkü. Sınıftaki uğultuyu bastırmak için kahverengi yün ceketimin şapkasını başıma geçirdim ve ellerimi altına sokup belli etmeden kulaklarıma bastırdım. Sessizliğe o denli muhtaçtım ki ağlayabilirdim. Eğitim sosyolojisi profesörü kısa süre sonra kapıdan içeri girince sınıf hemen sessizliğe bürünmüştü. Bunun verdiği rahatlıkla ellerimi kulaklarımdan ayırıp masaya koydum ve parmaklarımı birbirine geçirdim. Özcan hoca aksayan ayağıyla kürsüye ilerleyip elindeki dosyaları kürsünün üstüne bıraktı. Küçük dikdörtgen, kırmızı çerçeveli gözlüklerini cebinden çıkarıp gözlerine taktı aceleci olmayan tavırlarla. "Adam kırmızı fular ve aynı renk çizgili çorap giymiş. Bir de gözlük çerçeveleri de kırmızı. Çok minnoş değil mi ya!" Dedi ellerini yanaklarına bastırıp hayran hayran Özcan hocaya bakarken. Gülmemek için dudaklarımı ısırarak göz ucuyla O'na baktım. Işıl ışıl gözlerle hocayı izlerken gözlerini hızlı hızlı kırpıyordu. Adam atmış yaşından büyük! Allah'tan kork! "Merhaba arkadaşlar." Hoca ellerini ceplerine koydu ve gözlerini sınıfta gezdirerek kürsünün önüne çıktı. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. "Bildiğiniz üzere, bu gün sunum gruplarınızı kuracağız." Dedi ve birkaç saniye susup tepkilerimizi izledi. Mükemmel bir diksiyonu vardı. Ah, sunum olayını bilmiyordum çünkü adamın derslerine neredeyse hiç gelmiyordum! "Daha önce dersime girenler bilir benim ödev disiplinimi. Bilmeyenler için açıklayayım. Herkes şu an birlikte oturduğu arkadaşlarıyla grup oluşturacak. Sürpriz birlikteliklerin getirdiği arkadaşlıkları severim ve sizin de böyle bir şey yaşamanız hoşuma gidecek. Tabii sizin de seveceğinize inanıyorum." Diye devam etti. Sınıfı küçük çaplı bir uğultu doldurmuştu bir anda. Bu ani gürültüye yüzümü buruşturdum ister istemez. Neden konuşuyorduk ya da ses çıkarıyorduk ki? Gözlerimizle anlaşsak olmuyor muydu! Göz ucuyla yanıma ne ara oturduğunu fark etmediğim adama baktım. Aynı anda o da gözlerini bana çevirmişti ve kahverengi gözleriyle karşılaşmıştım. Tanımıyordum bu adamı elbette. İnsanlara çok dikkat etmediğim için onu daha önce görmemiş olmam normaldi ki okulda yüzlerce öğrenci vardı. Ama gözleri... Bana bir yerden tanıdık gelmişti. Sanki her zaman gördüğüm bir şeymiş ama aklım silip gitmişti ve ben de silinenlerin arkasından kalanları anımsıyordum. Nefeslendim. Ne de saçma bir düşünceydi bu! Gerçi, sadece bir çift göze bakıp böyle fikirlere kapılmam normal olmayan aklımın için normal sayılırdı. Şaşırmamalıydım. Aramızdaki bakışmanın garip derecede uzun sürdüğünü fark edince aceleci olmayan bir tavırla Özcan hocaya geri çevirdim gözlerimi. Bana bakarken ne düşündüğünü anlayamamıştım lakin kötü bir niyet de sezmemiştim. Ayrıca şaşkın da görünmüyordu. Sanki o da benim gözlerime aşinaydı. Zira, renklerinden ötürü, gözlerime bakan herkes önce şaşırır sonra da beni rencide etmemek amacıyla şaşkınlığını silmeye çalışırdı. Ama bu adam... Daha önce bana bakmış gibiydi. Sahi, ne saçmalıyordum ben böyle? Aynı sınıftaydık, beni daha önce yüzlerce defa görmüş olabilirdi. Nefeslendim. Özcan hoca kürsünün üstüne bıraktığı dosyaları geri aldı. Aksayan