Bana sıkı sıkıya sarılmış kolları arasında nefeslendim. Kafamda canlanan ve beni her seferinde acımadan öldüren sahnelerin titrekliği yüreğime hükmünü ilan etmişti yeniden. Yenik düşmüştüm birçok şeye karşı. Ama savaşmayı bırakmam yenilmelerimden çok önce olmuştu. Savaşmadıklarıma karşı yenilmem de ancak beni bulacak bir ironiydi.
Ağır yenilmelerimden biri hatırımda yer edinirken bedenimdeki tüm kasların gerildiğini hissettim.
Boynumdaki enine çizgide gezindi parmak uçlarım tüy gibi. Köprücük kemiğimin hemen üstündeki bu eski yara, zaten hatırımdan çıkması mümkün olmayan olayların her daim benimle olmasına sebep oluyordu.
Her şeyi geri alabilmeyi ne de çok isterdim!
Her şeyin bir hayal olduğu fikriyle telefonuma sarılıp O'nun numarasını tuşladığım anların deliliğe attığım adımlardan olmamasını ne de çok isterdim!
Ben gereksiz düşüncelerimin kucağında ağlarken O, saçlarımı beni sakinleştirmek ister gibi sakin sakin okşuyordu. Bahane arar gibi mayışmıştım bile. Yorgun birkaç rüzgar doluşuyordu içime her nefesimde beni boğmak ister gibi.
Parmaklarımın arasındaki fırçanın ucundan bir damla kahverengi boya döküldü parke zemine ve kanlı birkaç anı yaşıyormuşum gibi dokundu bana hemen.
Oluşan o kırmızı birikinti ayaklarım arasında yeniden gezer gibi parmaklarım ıslandı lakin bunun gerçek olmadığını biliyordum. Zamanın bana iyi davranmadığı kadar zihnim de davranmıyor ve hayallerin gerçekliğine inancımı bileyerek boğmaya çalışıyordu beni.
"Üzgünüm." Dedi fısıldar gibi.
Karşılık veremedim. Üzgün olamazdım. Üzülmeye hakkım yoktu çünkü. Nefes almaya hakkımın olmadığı gibi. Ama her zaman olması gerekenin aksini yapan biri olmuştum ne yazık ki.
Verilecek hesaplar vardı ve onlar için hiç de sabırsız değildim. Henüz vakti vardı. Kaçabildiğim kadar kaçacaktım.
Derin bir nefes alıp tanıdık ve unutmaya başladığımdan silikleşen kokusunu içime çektim. Özlem ve pişmanlık yakıp duruyordu yüreğimdeki sayfaları. Sayfalar yandıkça duygularım da benden uzaklaşıyordu. Hissedebiliyordum ama durdurmaya da yeltenmiyordum asla.
Geri çekildi.
Konuşmadık.
Yanımdan ayrılırken beyaz sayfaya çizdiğim resme devam etmeye başladım hemen, sanki kafam suyun altında değilmiş gibi.
Bir köşeye geçip oturdu ve elimdeki fırçanın sayfada bıraktığı izleri seyre daldı. Ben de onun varlığının keyfine.
İlk şekil alan gözleri olmuştu. Kahverengi bakışları kısıktı ve ifadesizliğin satırlarını doldurmuştu içine. Çok şey var gibiydi bakışlarında ama okumak yerine yazdıracak kadar gizlemişti kendini.
Sonra kemikli yüzü ve düzgün burnu netleşmişti beyaz sayfada. Güzel bir yüzü vardı. Sanki kadınları kandırmak için kurulmuş bir tuzak gibiydi.
Etkileyiciydi.
"Onu yalnızca bir kez gördün. Fazla bir kapılma olmadı mı sence de?"
Dedi düşünceli bir tavırla. Neden bu adamdan bu kadar rahatsız olduğuna anlam veremiyordum. Bana her gün yakışıklı bir oğlan avına çıkan O değilmiş gibi şimdi deliriyordu. Evet, ben de bakışlarından rahatsız olmuştum ama O'nun verdiği tepki bunların çok üstündeydi. Zara davrandığı gibi davranıyordu, nefretli ve korumacı.
Aslında bir kez gördüğüm birini çizmem konusunda haklıydı lakin bu neden sorun olacaktı ki? Canım güzel ve gizli bu adamı çizmek istiyordu sadece. Ve ben de öyle yapıyordum.
Nefeslendim.
"Ama o beni ilk defa görüyor gibi bakmıyordu." Diye bir itirafta bulundum, bir süre daha resimle ilgilendikten sonra.
Aslında emindim buna nedense. Sanki uzun süreli bir zamanın ardından karşılaştığı bir arkadaşını görür gibi bakmıştı bana.
Bilmiyordum, yalnızca öyle hissediyordum işte.
İç çekti.
"Biliyorum, iyice kafayı yedim." Diye devam ettim çabucak. Sınır zorlayan aptal bir gülümseme buldu ağzımı. Gözlerden ırak bir gülümsemeydi. Canımı yakacak kadar sıcak bir gülümseme.
"Böyle söylemen hoşuma gitmiyor. Gördüğüm en zeki insansın. Kendine haksızlık etme." Diye beni azarladığı sıra köşeden aldığım temiz fırçayı; siyah ve kırmızıyı bir nota beyazla karıştırdığım renge daldırıyordum.
Omuz silktim ve adamın kazağının çizgilerini takip ederek dolaştırdım ahşap saplı fırçayı beyaz sayfada.
Ah, önemi büyüktü benim için bu fırçaların.
"Kaybettiklerinden kalanlar." Diye fısıldadı aklımdan geçenlere gülümserken.
İç çektim.
"Kaybettiklerimden kalanlar." Dedim ben de. Sanırım bu fırçaları anlatacak en makul kelimeler bunlardı.
