-Oldukça güçlü ittin. dedi gülümseyerek. Ona yüzümü buruşturarak baktım.
-Bu da ne oluyor? Sen ne yaptığını sanıyorsun? Dedim öfkemi kontrol altına almaya çalışarak.
-Seni korumaya çalışıyorum. Dedi kollarını göğsünde çaprazlayarak. Cidden sana zarar verebileceğimi düşünmedin değil mi? Dedi biraz şaşkın bir ifadeyle.
-Birdenbire üstüme atlamanı nasıl değerlendirmemi beklerdin? Dedim kaşlarımı mümkünmüş gibi daha da çatarak.
-Hey buranın neresi olduğunu biliyorsun değil mi? Dedi gülümseyerek kollarını iki yana açarak.
-Biliyorum tabiki.
-E o zaman burdaki insanların iyi olduklarının da farkındasın değil mi. Burda kimse kimseye kötülük yapmaz.
-Her neyse işte. Diye adamı kestirip attım. Beni neden buraya getirdin onu söyle bakalım.
-Diğerlerinin senin bir günahkar olduğunu duymamaları için.
-Bana zararları asla dokunmayacak olan diğerlerinin mi? Dedim sesime alaylı bir tını zincirleyerek. Onlar iyi insanlar ve bana zaraları dokunmaz. Bunu söyleyen sen değil miydin K?
-Bu farklı. Onların sana zararları tabiki de dokunmaz ama senin buraya ait olmadığını öğrenirlerse bu haber yayılır ve bekçilerin kulağına gider.
-Bu sorun değil ki. Beni buraya getiren de bir bekçiydi. Dedim onun gibi kollarımı göğsümde toplayarak.
Adam bir şey söyleyecek gibi ağzını açtı ama ses bile çıkarmadan geri kapattı.
-Ne?
-Bu garip bir durum. Çelişkili.
-Boş versene. Ben cennete geldim ve mutluyum.
-Her neyse.
-Tura devam? Dedim kaşlarımı kaldırıp gülümsemeye çalışarak.
-Iyi fikir. Dedi ve bulunduğumuz taş duvarlı küçük ve boş yerin solumda duran kapısına yönelip kapıyı açtı. Ben de arkasından onu takip ettim. Ona kendimin de bu konuyu şüpheli bulduğumu söylerdim ama ona güvenmem için bir sebebim yok. Biliyorum. Öldüm ve hala birşeyler arıyorum. Bazen deli falan olduğumu düşünmüyor değilim. Sonuçta cenneteyim ve burda nasıl bir sorun çıkabilir ki? Ama buna rağmen kendime engel olamıyorum. Sonuçta hayatı boyunca cehennemin pençeleri arasından kurtulmaya çalışmış ama her çırpınışında bedenine pençeler batmış ve o pençelerden ölümcül yaralar almış bir insanım. Ve her zaman ic güdülerimin peşinden gittim ben ve onlar asla beni yüz üstü bırakmadılar. Ve şu anda da onların peşinden gidiyorum. Ve pişman olmayacağım bunu için. Eminim ben.
Beyaz tenimle buluşan sıcak güneş ışığıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Güneşin sıcak kolları soğuk tenimi sarmalayınca içimi bi titreme kapladı. Saç telletimden ayak parmaklarıma kadr titreyince başımı kaldırıp beni bu hale sokan parlaklığa baktım. O tenimi yalayan sıcaklığın kaynağının muhteşemliğiyle karşılaşınca gözlerim istemsizce büyüdü.
Cennetin ışık kaynağı, dünyamızdaki güneşten daha büyük ve parlak olan günşe takılı kalmıştı gözlerim. Her nedense gözlerim ona bakarken kamaşmadı.
-Çok güzel. Diye mırıldandım yukarda bize tepeden bakan parlaklığa bakarken.
-Ona bakarken gözlerin yanmıyor mu? Dedi adam. Bakışlarımı güneşten çekip adama çevirdim. Bana meraklı gözlerle bakıyordu.
-Seninki yanmıyor mu?
-Yanıyor.
-Ee.. Niye soruyorsun peki?
-O kadara dik ve kesintisiz bakıyorsun ki bir an yanmıyor sandım.
-Yanıyor. Sadece dayanıklı bir yapım var.
-Bunu sevdim. Dedi gülümseyerek ve yürümeye başladı. Ben de son kez güneşe baktım. Gözlerim yanmıyordu. Canım acımıyordu. Bunun nedeninin altında bir bok çıkacak ama hayırlısı. Diye içimden geçirip adamı takip etmeye başladım.
-Burası fazla kusursuz. Döküldü dudaklarımdan benim isteğim dışında, ben cenneti izlerken. Fazla büyülenmiştim. Burası algılarımı kapatacak kadar güzeldi. Bu yüzden de çok fazla tehlikeliydi cennet benim için.
-Evet. Dedi K bana bakarak. Buranın ağası gibi bir tiplemesi vardı. Buranın sahibi gibi...
-Ben asırlardır buradayım ve hala kalbimi alıştıramadım bu güzelliğe. Senin ilk gün alışman imkansız olur yani. Dedi gülümseyerek. Son zamanlarda etrafımda bu şekilde içten gülen insanların başına bir şeyler geliyor her zaman. Kötü şeyler.