adımlarla ilerledi ve sağ taraftaki ilk sıraya bir tanesini bıraktı. Hemen sonra yandaki sıraya başka bir tane bıraktı. Bu böyle devam ederken konuşmaya da başlamıştı. "Herkes verdiğim dosyadaki yerlere istediğim bilgilerini doldursun. Herhangi bir özel durum olmadığı sürece gruplarda değişikliğe kesinlikle tolerans gösterilmeyecek." Dedi itiraz istemediğini belli etmek ister gibi otoriter bir ses tonu kullanarak. Birbirine doladığım parmaklarıma indirdim gözlerimi. Hiç tanımadığım bir adamla ödev yapmak konusunda pek hevesli değildim doğrusu. Hatta buna engel olabilmek için elimden geleni yapacaktım sanırım. Gerçi ödevi yapmayabilirdim de. Zira okul hiç umurumda değildi. Belki adam grup ödevini tek başına yapmak zorunda kalacak ve fazlasıyla iş düşecekti ona ama başka insanların düşüncelerini veya başlarına gelenleri de umursamıyordum. Bencilce gelebilir ve bu kesinlikle doğru, bencilce. Başkaları hatta kendim için bir şeyler hissetmeyi bırakalı çok olmuştu. "Bilgilerini dolduranlar sırayla gelip imza atarak gidebilirler. Bu günlük ders işlemeyeceğiz." Özcan hoca yeniden konuşunca dünyadan kopan zihnim irkilerek kendine geldi ve sonunda güzel bir haber duymuş olmanın gülümsemesi buldu yüzümü! Ama bedenen değil, aklen. Başımı, masaya uzattığım kolumun üstüne koydum. Gözlerim duvara yaslanmış O'na döndü. Kollarını göğsünde birleştirmiş yanımda oturan adam alıcı gözle bakıyordu. Gözlerini bana çevirdi. Gülümsedi. Gülümsedim. Sağ elini kaldırdı ve beş parmağını ayırıp salladı. Uzun ince parmaklarını izlerken bir kez daha gülümsedim. Ne de şirin bir kadındı bu minnoş böyle! Kısa süre sonra önüme elden ele gezen mavi dosya konulduğunda 'masa 10' yazan kısma bilgilerimi yazdım çabucak. Mutlaka bu grup işini Özcan hocayla konuşmalı ve halletmeliydim. Güzel bir yalan sallamam gerekecekti kesinlikle. Zorlanacağım bir durum değildi, yalan söylemek konusunda aklım iyi çalışırdı. İşim bitince yanımda oturan adama dosyayı uzattım ve gözlerimi yeniden O'na çevirdim. Bana başını 'hadi' der gibi sallayınca gülümseyerek yere koyduğum çantamı alıp omzuma taktım. O da dersleri benim gibi sevmezdi asla. Aylak aylak gezmek daha hoş geliyordu kulağa. Ama bir işe yarıyor olmam gerektiği fikri aylaklığa silgi sürmemi sağlıyordu. Yani en azından delirip, kendimi duvarlara çarpma dürtüleri beni ele geçirmek için beynime doluşana kadar. "İlayda, adın bu değil mi?" Adam bana seslenince ayağa kalkmıştım henüz. Gözlerim O'ndan ayrıldı ve kahverengi gözlere döndü, istemeden. Konuşmak istemiyordum ki ben! Bedenimi ona çevirdim ve başımı aşağı yukarı salladım. Adımı muhtemelen dosyadan okuyup öğrenmişti. Gülümsedi. Ama güzel bir gülümseme değildi. Gerçek değildi çünkü. "Numaranı isteyecektim. Ödev için haberleşmemiz gerekecek." Çekingen bir tavırla cebindeki telefonu çıkarıp numara ekranını açtıktan sonra bana uzattı. Çekingen tavrı da gerçek değildi sanki. Ya da ben fazla şüphe ediyordum insanlardan. Emin değildim, önemli de değildi gerçi. Gözlerim önce gözlerinde gezindi sonra da bana uzattığı telefonda durdu. Uzun ince parmakları güzeldi, yüzü de öyle. Ama tavrı... Dudaklarımı bulan