Derin bir nefesi ciğerlerime doldurup, bir anlık unutkanlıkla, sırtımı oturduğum koltuğa yasadım. Sırtımdaki kesikler kocaman acılar vererek sızlayınca ağzımdan dökülen iniltiye engel olamayarak hızlıca sırtımı koltuktan ayırdım.
Resmi bozduğum korkusuyla fırçayı sayfadan ayırıp ters bir çizgi çizip çizmediğimi kontrol ettim. Neyse ki bir şey olmamıştı.
Ah, kendi bedenime göstermediğim özeni bir sayfaya gösterecek kadar nefretle dolmuştum kendime.
İşte buna kahkaha atabilirdim!
"Onun kafasını kesmeliydik."
Bu nefretli söylem O'nun minik ağzından çıkmıştı.
Güldüm. Ya da çığlık atmıştım. Son birkaç yıldır ikisinin arasında pek bir fark göremiyordum. Bu son birkaç asır bana; göz yaşı dökmeden, sadece gülümseyerek hüngür hüngür ağlayabileceğimi öğretmişti.
Ve, evet. Haklıydı. Batuhan'ın kafasını koparmak istiyordum. Yapmamam içinse hiçbir nedenimin olmaması asıl korkutucu olandı.
Herkes abisini sevmek zorunda değildi. Herkesin kızını sevmek gibi zorunluluğu olmadığı gibi. Eğer olsaydı severlerdi, değil mi?
Saatler hızla ilerleyip geceyi üstümüze döktüğünde fırçayı bıraktım ve biten görüntüye baktım. Siyaha çalan hafif sakallarına baktım önce. Daha sonra aynı renk saçlarına ve kaşlarına. Genelde en çok zorlandığım şeydi saçlar ama bu, bu adam için geçerli olmamıştı. Gözleri beni daha çok zorlamıştı. Ama başarmıştım istediğim o ifadeyi yakalamayı.
Görsel hafızam iyi olduğundan gördüğüm bir şeyi bir daha unutmuyordum. Bundan ötürü çok benzemişti gerçeğine.
Hoş, gerçek ve hayali birbirinden ayırmak zor gelmeye başlamıştı ama...
Neyse!
Eşyalarımı topladım ve resmi kuruması için öylece bırakıp odadan çıktım.
Evde kimsenin olmaması hoşuma gitmişti. Sessizlik bu aralar dilendiğim bir şey olmuştu çünkü. İnsan pisliği olan ses kaldırılması en ağır yüktü dünyaya.
Resim çizmenin ruhuma verdiği dinginlik baş ağrımı hiç yokmuş gibi yok ettiğinden keyfim yerine gelmişti. Rahat bir nefes almanın hafifliğiyle babamın evinin merdivenlerinden indim ve bahçeye çıktım.
Annemin evine gidecektim her ne kadar orayı sevmiyor olsam bile. Ama burada kalıp boğulmaktansa oraya gidip susmak daha hoş geliyordu gözüme. Onların benden memnun olmadıklarını çığlık atan yüzlerini görmek bile buraya tercihim oluyordu. Nedenleri elbette vardı. Lakin anlatmak yok olan baş ağrımın geri gelmesine sebep olacağından, sonraya saklıyorum zehrimi dökmeyi.
Bahçe kapısından; bekçiye selam vererek çıkıp, biraz daha yürüdükten sonra vardığım durağın yanında durdum ve oturağa oturup otobüsün gelmesini bekledim. Huzurun dalgınlığı vardı üstümde. Ve kesinlikle, bu huzurun süreli olduğunu düşünmeyi reddediyordum. Anı yaşamam gerekiyordu ve sorgusuz sualsiz yaşıyordum ben de. Sanırım biri gelip bana bıçak çekse ses çıkarmadan bekleyecek kadar gamsız bir kadın olmuştum.
Yine saçma sapan sokaklara saçılan düşüncelerimi bir araya, O'nun yanıma oturması topladı anında. Beni iyileştiren ve mutlu eden bir enerjisi olmuştu her zaman. Bense yıkıcı ve yakıcı taraf oluyordum. Yıkmıştım her şeyi sonunda zaten. Boyası dökük binamıza deprem olmuştum.
Kafamda kopmaya başlayan eski fırtınalar, sürekli baş ağrıma kapı açmıştı ama tepki vermedim.
Sadece nefeslendim.
Neyse ki çok sürmeden otobüs geldi ve beni, aptal beynimin karanlık noktalarından söküp atarak kurtardı.
Otobüse bindim ve boş bırakmayı başardığım zihnimi, hırkamın yünlerini tiftikleyerek meşgul ettim. yaklaşık yarım saat kadar sonra eve yakın bir yerde indiğimde kendimi daha iyi hissediyordum.
Serin havaya geçince vücudum bir anda ürpermişti. Derin bir nefes çektim içime ve beni yüzümden öpen rüzgara göz devirdim. Aptal bir sapıktı. Onun yüzünden asla etek giyemiyordum. Ne zaman giysem esip eteğimi uçurur ve neyim var neyim yok ortaya dökerdi.
Manasız düşüncelerim beni, kendime güldürürken çoktan eve doğru yürümeye başlamıştım bile. Bazen çok saçma şeyler düşünebiliyordum doğrusu. Ama kendimi böylelikle güldürüyordum, bu yüzden şikayetçi değildim.
Lambaların sarı sarı aydınlattığı sokak boş ve sessizdi. Annemin evinin olduğu bu mahalle hep böyle olurdu zaten. Mahallenin sakinlerinin geneli yaşlı kesimden olduğu içindi en çok bu sessizlik.
Elbette tek başıma boş bir sokakta yürümek beni korkutmuyordu. Korku uzaktı benden sessiz ve boş sokaklarda. Sessizlik ve bilinmezlik her daim beni cezbeden şeyler olmuştu. Gerçi öyle olmasa bile beni korkutacak hiçbir şey kalmamıştı ki artık. Tüm korktuklarım başıma gelmişti zaten.