Birkaç dakika sessizce K'nın beni gezdirdiği yerleri inceledim. Bazen de bana selam verenlere karşılık veriyordum. Artık geldiğimiz yere geri dönerken yerde oturmuş beyaz kıyafetler içinde oyun oynayan çocuklar gördüm. O kadar inanılmaz görünüyorlardı ki. Ama onların bu güzellikleri bile benim çocuklara gıcık olan yanımı bastıramıştı. Hala onlara sinir oluyordum. Yani cennet çocuklarının bile tek uğraşı oyun oynamaktı. Çocuk her yerde çocuktu. Yani çocuk her yerde salaktı. Çocuk sevenler kusura bakmasın ama benim düşüncem bu.
-Çok güzeller değil mi? Dedi K benim çocukları izlediğimi fark edince.
-Evet. Ama güzellik yetmiyor. Dedim bakışlarımı onlardan çekip K'ya yönelterek.
-Evet. Sende de ondan fazlası olduğu çok belli. Dedi yüzüme dikkatli dikkatli bakarak. Gerçekten bana dik dik bakılmasından nefret ediyorum!
-Anlamadım. Dedim kaşlarımı çatarak. K gülümsedi ve bakışlarını önüne geri döndürdü.
-Pardon. Dedi başını iki yana sallayıp ellerini saçlarına daldırarak.
ALMEDA
-Eli Türkiye'ye dönüyoruz. Dedim Lucy'yi sorguladığımız odaya giren Eli'a bakarak. O ise bana soran gözlerle bakmakla yetindi.
-Neden?
-Zamanımız yok. Dedim ve sorgu odasından çıkıp o tanıdık gri koridora girdim.
-Almeda neler oluyor? Dedi beni takip ederken.
-Soru sorma asker. Sane ne diyosam onu yap.
-Emredersiniz.
Hızla attığım adımlarımı durdurdum ve arkamı dönüp can dostuma baktım.
-Sana yolda anlatırım tamam mı? Ama şu an buna zamanımız yok.
-Tamam Almeda.
RED
Turkuaz renkli gökyüzüne takılmıştı gözüm. Bulutsuz cennet göküne öyle bir hayranlık duymuştum ki nazar değecek sandım bir an.
-Saçların hoşuma gitti. Dedi K tüm dikkatimi acımasızca büyülü gökyüzünden kopararak.
-Benim değil. Dedim omuz silkerek. Uzandığım cennet çimenleri sırtımı tatlı tatlı okşayarak bana masaj yapıyor ve rahatlatıyordu, hem bedenimi hem de ruhumu.
-Burayı sevdin ama?
-Evet. Ama... İçimi kısa süreliğine terk eden sıkıntı geri gelmişti bir anda. Derin bir iç çektim. Mutlu olmam gereken yerde neden bu kurtlar beni yemeyi bırakmıyorlardı ki? Sonuçta dünya kurtulmuştu yani. Şeytanların dünyaya inmelerine imkan yok artık. Diye düşünerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum ama kurtlarımı inandıramıyordum buna bir türlü. Bilinç altımı hiç saymıyorum zaten. O çıldırmış durumda. Ama neden?
-Ama... dedi K tek kaşını kaldırıp bana bakarken. Onun sesiyle hizursuzluğu sandığa kilitledim ve bedenimin hiçbir köşesinde duygu kırıntısı bırakmayacak şekilde kutuyu bedenimde dolastirip onları topladım.
-Hiç. Sadece kafam başka bir yerdeydi.
-İlginç birisin.
Ona soran gözlerle bakınca sözüne devam etti.
-Yani mimiklerin. Hiç oynamıyorlar. Duyguların yok gibi.
-Duygularım var.
-Bunu biliyorum tabiki ama neden onları göremiyorum? Bunu nasıl yapıyorsun çözemedim.
-Yılların eğitimi.
-Eğitim mi? Dedi alayla. Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim ve ben de onun gibi oturur vaziyete geçtim.
-Bak burda asırlardır kalıyorum demiştin. Kaç asırdır burdasın?
-Bilemiyorum. Beş olabilir.
-Yani dünyanın son birkaç yüz yılda geldiği halden haberinin olmaması normal. Şu an orayı görmek istemezsin. Masum insanların katledildiği bir yerden geliyorum. Ben de yaptım. Başkasının suçu yüzünden öldürmek zorunda kaldığım bir sürü masum insan var. Sadece ben değilim. Bunun gibi işler yapan milyonlarca benim gibi insan var. Güya dünyayı kurtarmaya, huzuru sağlamaya çalışıyoruz. Kendimize taktığımız isim bile bunun tam tersini kanıtlıyor. Suikastçiler. Ama ben yapamadım işte. Kaçtım. Peki bir işe yaradı mi? Hayır. Kurtulsunlar diye canımı hiçe sayarak kaçtığım dünyadaki tek ışık olan günahsız insanlar yine de öldüler. Sonra...
-Ne?
Aklıma gelen gerçekle sözüm yarı kalmıştı. Robert suikastçilerin bütün Candy'leri öldürdüğünü söylemişti. Ama neden onları öldürdüler. Hemde hepsini. Tüm dünyayı onlardan arındırıyormuş gibi hemde.
Kelimeler ve görüntüler zihnimde yankılanmaya basladı.
-Kyl'ı sen kaçırdın...
-Ailen öldürüldü...
Ram'ın hayaleti..
Lucy...
-Bana birilerini dünyaya getirmede yardımcı olamanı istiyorum. -YALAN-
Kül, yanık koku... bekçi...
Yerimden hızla kalktım ve K'ya baktım. O da benimle birlikte ayağa kalkmıştı.
-Bir sorun mu var? Dedi bana bir adım yaklaşarak.
-Kimsin sen?