küçük kahkahayı ben bile beklemezken adamın şaşırması gayet doğaldı yaptığının aksine. Bana ben küçük kahkahama son verene kadar baktı. Sanırım ben de çirkin gülüyordum. Deliriyordum ve bunu fark etmek beni daha çok delirtiyordu. Bu garip tavrıma hemen son verip arkamı döndüm ve iki adımda inilen geniş basamaklı merdivenlerden, nefret ediyorum onlardan, inmeye başladım. Adamın eli telefonuyla birlikte havada kalmıştı. Elbette umursamadım. Arkadaş falan istemiyordum çünkü yeterince arkadaşım vardı. Sonunda aşağı inmeyi başarınca kürsünün üstündeki yoklama defterinden adımı bulup imza attım karşısına çabucak. Gitmek istiyordum buradan, derhal! Arkamdan beni izlediğini hissetmek rahatsız etmişti, hiç olmadığı kadar çok hem de. Özcan hocaya baktığımda gülümsedi. Zoraki bir tavırla karşılık verdim. Aslında onunla grup konusunda konuşmak istiyordum ama burada konuşmanın iyi bir fikir olmadığı aşikârdı. "Ne diye öyle davrandın ki? Adam gayet iyi birine benziyordu hem yakışıklıydı baya. Belki sevişirdiniz." Dedi sınıftan çıkarken. Çantamı önüme çekip ön cebinden kulaklığımı çıkarırken kendimi tutamayarak göz devirdim. Kulaklığı taktım ağır ağır ve nefeslendim. "Bir arkadaşa ihtiyacım yok. Sen varsın zaten." Dedim aksi bir tavırla. Kulaklık taktığım için beni görenler telefonla konuşuyorum sanacaktı ve deli muamelesi görmeyecektim. Bıkkın bir nefes verdiğini işittim. "Saçmalıyorsun İlayda." Dedi o bıkkınlığı sesine de yansıtarak. "Öyle yapıyorum." Sinirli böcekler yeniden kalbime dolmaya başlamışlardı ve bu aptal sinirin aç olduğumdan kaynaklandığını tahmin etmek pek de zor değildi. Açtım! Kantinde bir süre sıra beklemenin ardından iki açma ve bir poğaça, yanına da çay alıp boş bir masaya geçtim. O da hemen yanımdaki boş masaya oturmuştu. Yalnız yemek yemeyi sevmediğimden hızlı hızlı ve başımı eğebildiğim kadar eğerek yemeğimi yiyordum. O ise her zamanki gibi gözleriyle ava çıkmıştı. Deli! "Dersten sonra resim mi yapsak?" Dedi dalgın bir tavırla masaya dökülmüş ekmek kırıntılarını dürterken. Uzun, ince parmaklarına baktım. Ellerini severdim. Sorusuna gülümsedim ve gözlerimi kırparak O'nu onayladım. Resim yapmayı da severdim. O'nun, içinde olduğu her şeyi severdim. Elimdeki açmayı yemeye devam ederken arka cebimdeki telefonum titreyince açmayı kağıt paketin üstüne bırakıp kalçamı yana atarak telefonu çıkardım. Ağzımdaki lokmayı yutup ekranda yazan 'Sanem' ismine baktım. Sanırım arkadaş diyebileceğim tek kişi demek daha mantıklı olurdu, arıyordu. Gerçi bizimki biraz çıkar arkadaşlığı gibiydi ama bu önemli değildi elbette. Yalnız olmak istemediğim zamanlarda yanımda olması bana yetiyordu. "N'haber kız?" Her daim neşeli sesini duyunca yüzümü buruşturdum. Nerden buluyordu bu kadar enerjiyi hiç bilmiyordum ama hoşuma gittiğini söyleyebilirdim. "İyi, sen?" Dedim çayımdan bir yudum alarak. Kesin yalnız kalmıştı ve beni yanına çağıracaktı. "Valla çok iyim kız. Şey diyecektim ben sana. Gelsene biraz takılalım. Aslında sabah arayacaktım ama uyuya kalmışım. İşe bile geç kaldım!" Diye yakındı huysuz bir çocuk gibi. Burun kıvırdım. O'na resim sözü vermiştim ki. "Sabah arasaydın