Öyle olmuyor muydu? Korkuların başına geldiğinde yok oluyordu artık. İşte, bende tam da böyle olmuştu.
Bir zamanlar birçok korkusu olan bir kadınken şimdi yalnızca bir ölüyüm. Bakmayın sürekli böyle hüzün koktuğuma. Bir zamanlar kahkahaları dudaklarından eksik olmayan bir çocuktum. Her daim gülecek bir şeyi olan bir çocuk.
Nereden nereye!
Düşüncelerimi dağıtmak ister gibi; elini omzuma attı ve öyle yürümeye devam ettik. Yaratıcı O'nu bana ölmeye devam etmem için bırakmıştı sanki. Aynı zamanda da hayatta kalmam.
İkisi aynı şeydi zaten. Ayrım yaptığıma bakmayın.
Güldüm düşüncelerime.
Hayatta kalmak. Bu muydu yaptığım? Bir savaş verdiğimi sanmıyordum. Ama ne yaptığımı da bildiğimi söyleyemem.
Böyle böyle; zihnimi boşaltmak için çabalar sarf ederken daha çok fikirlere boğularak, evin kapısına ulaşınca çantamı önüme çekip ön cebindeki anahtarı çıkardım.
Acıkmıştım!
İçeri geçip çantamı ve ceketimi dolaba attım hantal bir tavırla. Ayakkabılarımı da çıkarıp köşeye bıraktım. Aynı zamanda 'ne yesem' diye de düşünüyordum. Açken kesinlikle kafamı rahatlatmak daha da zorlaşıyordu, bu yüzden hemen yemek yemeliydim.
Koridorda, mutfağa doğru ilerlerken duyduğum televizyon sesleri ayaklarımı salona doğru sürüklemişti.
Salonun kapısının önüne varınca göz ucuyla, kendimi belli etmemek için gayret ederek baktım salona. Lambalar yanmadığı için televizyon ışığının aydınlattığı kadarını görebiliyordum.
Annem ve Seren kucak kucağa uzanmış How I Met Your Mother'ın final sezonunu izliyorlardı gördüğüm kadarıyla.
Seren başını annemin göğsüne koymuştu ve annem de kollarını ona sarmıştı. Önlerindeki sehpada yenip içilmiş şeylerin artıkları ve paketleri duruyordu.
Annem; kucaklarında tuttukları mısır kasesinden bir tane mısır alıp Seren'in ağzına koyduğu sıra, beni fark etmemeleri için özen göstererek, oradan ayrılıp mutfağa geçtim.
Kahkaha sesleri duvarların ardından ulaşıyordu kulaklarıma.
Umursamadım. Yani öyle yaptığıma inanırdım kendimi. Geride kalmıştı o kıskanç çocuk. Artık yaşlı bir kadındım. Her şeyimle. Saçlarım bile beyazlamıştı zaten, yaşımı belli etmek ister gibi.
Nefeslendim.
Öğleden kalma yemek olmadığı için, çabucak yumurtalı sucuk yapıp yarım ekmeğin içine sıkış tepiş koydum. Odama gidip güzel bir uyku çekme isteğim ağır basıyordu her şeye. Bu yüzden aceleci tavırlarla mutfaktan çıktım.
Odama geçince yatağa oturdum ve kırıntı dökmemek için bir havluyu dizlerime örttüm.
Ben de O'nunla bir şeyler izleyebilirdim. Hem, ben o diziyi izleyeli yıllar olmuştu. Çok geriden geliyorlardı. Seren salağının ne izlediklerinden bile haberi olmadığına emindim.
Sinirli tavrıma engel olamadan; elimdeki ekmek arası sucuktan hırslı bir ısırık alıp bilgisayarı önüme koydum. Derin bir nefesle daralan içimi ferahlatmaya çalışıp bilgisayarı açtım ve ücretli film kanallarından üyeliğim olan birine girdim.
O da hemen yanıma oturdu. Bağdaş kurup dirseklerini dizlerine dayayarak ekrana baktı.
"Ne izleyelim?" Dedim ekmeğimi çiğnerken. Film izlemeyi sevdiğimden izlemediğim film veya dizi kalmamıştı neredeyse. Bu yüzden kararı O'na bıraktım.
Parmaklarını dudaklarına dayadı ve ekrana bakıp film posterlerine bakarak düşündü birkaç saniye.
"Ben çok fazla film izlemem ki. Bana kesin izlemen lazım dediğin bir film varsa onu izleyelim." Dedi bir şeye karar verememiş olduğundan.
"yüzlerce var. Ama Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'ni bence seversin." Dedim; izlediğim ve aklımda büyük yer edinen filmlerin arasından, kısa sürede büyük bir eleme yaptıktan sonra.
Hevesle kendini geriye atıp sırtını yatak başlığına yasladı. "Kulağa hoş geliyor." Dedi.
İsminin bile O'nu meraklandıracağını bilecek kadar tanıyorum.
Filmi bulup tıkladım ve açılmasını bekledik. Çok sürmeden başlamıştı.
Tam yedi defa şimşek çakan yaşlı adamın sahnelerine kahkaha atarak izlemiştik filmi.
Daha önce defalarca izlemiştim bunu ama O'nunla izlediğimde aldığım keyfi hiçbirinde alamamıştım.
Film bitince ikimiz de uyuya kalmak üzereydik.
Uykunun ağırlığı üstüme çöktüğünden, normalden daha yavaş hareketlerle dizlerime serdiğim havluyu dikkatle toplayıp bir köşeye bıraktım.
Sulanan gözlerimi kırpıştırarak O'na baktım. Kafasını yastığa gömmüş mahmur mahmur bana bakıyordu.
"Sevdin mi filmi?" Diye sordum, ara ara sızlayan sırtımın rahatsız edişini göz ardı ederek. Ağrı kesiciler olmasa bu kadar rahat duramayacağıma emindim.