olurdu ama başka birine söz verdim az önce." Dedim karton bardağın köşelerini farkında olmadan tırnaklarken. Memnunsuz bir mırıltı çıkardı. "Tüh ya! Arkadaşlarım da gelmişti. Seni onlarla tanıştıracaktım." Çocuk gibi huysuzlanmasına gülümseyebilirdim. Her zaman modumu yükseltebilen bir enerjisi vardı. "Bir dahaki sefere artık." Dedim omuz silkerek. O göremeyecekti gerçi. İtiraz edecek gibi olsa da el mahkum kabul etmişti ve vedalaşıp telefonu kapatmıştık. Hemen sonra açmamı yemeye devam ettim. Aç olduğum zaman huysuz ve düzgün düşünmeyen vahşi bir kadına dönüşebiliyordum. "Keşke Sanem'le gitseydin ya. Değişiklik olurdu senin için." Dedi. Bitirdiğim yemeğimin ardından kalan atıkları topladım ve çöpe atıp kantinin çıkışına, bu günkü son derse girmek için ilerledim. Ellerimin arasındaki çantamın kemerini tırnaklıyordum İngiliz dili ve edebiyatı amfisine doğru yürürken. Söylediği şey saçma olduğu için O'na cevap vermemiştim. O'nunla vaki geçirmeyi, hiçbir şeye değişmeyecek kadar çok severken başka planlara gidebileceğimi nasıl düşünebilirdi! Amfiden içeri girip boş bulduğum bir sıraya otururken bu dersin Batuhan'la ortak olduğu aklıma çarptı bir anda. Sert bir kazaydı, fikir ve zihnim arasında gerçekleşen bu çarpışma. Zihnim beni mutsuz eden şeylerden uzaklaşmaya programlıyken bu durum, yaratıcı ve şeytanın yüz yüze gelmesi gibi bir olay örgüsü yaratmıştı. Nefeslendim ve sıkkın bir tavırla etrafa bakındım belki bu gün gelmemiştir diye umut ederek. Sanırım onunla aynı dersi aynı sınıfta alıyor olmak son zamanlardaki en büyük şanssızlığımdı. Ya da Batuhan gibi bir abimin olması. Çantamı omzumdan indirip ayaklarımın dibine bıraktım. İçi ıvır zıvır dolu olduğundan çok ses çıkarmıştı ve bu ses sessizliği bozan güzel şeylerin nadir olanlarından olabilirdi. Gözlerimi sınıfta gezdirirken birkaç meraklı gözle karşılaşsam da o şeytan bakışlar yoktu. Önüme dönüp birbirine geçirdiğim parmaklarımı ayırdım ve ceketimi çıkarıp masanın gözüne sıkıştırdım. Umarım beş noktanın şansı beni bulacaktı ve bu gün Batuhan'ın pislik yüzünü görmek zorunda kalmayacaktım. Lanet ettim içimden geçen sıkıntıyla nefes verirken. Onu görmeyi sevmiyordum çünkü benim en ufak zayıf noktamı bile bilen bir düşmandı. Tehlikeli bir yılan! Bir anda masanın üstüne attı kalçalarını düşüncelerimi dağıtmak ister gibi. Havada kalan ayaklarını minik minik sallayarak gülümsedi. "Ne o, bu gün batıl inançların gerçeğe dayanmadığının sana kanıtı günü mü yoksa?" Dedi kötü kızlar gibi sırıtıp başını oynatırken. Güldüm. Pislik şey! "N'haber kız kardeş? " Duyduğum tanıdık sesle yüzümdeki gülümseme ardında küçük çizgileri bırakarak silindi ve gözlerimi bana doğru gelen Batuhan'a çevirdim. Kahverengi saçları, kahverengi gözleri ve esmer teniyle benimle zıt renklere sahip olsa da hatlarımız kardeş olduğumuzu belli ediyordu. Uzun bacaklarıyla geniş merdivenleri tek adımlarla çıkıyordu. Sırf benimle uğraşmak için bu dersi asla kaçırmadığına emindim. "Ne istiyorsun Batuhan?" Dedim oturduğum masanın yanında durduğu sıra. Memnuniyetsizliğimi sesime yapıştırmıştım hemen ve gözlerim onu şeytanlarına değmek istemediğinden