"Harikaydı çiçeğim. Ama uykum geldi yahu." Dedi gözlerini elinin tersiyle ovuşturup esneyerek.
O'nu onaylar gibi ben de esneyince yataktan kalkıp üstümdeki kıyafetleri çıkardım ve bir köşeye attım. İç çamaşırlarım ve sargılarımla kalmıştım yalnızca.
Bir zamanlar çıplak uyumayı severdik. Ve eskiyi unutmayı istemediğimden birçok tavrımı o zamanlardan alıntı yapıyordum.
Yavaş yavaş kokmaya başlayan sargılarımın sarıya dönmeye başladığını fark edince, onları değiştirmem gerektiğini hatırladım. Ama tek başıma başarabileceğim bir iş değildi bu, ne yazık ki. En iyisi yarın bir sağlık ocağına gitmek olacaktı.
Bir yandan bunları düşünürken diğer yandan da banyoya gidip dişlerimi falan fırçalamıştım. Rutin işler işte. Çok da anlatmaya gerek yok. Ama sırtım diş fırçalamamı bile zorlaştıracak haldeydi. Kollarımdaki kesikler çok da derin olmadığından neredeyse unutuyorum onları sırtımdakilerin ağrısından.
Odaya geri döndüğümde yatakta uzanmış beni beklediğini gördüm. O'nu öyle görünce uykum daha fazla gelmeye başlamıştı.
Banyonun kapısını kapatıp odanın ışığını söndürdüm ve yatağa geçtim.
"Yaraların nasıl oldu?" Diye sordu ben yorganın altına girerken.
Omuz silktim ve sızlamalara göz yumarak yan yattım yatağa. Sırt üstü yatsam ölürdüm muhtemelen.
"İyi." Dedim ve O'nun sıcak kollarının arasına girip gözlerimi yumdum.
O buradaydı. Başka herhangi bir şeyin önemi var mıydı ki?
Biraz sonra uykuya daldık ikimiz de. Huzurlu, aynı zamanda en acımasız kabuslarla süslenmiş tatlı bir uykuya sarıldık.
⚄⚄⚄⚄⚄
Yeni bir sabaha, yeniden açıyordum gözlerimi; her zamankinden küçük bir heves ve paramparça zihnimle birlikte.
Sürekli hale gelen işlerimi bu sabah da yaptım. Temizlik ve giyim işlerimden bahsediyorum. Sonra da zarı aldım ve zemine oturdum.
Kendimi, kumar batağına düşmüş bir kumarbazdan farklı görmüyordum. Ben de onlar gibi tüm hayatımı bir zara bağlamıştım. Lakin bundan şikayetçi değildim. Boş vermiştim işte her şeyi, siz anlayın. Bana olacak hiçbir şeyin önemi yok vaziyetteydim. Böylesi daha iyiydi çünkü.
Avcumdaki zarı birkaç kez salladıktan sonra elimi açtım ve yere attım.
O dönerken ben de izledim. Babam ölmeden önce bana bunu vermişti ve şans getireceğine inandığını söylemişti. O neye inanırsa ben de ona inanırdım zaten.
Oldukça ilginç bir zardı ayrıca bu. Biraz araştırmış ve buna benzer hiçbir zar bulamamıştım. Normal zararın aksine; daha uzun süre dönebiliyordu ve gelen sayılara göre noktaları renk değiştiriyordu.
İki gelince noktalar turuncu, üç gelince sarı, dört yeşil ve beş de mavi oluyordu. Henüz bir ve altı gelmediği için onların renklerini bilmiyordum. Ama birin kırmızı ve altının da mor olabileceği fikrindeydim. Renkler düzenliydi ve düzenleri bu renkleri sunuyordu seçenek olarak.
Bence sihirliydi bu zar. Olmasa da olurdu gerçi. Babamın verdiği her şey eşsiz olarak kalacaktı benim için.
Zar yavaşlayıp durduğunda gördüğüm beş noktaya gülümsedim. İki güne üst üste beş gelmişti ha!
"Bir işe yarasa sevincine ortak olacağım ama..." diye konuştu yatağın kenarına oturmuş çoraplarını giyerken.
Göz devirdim ve sırtım yüzünden zorlanarak ayağa kalktım.
"Her gün işe yarıyordu. Bir gün yaramadı diye bundan vaz geçecek değilim. Ayrıca çok da kötü bir gün değildi. Sıradandı. " Dedim sırtımdaki ağrıları göz ardı etmeye çalışarak.
Güldü ve ayağa kalkan bana eşlik etti. Gülüşüne eşlik etmiştim ben de.
Dolaptan lacivert bir kapüşon alıp odadan çıktım. Hava sıcak gibiydi ama içimden bir ses yanıma kapüşon almam gerektiğini söylemişti. Eh, geçte olsa iç sesimi dinlemem gerektiğini öğrendiğimden ne derse yapıyordum.
Merdivenlerden inerken annemin ve Seren'in mutfaktan gelen kahkaha seslerini duyuyordum. Dün gece izledikleri dizi hakkında yorum yapıyorlardı anladığım kadarıyla.
Kulaklarımı yumdum çabucak. Özenecek olmam yalnızca bana zarar verirdi.
Evden hızlı hareketlerle ayrılıp çantamın kolunu avuçlarımın arasında ezerek durağa kadar sessizce yürüdüm.
Yine kahvaltı yapmadan evden ayrılmıştım. Bu hiç hoşuma gitmemişti ama onların neşeli tavırlarının beni görünce silinecek olmasına şahit olmak, istediğim bir şey değildi. Kantinin kuru simitlerinden kemirmek daha iyi olurdu.
Sessiz ve sakin mahallenin sokaklarında biraz yürüdükten sonra durağa geçtik ve biraz sonra gelen otobüse bindik hızlıca.
Her gün yaptığım şeydi işte. Çok da anlatmaya gerek yok.
Kısaca, amfiye geçip boş bir masaya oturdum. Melik hoca da hemen ardımdan içeri girmiş ve hiç es vermeden derse koyulmuştu.
Konuşma becerileri dersi en sevdiğim dersti ama elbette kalkıp sorduğu sorulara cevap vermiyordum. O kadar da enerji dolu değildim. Daha çok, kendi kafamın içinde konuşmayı tercih ediyordum yani.
"Az daha ders yapsaydı kendimi pencereden atacaktım yemin ediyorum." Dedi omuzlarını düşürmüş vaziyette yanımda yürürken. Melik hoca henüz sınıftan çıkmıştı ve koca amfide insan gürültüsü beynimi kanatmak için yankı yapıyordu.
Her şeye rağmen, bezmiş tavrına gülümsedim. O'na her zaman gülümserdim. Ve O, gülümsememi istemeyene kadar da öyle yapacaktım. Ölüyor olmak asla önemli değildi.
"Açım ya." Dedim sızlanarak. Rahat rahat konuşuyordum çünkü kulaklık takmıştım yine kulağıma.
"Sen her zaman açsın. Ama Kilo da almıyorsun ki kurbağa. Anlamadım gitti."
Birlikte yemekhaneye indik ve sıraya girip bekledik. Neyse ki erken gelmiştik ve sıra çok uzamamıştı yoksa saatler sürerdi yemek almam.
Kısa süre sonra yemeğimi alıp boş bir masaya geçtim.
Böyle ortamlarda dış görünüşüm dikkat çekmeye daha müsait olduğundan, kapüşonumun şapkasını taktım ve saçlarımı olabildiğince içine gizleyip başımı eğerek yemeğimi yemeye başladım. Böylesi daha rahattı. İnsanların bana bakması huzursuz ediyordu beni. Şeytanlarının benim hakkımda ne dediğini bilemiyordum çünkü.
Düşüncelerimin gözlerimden akıp döküldüğü tabaktaki çorbamın son kaşıklarını içerken hemen karşımdaki sandalyenin çekilip birinin oturduğunu fark ettim.
Umursamadım. Muhtemelen her yer dolu olduğu için karşıma oturmuştu. Gerilmem için bir neden yoktu yani.
Burnuma dolan güzel bir koku kafamı kaldırıp karşımda oturan kişiye bakmam için bana baskı uygulasa da inatla başımı kaldırmadım. Kokuları severdim. Özellikle de erkek kokularını. Ve bu adam gerçekten sağlam bir parfüm sıkmıştı.
"Merhaba." Dedi kalın bir ses, ben eti çatal ve bıçak yardımıyla keserken. Sesi tanıdıktı, karşımda oturan adamdan geldiğinin elbette farkındaydım. Bu yüzden gözlerimi tabağımdan kaldırdım ve bana seslenen adama baktım.
Beklemediğim üzere gördüğüm kahverengi gözlerle boğazımın kurduğunu hissetmiştim bir anda. Neden öyle oldu bilmiyordum ama sinir bozucu ve gereksiz yere fazlalık yapan bir duyguydu yaşadığım bu şaşkınlık.
Boş gözleri gözlerimi bulmuştu hemen. Yüzünde, zorla konmuş gibi duran, yumuşak bir gülümsemeyle izliyordu beni. Gözlerinden çok uzaktı bu gülümseme. Tıpkı numaramı istediği günkü gibiydi.
Şüpheyle kabardı göğsüm. Bir amacı var gibiydi. Ya da ben mi paranoyaya bağlamıştım? İkisi de beni şaşırtmayacaktı gerçi.
Eğik duran başımı kaldırdım ve gözlerine daha dik baktım.
Uykusuz görünüyordu. Yani, yorgun gibiydi. Tekrar onu çizersem bu yorgunluğu da katabilmek için çizgilerini inceledim. Daha önce de söylediğim gibi, güzel yüz hatları vardı. Ve güzel olan şeyleri çizmek hoşuma giderdi. Kusurlar da güzellikleri eşsiz kılan şeylerdi benim için.
Sesi de güzeldi ama sesini çizemezdim ki!
"Evet?" Dedim sorar gibi. Güzel olması gelip benimle konuşmasının altında bir sebep aramayacağım anlamına gelmezdi elbette. Hele ki bakışları böyleyken. Ödevi mi soracaktı acaba?
"Üzgünüm, böyle gelip tak diye konuştum ama..." durdu ve elini ensesine atıp ensesini kaşıdı.
"Sadece tanışmak istemiştim.' Diye devam etti.
Çekingen tavırlar sergilemişti ama bu üstünde eğreti duruyordu sanki.
Rol yaptığına dair bir izlenime kapıldım o anda. Ama benimle çekingen bir adam taklidi yapıp konuşması için bir sebep de göremiyordum.
Kaşlarımı ağır ağır çattım. Gözlerini izledim. En ufak bir duygu aradım orada ama dolu dolu hiçler vermişti yalnızca elime.
Amacı ne olabilirdi ki?
Ah, öyle bakmayın! Benimle tanışmak isteyen insanlarda art niyet arayacak kadar çok şey yaşamıştım. Kendimi güvenceye almadan burnumu bile çekmeye korkar olduğum anlarım olmuştu bir dönem. Delirmiştim yani!
Kendi kendime deli dediğim için ağzım iki yana kıvrılıp yüzümde bir gülümseme oluşmuştu benim iznim olmadan. Bastıran kahkahamı son anda zapt etmeyi başarıp gülümsemeyi de çabucak def ettim ana odaklanarak.
Neden benimle tanışmak isterdi ki biri? Soğuk pisliğin tekiydim. Eğlenceli falan da değildim. Dış görünüşüm çoğu kişinin hoşuna gitse de bakışlarımdaki donuklukla birleşince bir ucubeden farksız oluyordum.
Ne yapardı bir insan benimle?