parmaklarıma geri dönmüştü. O'nun Batuhan'a olan nefret dolu bakışlarını hissedebiliyordum. "Kız kardeşimize selam verelim dedik. Kötü mü nankör bücür?" Dedi elini uzatıp yanağımdan makas alarak. Teması nefretle dikmişti bütün tüylerimi havaya. Hissettiğim öfkenin yan etkisi gibi şakaklarıma keskin bir sızı dokundu ve sol gözümün seğirmesine neden oldu. Nasıl... Ne yüzle gelip benimle bu şekilde konuşabildiğini anlayamıyordum. Soğuk parmaklarımı şakaklarıma bastırıp hayretle nefes verdim. İnsanları anlamak güçtü. Hele Batuhan'ı anlamak, imkansızdı! Pişkin tavrı devam ederken gelip yanıma oturmuştu. Aylarca spor salonlarında büyüttüğü kolunu omzuma attı ve başımı kendine çekip göğsüne yasladı. Tepki vermedim. Vereceğim herhangi bir tepki onu daha çok keyiflendirmekten başka bir işe yaramıyordu çünkü. Ama biliyordum ki benim tepkisizliğim onu sinirlendiriyor ve onu görmezden gelmem zoruna gidiyordu. Zaten en iyi yaptığım şey bu değil miydi? Görmezden gelmek. Gözlerimi yumdum usul usul. Hemen sonra nefeslenerek kendimi rahatlattım. Ondan kurtulmamın tek yolu sükûta geçmekti ve orayı sevdiğimden asla sorun olmayacaktı. Ah, hala beş noktanın şansının beni bulmasını bekliyor olmam normal miydi? Sükûtu yakalamak için göz kapaklarımın ardındaki karanlığın zihnimin kapılarını yumruklamasında müsaade ettim. Batuhan sinsi bir gülümseme yerleştirdi yüzüne ve benim dünyadan kopmak üzere olduğumdan bir haber ağzında birkaç cümle yuvarladı. Karanlık dört bir yanımı sarmaya başladığında yavaş yavaş yok olan dış dünya hissiyatının ardında bıraktığı kötü hisleri derin bir nefesle dışarı salıp kendimden uzaklaştırdım. Hemen sonra, rahatlamaya başlayan zihnimin kapılarının tamamen açıldığını ileride bana göz kırpan mavi ışıktan anlamıştım. Gülümsedim ve o mavi, küçük noktaya doğru koşmaya başladım. Uzun uzun koştum. Nefeslerim hızlanmıştı ve terlemiştim ama bunlar yalnızca zihnim ve benim aramda kalıyordu. Dış dünyanın izlediği vücudum, yalnızca uyuyor gibi tepkisiz bekliyordu zihnimin geri gelmesini. Uyuyan bir insanla arasındaki tek farksa gözlerinin açık olmasıydı. "Yine güler yüzlülüğün üstünde anlaşılan." Dedi Batuhan. Kendimi tam olarak soyutlayamadığımdan bazı kurduğu cümleler kulağıma ulaşabiliyordu. Ama bir önemi yoktu. O mavi noktaya ulaştığımda hiçbir şeyin önemi olmayacaktı. "Sağır mı lan?" Tanımadığım bir erkek sesi işittim. Gerçekten merak edip sormuş gibi bir tavrı vardı. "Yok, değil. Sadece beyni yok bunun." Dedi Batuhan tükürür gibi yüzüme. Gözlerinde belirdiğini hissettiğim haksız nefretin omuzlarımı ezdiğini hissediyordum. Ne kalmıştı ki omuzlarıma yük olmayan zaten? "Oğlum ne uğraşıyorsun kızla ya. Gel hadi." Yine o tanımadığım sesi duyunca kahkaha atmam için kalbime dolan dürtüler dudaklarıma akın etmeye başladılar. Kaşlarımı çattım ve dudaklarımı birbirine bastırarak gelen krizi def etmeye çalıştım. Aklımı yalnızca attığım hızlı adımlara odaklamam gerekiyordu. Sonrasında her şey güzel olacaktı zaten. "Ben burada oturacağım. Sen git." Dedi Batuhan ters bir tavırla. Ardından bir şeyler daha söyledi ama anlamak için uğraşmadım ve durgun sesindeki kötü