Adam, ne gülmeme ne de ona cevap vermememe tepki vermişti. Ben de yemeğime geri dönmüş hızlı hızlı bitirmiştim.
Bu süre zarfında bir daha konuşmamıştı. Kalkmamıştı da. Hareket bile etmeden beni izlemişti.
Doğrusu bu beni oldukça rahatsız etmişti ama tepki vermek fazla uzak geliyordu o an. Üşenmiştim konuşmaya, kısaca.
Zaten adama bakmamak için çaba sarf etmeme gerek falan da yoktu. Çünkü bilmeze yatmak en iyi yaptığım şeylerden biriydi. Zaman kendimi gizlemeyi öğrenmem için bana oldukça isabetli şeyler yaşatıp bu konuda uzmana çevirmişti beni. Bazen tıpkı bir robot gibi olabiliyordum. Kimi zaman benim kontrolüm dışında olsa da bu, şikayetçi değildim.
Yemeğimi bitirince çantamı omuzlarıma takıp yemek tepsisini elime alarak ayaklandım.
Çantamın kolu dikişli bir yaramın üstüne denk gelince hissettiğim acıyla yüzümü stabil tutmak için nefeslenmiştim. Benim kalkmamla adam da başını kaldırıp bana bakmaya devam etmişti. Bu yüzdendi acımı gizlemek için sarf ettiğim fazladan çaba. Başarılı da olmuştum yani.
Adama arkamı dönüp çıkışa doğru ilerledim. İstemsizce gerilen kemiklerim adamdan uzaklaştıkça gevşiyordu. Beni diken üstüne oturmuştu resmen.
Elimdeki tepsiyi çıkışın yanındaki raflardan birine koyup yemekhaneden çıktım. Bir yandan da yanlış yere konmuş çantamın kolunun konumunu düzeltiyordum.
"Sen harbi salaksın yemin ederim. Taş gibi çocuğa yaptığına bak ya!"
Diye söylendi ellerini dizlerine vurarak.
Bahçeye çıkmış, sıcak havanın boğucu enerjisine alışmaya çalışıyordum. Tişörtle bile ölecek duruma gelmiştim sıcaktan. Lakin söylediği şey bu sıcağı bile unutturmuştu bir an bana.
Yüzüm hayretle gerildi ve gözlerim büyüdü. Daha dün çığlık çığlığa ondan uzak durmamı söyleyen O değil miydi yahu!
"Daha dün adamı sevmiyordun. Şimdi ne oldu da kıymete bindi?" Diye sordum kaşlarımı çatarak.
Mızmız bir çocuk gibi zıplayarak koluma girdi ve başını omzuma yaslayıp yüzümü şirin bir gülümsemeyle izledi. Bilerek tatlı görünmeye çalıştığının gayet farkındaydım.
"Dün ben ondan hiç hoş olmayan bir enerji almıştım, ondan öyle yaptım. Ama şimdi yakından görünce... Adam meteor yahu! Bence ona vermelisin." Dedi ciddi ciddi. Onun bu tür laflarına alıştığım için şaşırmamıştım söylediğine.
"İlgilenmiyorum." Dedim omuz silkerek. Ah, yaralarım sızlamıştı! Hem kalbimde hem de sırtımdakiler.
İnanmaz gibi burnundan sert bir nefes verip gülümsedi.
"Daha dün resmini çizdin çocuğun be! Kimi kandırıyorsun? Ayrıca taş gibi çocukla nasıl ilgilenmezsin, deli misin sen?"
Sahte kızgın sesine gülümsedim. Lakin hüzün çizgilerimi kırıştırmıştı bu gülümseme.
"Güzel olduğu için resmini çizdim. Bırakalım da bir kere güzel olan şeyler öyle kalsın." Dedim, yüreğime dokunan ağırlığı def etmek için nefeslendikten sonra.
Dudağını büktü ve beyaz saç tutamımı parmaklarının arasına alıp çevirmeye başladı. İkimize de diyecek hiçbir şey bırakmamıştım aslında ama konuşmaya devam edecek gibi duruyordu.
"İlayda!"
O tam konuşacağı sıra tanıdık bir erkek sesiyle lafları ağzında kalmıştı.
İkimizin de yüzünü memnunsuz bir ifade kapladı o sesi duyar duymaz.
Bir saniyelik bakışma yaşadıktan sonra adımlarımızı aynı anda hızlandırıp bize sesleneni duymazdan gelerek yürümeye devam ettik. Lakin Batuhan pisliği bize yetişmiş ve koca eliyle kolumdan tutup durdurmuştu beni. Zorla durdurulmaya sinirlenmiş olsam bile bunu asla bedenime yansıtmadan Batuhan'a baktım.
Batuhan'ın gözlerinin bana şeytanı hatırlatması normal miydi?
"Kız kardeş, artık görmezden de mi geliniyoruz?" Dedi sitem eder gibi.
Sahte sitemine göz devirmek istedim. Ama tepki bile verecek kadar değeri yoktu gözümde. Nasıl olabilirdi ki?
Pisliğin tekiydi!
"Ne istiyorsun yine?" Dedim aksi bir tavırla. Ondan nefret ediyordum ve bunu gizleyecek de değildim. Mimik yapmadan, sadece bakarak bunu ona belli ettiğimi biliyordum.
Masumane ama tamamen sahte bir gülümseme yapıştırdı yüzüne. Onu tanımayan biri gerçek olduğuna kesinlikle inanırdı. Oyuncu falan olmalıydı aslında.
"Sana bir sürpriz hazırladım İlayda. Aramızdaki bu savaşa beyaz bayrak gibi düşün bunu lütfen ve kabul et." Dedi elini kolumdan çekip saçlarına geçirirken. Hala gülümsüyordu.
Bana umutla bakan gözlerine birkaç saniye sessizce bakıp neyin peşinde olduğunu çıkarmaya çalıştım. Ah, çevremdeki herkes sorunlu olmak zorunda mıydı yahu!
"Git işine." Dedim, bu adamda herhangi bir şey görebilmek için uğraşmamın mantık dışı olduğunu kendime hatırlatarak.
Elinin hapsinden kurtulduğum için rahatça arkamı döndüm. Lakin henüz bir adım bile atamadan yeniden kolumdan tutup durdurmuştu beni.
Anlaşılan çabuk pes etmeyecekti.
"Bak İlayda." Dedi. Önüme geçip başını eğerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve tam gözlerimin içine baktı. Beni ikna etmeye çalışarak bakıyordu. "Aramızın çok iyi olmadığının farkındayım ve bunu sebebinin ben olduğunu da biliyorum. Ama pişmanım." Dedi kahrolmuş vaziyette. Gözlerinin dolduğunu fark ettiğimde dudaklarıma koca bir kahkaha doldu ve beni gülümsetti. Batuhan güldüğümü fark edince telaşla diğer elini de koluma koymuştu.
"Yemin ederim pişmanım. Sana yaşattıklarım için o kadar pişmanım ki anlatamam. O cam kapıya düştüğünden beri uyuyamıyorum. Hatamın geç de olsa farkına vardım ve yaptıklarımı telafi etmek istiyorum. Belki zor ama seninle abi kardeş olmak istiyorum." Diye devam etti aynı telaşı sesiyle de sergileyerek.
Hayretle onu dinledim ve dolan gözlerinden akan bir damlaya baktım.
"Sen delirmişsin." Dedim hayretimi sesime de yansıtarak. Kollarımı, bedenimi geriye iterek onun elinden kurtardım sonra.
Benim bu yaptığımla yüzü buruştu ve kızardı. Ağlamak üzereydi sanki!
Nefeslendim.
Batuhan gerçek bir psikopattı. İnanılır gibi değildi bu halleri.
Sahte üzgün yüzüne sahte mutlu bir yüz sundum ve hemen sonra bir daha yüzüne bakmadan yanından geçip gittim. Ne ara durağa vardığımın bile farkına varamamıştım.
Batuhan artık zıvanadan çıkmıştı. Sırf benim canımı biraz daha yakabilmek için bu yaptığı inanılır gibi değildi.
Ağır ağır durağın oturağına yerleştim. İki orta yaşlı kadınla paylaşıyordum oturduğum yeri. Kendi aralarında derin bir sohbete dalmışlardı ve kafam dağılsın diye, her ne kadar etik olmasa da, onlara kulak verdim.
Fısıldar gibi konuşuyorlardı ama sesleri oldukça yüksekti. Yan komşularının kızının hamile olduğuyla ilgili ayıplayan cümleler kuruyorlardı.
Göz devirdim. İnsanlar bir başkasının hayatındaki kötü olayları neden bu denli zevkle konuşurlardı ki?
Sanırım kendi hayatlarının kötü yönlerini başkalarının daha kötü hayatlarıyla karşılaştırıp mutlu oluyorlardı. Buna henüz başka bir açıklama bulamamıştım.
Otobüse binip boş bir koltuğa oturduğum sıra telefonuma gelen mesajla elimi cebime attım. Mesaj Batuhan'dandı.
Her ne kadar kalbim açamamam gerektiğini söylese de mesajı açıp okudum.
"Babamızın evinde sana yaptığım sürpriz. Lütfen bana bir şans ver ve gel." Yazıyordu.
Gözlerimi kapatıp beni terk eden sükûtun ardında kalan kırıntıları topladım avuçlarıma. Batuhan'ın benim için hazırladığı şu sürprizin, bana vereceği zararın yanık kokusu burnumu sızlatmaya başlamıştı bile.
Ve babamın evinde bana vereceği zararın ne olacağı sorusuna bulduğum cevaplardan korkuyordum.
Derin bir nefes aldım ve babamın evinin yolunu ağır adımlarla yürümeye başladım. Esen hafif meltem saçlarıma dokunuyordu, ben de huzuru hiç yaşamamış bir kadın gibi sallanıyordum meltemle birlikte.
Sanırım bıkmıştım artık!
Evin bahçesinden içeri sakin adımlarla girdim. Bekçi beni başıyla selamlarken karşılık verip vermediğimi sorgulayacak kadar gergindim.
Müzik sesi vardı her yerde. Ve arasına sıkışmış insan sesleri. Kahkahalar yüksek tondaydı. Yüksek müzik sesini bile bastıracak kadar hem de. Etrafta da tek tük insan geziniyordu. Batuhan o meşhur partilerinden birini veriyordu anlaşılan.
Peki benim sürprizim neredeydi?
Evin açık kapısından içeri girdim. Birkaç kişinin gözü bana değse de umursamadan aralarından geçip merdivenlere yönelmiştim hemen. Burada Batuhan'ın canıma sıkabileceği tek bir silah vardı, o da odamdaydı.
Gittikçe hızlanan adımlarımla merdivenleri çıkıp odama ulaştım.
O kadar gerilmiştim ki gıcırdayan kemiklerimin uğultusunu duyabiliyordum.
Odaya girince dolabımın önündeki aynada elbisesini düzeltmeye çalışan bir kadın görmüştüm. Sanırım sutyeninin ipi kaçmıştı.
Ani girişimle hızla başını bana çevirmiş ve sonra da çabucak odadan çıkmıştı.
Umursamadım.
Adımlarımın hızını kesmeden odamın sonundaki çizim yaptığım boş alana gittim.
Yoktu!
Dün çizip kurumaya bıraktığım resim yoktu.
Derin bir nefesle daralan göğsümü sakinleştirmeye çalıştım. Çizimlerime özen gösterirdim her zaman ve çiziklerimin hepsi birer anıya bağlıydı. Şimdi ise bir anım izinsizce elimden alınmıştı.
Peki ya diğerleri?
Aklıma gelen şeyle korkunun bedenimi ele geçirmesine müsaade etmemeye çalışarak duvar dibindeki yarım dolaba yöneldim.
İnce bir sızı dokundu yüreğime. Sarsıldığımı hissettim. İçimden her şeye lanet ederek dolabın aralık kapısına baktım.
Birkaç adım attım dolaba doğru ve anahtarının kırık olduğunu fark ettim. Zihnim her geçen saniye daha da uzaklaşıyordu benden. Hissedebiliyordum.
"Oo, demek geldin kız kardeş."
Duydum ama tepki veremedim.
Elimi kaldırıp dolabın kapağını açtım. Bu sefer de boş raflarla bakışmaya başlamıştım.
Güldüm.
Ne de çok benzemişti benim hayatıma bu dolap böyle. Onu gerekli kılan her şey avucundan çekilip alınmıştı bir anda. Ve bomboş kalmıştı öylece. Tıpkı benim gibi.
Bir kez daha güldüm.
Az önce kendimi bir dolaba benzetmiştim değil mi?
Batuhan hemen dibimde bitip hafif eğilerek yüzünü yüzme eğdi. Yan profilimi nefret dolu gözleriyle izliyordu.
Ona bu nefretin nedenini hiç sormamıştım. Sormayı da düşünmüyordum. Zira benim nefretim onunkine tur bindirecek kadar harlıydı.
Elini uzatıp yüzme inen kısa saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"Nerede olduklarını bilmek ister misin?" Diye sordu kısık ve yumuşak bir ses tonuyla.
Cevap vermemi bekledi. Ama bir süre sonra tepki vermeyeceğimi anlayınca derin bir nefes alarak sırtını dikleştirdi. Sonra kolumdan tuttu.
Engel olmadım. Gereği kalmamıştı çünkü.
Zihnim; iplerini gevşetip uzaklaşmayı başarınca, bedenim bir kukladan farksız oluyordu ve Batuhan bunu çok iyi biliyordu.
Beni omuzlarımdan iterek yönlendirirken ben; çoktan zihnimin derinliklerine dalmış, beş noktanın ortasında oturmuştum. Çığlıklarım karanlığımda boğuluyordu bu sefer de.
Asla kimsenin duymasına müsaade edemezdim. İnsanlar başkalarının zayıflıklarına gülen birer canavarken nasıl açabilirdim kalbimi!
Balkona yöneldik. Kapıyı açtı ve birkaç adım daha attık.
Gözlerim havuzun etrafında toplanmış insan kalabalığına dokundu.
Tepkilerimi kaybetmiş vaziyette onların ellerindeki sayfalara bakışlarını izledim.
Beğeni vardı gözlerinde ama saygı yoktu hareketlerinde.
Buruşturup atılanlar, üstüne yiyecek içecek dökülenler, ayak altında olmalarına rağmen umursanmayanlar...
Şakaklarıma dokunan ağrı zehir gibi yayıldı başımın her yanına. Gözlerim kurak topraklar gibi kurmuştu sanki bir anda ve kırpamaz olmuştum.
"Arkadaşlarım onları çok beğendi." Dedi eğlenen bir ses tonuyla. Yüzümdeydi tüm ilgili bakışları. Bende en ufak bir acı görmeyi bekliyordu.
Yüzüme tırmanmak için savaş veren duygularımı, ona istediğini vermemek için, zapt etmeye çalışarak bedenimi ona çevirdim.
Gözleri gözlerime dokununca konuşmak için açtığı ağzı gördüğü nefretten kaçar gibi kapanmıştı hemen.
Ve ben bıkmıştım.
Ellerimi ağır ağır havalandırdım. Gözleri ellerime dokundu. Sonra tekrar gözlerime çıktı. Ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu.
Parmaklarımı yavaş yavaş boynuna doladım. Sıkmadım.
Yalnızca gözlerine baktım.
Gözleri, bir boynuna dolanmış ellerim bir gözlerim arasında gidip geliyordu.
"Bir gece sen uyurken odana girip boğazını kessem ne yapabilirsin ki?" Dedim fısıldayarak. Ama müziğin engel olmayacağı kadar ağırdı da aynı zamanda sesim.
Sakin sesimin ve kurduğum cümlenin tehlikeli dansı göz bebeklerini büyütmüştü korkuyla. Ah, benden korktuğunu uzun zamandır biliyordum. Mesela küçükken annemin, onlara anlattığı masallardaki kötü ve çirkin cadıyı ben olarak tanıttığında iki kardeşimin masal sonrası gelip beni dövmelerinden biliyordum.
Şimdi de benim deli olduğumu bildiğinden, korkuyordu.
Parmaklarımın altında yutkunduğunu hissettim. Bu hoşuma gitmişti. Daha fazlasını isteyen bir yanım ortaya çıkmıştı bir anda.
Lakin Batuhan bu oyunumu gönlümce oynamama izin vermeden; hemen kendini toparladı ve korkuya dair yüzünde beliren duyguları çabucak silip bileklerimden tutarak ellerimi boynundan uzaklaştırdı.
Birkaç cümle kurduğunu işitmiştim ama anlamlandırmak için uğraşmadım bile. Bir önemi kalmış mıydı artık sanki?
Gözlerim eski boşluğuna yavaş yavaş kavuşurken tekrar, parti yapanlara baktım.
Ama gördüğüm tek bir kişi olmuştu.
O adam.
Boşluğu kale edinmiş adamı gördüm.
Elinde birkaç sayfamdan tutuyordu.
Ve benim gözlerim yalnızca onu izledi. Zaten bana bakıyordu ben ona bakmadan öncesinden beri.
Garip bir histi bu adama bakmak. Dediğim gibi, aynaya bakar gibiydim ama bir yabancıya.
Onu ilk gördüğümde yaptığı gibi, başını yana yatırdı ve gözlerini kıstı.
İrkildim. Ama belli etmedim.
Ne görmeye çalıştığını bilmiyordum lakin ona istediğini vermeyecektim.