fikirlere kulaklarımı yumdum hemen. Anlaşılan benimle işi bitmemişti. Ama benim işim onunla bitmişti. Sonunda uzaktan küçük, mavi bir nokta gibi görünen zar masaya ulaşınca koşmayı bırakıp nefes nefese eğilerek ellerimi dizlerime dayadım. Nefeslerim düzene kavuşmaya yüz tuttuğunda doğruldum ve zar masanın yanındaki tabureye oturdum. Gözlerim O'nu buldu. Masanın üstündeki satranç tahtasına taşları dizmeyi neredeyse bitirmişti. Kaleyi de yerine koyunca gözlerini bana kaldırıp avucundaki zarı masaya fırlattı. İkimiz de gözlerimizi üstünde üç nokta olan zara çevirdik ve gülümsedik. Bu sefer ben zarı alıp salladım ve birlikte, zar durana kadar dönüşünü izledik. Zarın durmasıyla beliren bir noktaya güldük. Ne şanslı bir gündü bu böyle(!) Satranç tahtasını çevirip beyaz taşları önüne aldı ve hemen masanın ucunda duran kum saatini başlatıp hamlesini yapmak için bakındı taşlara. Benim de gözlerim ondan kopup karanlık zihnimin boşluğunda gezindi. Bizim dışımızda tamamen karanlık ve bomboştu. Karanlıktan ve yalnızlıktan korkan biri için akıl kaybedilecek bir yerken benim için huzurun ve mutluluğun tek mekanıydı. Ama ne yazık ki her istediğimde buraya gelmiyor ve istediğim kadar da kalamıyordum. Aklım beni korumak için gerekli zamanlarda dışarı atıyor ve gerekli zamanlarda da içeri alıyordu. Ah, ne de çok isterdim sonsuz sükûtu! Kum saati sıfırlanıp tekrar başladığında sıranın bana geldiğini anladım ve kısa bir bakışla O'nun yaptığı hamleyi kontrol ettikten sonra en sevdiğim oyuncu olan atı alıp ileri sürdüm. Atı severdim çünkü engelleri yok etmek yerine üstünden atlayarak hiç yoklarmış gibi davranabiliyordu. Atı seviyordum çünkü asıl hedeflerindeki dışında karşısına çıkan tüm engeller onun için engel olmaktan çıkıyordu. Ciddiydik ikimiz de ve sükût hakimdi her yana. İşimize odaklıydık. İhtiyacım olan her şey vardı işte burada. O ve sessizlik. Birbirimizin birkaç taşını devirmiş ve bir atımı kaybetmiştim. Kaybettiği vezirini telafi etmek için onca taşın arasından sıyrılmış piyonu zafere bir adım daha ilerletince fille şahını tehdit edip O'nu oyaladım. Gülümsedik, aynı anda birbirimizin gözlerine bakınca. Bir galip asla olmuyordu aramızda. Her zaman berabere kalıyorduk. Bir sefer O yenerse bir dahakine ben yeniyordum ve her zaman durumlar eşitleniyordu. Elini kaldırıp şahını koruma altına almak için hamle yapacağı sıra duraksadı. Huzuru dağıtan huysuz gözleri gözlerimi buldu hemen sonra. İster istemez yüzüm düşmüştü çünkü daha uzun sürmesini istiyordum. Ölene kadar burada kalmak istiyordum. "Ders bitmek üzere. Geri dönme zamanı." Dedi taşı yerine bırakıp kollarını göğsünde birleştirerek. Mutsuz olmuştum ve ifadesine bakılırsa duygularımız karşılıklıydı. Ben de kollarımı göğsümde toplayıp yerimden kalktım ve nefeslenerek mavi masaya arkamı döndüm. İsteksiz adımlarla uzaklaşmaya başladım karanlığa doğru. Masadan uzaklaştıkça sükût bedenimden uzaklaşıyordu ve kulaklarım yeniden dış dünyanın insan kalabalığı sesleriyle dolarak bir hüzün sarıyordu her yanıma. Ne de isterdim sonsuz Sükûtu oysa. Gözlerimi açtım ve ders anlatan Maşife hocayı gördüm ilk başta. Vücuduna tezat kalın bacaklarını saran sarı pantolonu dikkatimi direk ona çekmeme sebep olmuştu. Oturduğum koltuğun deprem olur gibi minik minik sarsıldığını fark ettiğimde gözlerimi Maşife hocadan ayırıp hala yanımda oturan Batuhan'a çevirdim. Öfkeyle gerilmişti bedeni. Koyu kahve kaşları çatıktı ve ayağıyla hızlı, aynı zamanda öfkeli bir ritim tutmuştu. Koltuklar bağlantılı olduğu için tuttuğu ritim beni de sallıyordu. Anlaşılan beni rahatsız edememek onu rahatsız etmişti. Güldüm. Benim aciz olmam gereken zamanım aslında onu öfkelendiren bir silah gibiydi. Oysa dış dünyaya tamamen kapalı ve korumasızdım. Gözlerimi Batuhan'ın bana zevk veren görüntüsünden ayırmak için hareketlendirdiğim sıra birkaç metre ötemde duran bir çift göze dokundu gözlerim bir anda. Bir tanıdığa bakmak için bakar gibi bakmıştım ama kesinlikle baktığım bir tanıdık değildi. O gözler de bendeydi. Bu, geçen derste ödev için grup olacağım adamdı. Yüzüne kahkaha atıp kaçtığım hani. Lakin şimdi gözlerine bakınca, daha önceki tanıdıklığın sebebini anlar gibi olmuştum. Aynaya bakmak gibiydi bu adama bakmak. Evet. Ama sadece gözlerine. İşte bu anlam veremediğim hisler gözlerimi ondan kaçırmama mani olmuştu, yeniden. Bakışmamız tesadüftü. En azından benim için. Ama devam etmemiz meraktandı. Yine en azından benim için. Onunsa amacı boş gözlerinden okunamıyordu. Gözlerini kısıp başını yana yatırdı. İrkildim lakin bunu belli etmedim. Bakışlarından ne hissettiğini anlayamıyordum ve bu, tüylerimi dikmeye yeter de artardı. Ama aynı bakışları her gün aynadan izlemem diğer insanların bana olan mesafelerini açıklıyor gibiydi. Bu adamla arkadaş olmak istemezdim, benimle arkadaş olmak istemezlerdi. Evet, benziyorlardı ama benim bakışlarımda, onunkinde olan bir şey eksikti sanki. Onun gözleri, benim aksime, boşluğunu dolduran tehlikeli bir ışık bulunduruyordu. Ve o ışığın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Korku veren bir ışıktı. Rahatsız ediyordu. Bu adamı istemiyordum, bana bakmasını istemiyordum. "Önüne dön! O adama bakma! Hayır!" Diye birkaç haykırış ve çığlık doldurdu kulaklarımı bir anda. O'nun çığlığını duyunca irkilerek ölüme döndüm ve Maşife hocanın sarı pantolonuna baktım yeniden. Kafa derime kadar uyuşturmuştu O'nun tiz ve yüksek sesi. Başımın ağrımaya başlaması da cabasıydı. Uyuşmaya başlamış parmaklarımı birbirine doladım ve nefeslendim. O yeniden çığlık atınca o parmaklarımı saçlarıma geçirip tüm gücümle çekmek istiyordum. Kaşlarımı çatılmıştı ister istemez. O adama bakmak hoşuma girmemişti çünkü insan boş bir sayfa gördüğünde yazıları kendisi uydururdu. Kalemim yoktu ama zihnim yalanlarla avunmak için fazla hevesliydi. Üstelik bu hevese set çekmem gerektiğini bana deli gibi çığlık atarak söyleyen O vardı yanımda. Gerçi birkaç saat önce o adamla muhabbet etmediğim için kızıyordu bana ama neyse. Bir anı bir anını tutmuyordu ki. O deli gibi kulaklarımın dibinde çığlık atıp saçlarını yolarken gözlerimi tamamen Maşife hocaya kenetledim. Bir anda neden böyle delirdiğini bilmiyordum ama bunun beni de yakında delirteceğini hissedebiliyorum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE