Kahinatın en güzle yeri... Kimsenin nasıl bir yer olduğunu bilmediği ve inanan herkesin gitmek için can attığı yer... Cennet. Dünyadaki hiçbir güzellik onunla eş değer değil. Hiçbir şey o kadar muhteşem olamaz. Ne ılık bir güz sabahında kuru yapraklara basa basa ormanda yalnız başına yürümek, ne bir bahar sabahı mahmur gözlerle bahçede otutup kahveni yudumlamak, ne de yazın denizden yeni çıkmış tuzlu bedeninle deniz kenarında oturup gün batımını izlerken altındaki kumları patmaklarınla dürtmek... Hiçbiri... Hiçbiri o kadar huzurlu olamaz. Hiçbiri cennete benzeyemez bile. O başka... O kusursuz. Bunu görmeyen bilmez. Göremeyen anlayamaz. Ben artık biliyorum. Başta içimde var olan süphe kendini ucurumdan atmıştı. Bana dikkatli olamamı söyleyen iç sesim karşısındaki manzarayla dilini yutmuş ve beynimin içinde yarattığı fırtınaların yerini hafif bir yaz meltimiyle değiştirmişti. Cennetin muhteşemliği karşısında kendimi çaresiz hissetmiştim. Kirli... Buraya yakışmıyordum ben.
Tanrının bizlere verdiği bu ödül... Sözler yetmez burayı anlatmaya. Dilim varmıyor burayı ifade etmeye.
-Burası... dedim ve devam edemedim. Konuşmaya gücüm yetmemişti. Dilim konuşarak kendini yorup bu manzarayı kaçırmak istememişti. Dilim bile bana itaat etmeyi kesmişti artık. Kalbim ne yapsın?
-Evet. Dedi lav kokan adam. Sesi bu manzaraya kötülük ediyordu. Kendimi buraya ait hissetmiyordum ama o adam buraya hiç uymamıştı sanki. Bilemiyorum. Bunu yargılamak bana düşer miydi ki?
-Artık gidiyorum. Burası senin. İstediğini yapabilirsin. Dedi ve ben daha kendime gelip ona cevap veremeden önce gitti.
Kendimi iyi hissetmem haksızlıktı biliyorum ama elimde değildi. Hafiflemiştim. Burnumdan derin bir nefes çektim ve cennetin tarif edilmez kokusunu solumamla gözlerim istemsizce büyüdü. Bu koku... Böyle bir şey... Ne diyeceğimi bilemiyordum. Aldığım nefesi geri bırakmak istemedim. Bu inanılmazlığı ciğerlerimde tutmak ve sonsuza kadar nefes almadan sadece onunla yaşamak istedim. Sadece o bana yeterdi sanki. Oksijeni kim ne yapsın ki bu koku varken. Ölüm pahasına bırakmak istemedim kokuyu. Hoş! Ben zaten ölüydüm ya. O da ayrı bir garip.
Bulunduğum taş merdivenlerden titrek adımlarla indim. Cennetin güzelliği karşısında yeni doğmuş bir ceylan yavrusu gibi titriyordum. Bu inanılmaz bir şeydi. Tarifi imkansızdı.
Ayaklarım taş zeminden ayrılıp cennetin kadife gibi yumuşak çimenlerine bastı. Bu zamana kadar hiç görmediğim bir tondaydı cennet çimeni. Tanımlayamayacağım bir tondaydı cennet yeşili. Derin bir iç çektim ve ayakkabilarmın içinden bile yumuşaklığını hissettiğim çimenlere çıplak ayakla basmak istedimi fark ettim. Ama bunu yapmamalıydım. Cennetin güzelliğiyle ne kadar büyülenmiş olsam da aklım hala başımdaydı ve hemen gardımı indirmemem gerektiğinin bilinceydim. Hala içimi kemiren bir şey vardı ve ben bunun nedenini bulacaktım. Kolay kolay şüphe esir almaz benim bedenimi ve aldıysa da mutlaka bir bok çıkar.
Bu arada cennette bok kelimesini kullanan ilk kişi olduğuma eminim. Gerçi buna şaşırmamak lazım. Kötü her yerde kötüdür. Cennete bile.
ALMEDA
Lucyyi tıktıkları odaya girdim. Sakin kalabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum ama meleğimin o şeytan yüzünden öldüğünü biliyor olmak beni onun boynunu koparmaya teşvik ediyordu. İçimdeki öfkenin bir tarifi olamazdı.
İçeri girer girmez gözlerim sandalyeye oturtulmuş Lucy'ye kaydı. Onu görmemle içimdeki kızıl öfke közleri harmanlandı. Kendimi durdurabilmek amaçlı elimi yumruk yaptım ve sıktım. Sakin olmalıydım. Eğer kendimi kontrol edemezsem ondan hiçbir şey öğrenemezdim. Sakin omaya mecburdum.
Kendimi sakinleştirmek için derin bir nefes çektim burnumdan ve gözlerimi yumup birkaç saniye bekledim. İçimden beşe kadar saydıktan sonra gözlerimi tekrar açtım. Odadaki tüm Ölümsüzler çıt bile çıkarmadan bana pür dikkat bakıyorlardı. Benden ne kadar korktuklarını hissedebiliyordum. Ve Lucy... O şeytan beni görünce ecel terleri dökmeye başlamıştı. Ne kadar öfkemle savaş veriyor olsam da içimdeki sadist onların bu korkularından zevk aldı. Benden korkmaları ne kadar miğdemi bulandırsa da hoşuma gitmişti.
-Dışarı. Dedim duygudan yoksun bir ses tonuyla. Herkes bir an duraksasa da dediğimi ikiletmeden yerine getirdiler. Ama odada ben ve Lucy'yi yalnız bırakmak istemedilerini iliklerime kadar hissedebiliyordum. Eminim gidip Eli'ı çağıracaklar ve ona beni ikna edip bana kadını bıraktırmasını söyleyeceklerdi.
Bakışlarım odaya girdiğimden beri tek bir noktadaydı ve ordan hiç ayrılmamıştı. Lucy... Şeytan bakışlarımın keskinliği ile titriyordu. Şeytan benden korkuyordu.
Ona doğru ilerledim ve tam önüne gelince durdum. Korkudan kedi tarafından kapana sıkıştırılmış bir fare gibi titriyordu. Başını kaldırıp bana bakma cesaretinde bile bulunamadı. Ama benim meleğim olsaydı benimle ukala ukala konuşurdu şimdi. Hatta oturduğu koltuktan kurtulmasının imkansız oldugunu bile bile pes etmeden kaçmaya çalışırdı. Ilk başlardaki ben... yani Mina'yı tanımayan ben olsaydım onun bir beyinsiz olduğunu ve bundan dolayı mal gibi çırpındığını düşünürdüm. Ama şimdi onu tanıyan ben vardım ve onun aslında bunu mallıktan değil inattan ve savaşçı ruhundan dolayı yaptığını bilidim. Kapana kısılmak onun kabullenebileceği bir şey değildi. O egoist melek kimsenin onu yenmesini hazmedemiyordu.
Lucy öksürmeye başlayınca düşüncelerimden sıyrıldım. O şeytanın öksürmesi bile sinirimi ikiye katlamayı başarmıştı. Onun soluk borusunu sıkıp ciğerleri patlayana kadar nefesdiz kalmasını istedim. Sadece bunu hayal etmek bile bana bu kadar zevk vermişken uygulamaya geçirmek kim bilir nasıl hissettirecekti.
Derin bir nefes çektim tekrar kendimi sakin tutmak amaçlı.
-Kapı nerde. Dedim. Sesim ölüm kokuyordu. Sesim ölüm soğuğuydu.
-Bilmiyorum. Dedi sesini güçlü tutmaya çalışarak ama başarabildiği pek söylenemezdi. Yumruğumu sıktım. O da bunu fark etmiş olacak ki titremesi arttı ve telaşla konuşmaya başladı.
-Yemin ederim ki bilmiyorum. Bu konuda bana bilgi vermediler. Belki öyle görünmüyor ama yemin ederim ben sadece bir maşayım. Beni sizi oyalamak için kullanıyorlar. Dedi. Zaten çatık olan kaşlarım mümkünmüş gibi daha da çatıldı.
-Kimin maşasısın? Dedim. Öfkem hala içimi yakıp kavursa da merak duygusu belirmeye başlamıştı. Ne diyordu bu şeytan.
-Şeytanların. Dedi nefesini tutup fısıldayarak. Sanki birilerinin onu duymasından korkuyor gibiydi. Gözleri birileri var mı diye etrafı taradı.
-Onlar burda bile değiller şeytan? Onlar cehhennemdeler. Dedim. Ne kadar ona inanmıyor olsam da içimde ister istemez bir şüphe tohumu belirmişti. Bu işte pek iyi olmasam da asırlık deneyimlerimle şu an Lucy'nin doğru söylediğini anlayabiliyordum. Ama nasıl? Bu söylediğinin bir doğruluk payı olamazdı. O yaratıklar dünyada değillerdi ve tek çıkış kapılarını... meleğimi kaybetmişlerdi.
-Yemin ediyorum benim bir suçum yoktu. Evet iyi biri değilim ama bu çok fazlaydı. Çok fazla.
-Ne zırvalıyorsun sen?
-Ben çok büyük bir hata yaptım.
-Nasıl bir hata bu?
MİNA
Cennetin boş olması normal mi sizce. Yani burda benden başka kimse yoktu. Yalnızdım. Belli bir süredir yürüyordum. - Muhtemelen bir saattir ama gariptir ki güneş bi milim oynamamıştı yerinden.- ama kimseyle karşılaşmamıştım. Cennetin bahçesinde yürürken milyonlarca cezb edici ve beni kendine çeken daha önce hiç görmediğim ve gördüklerimen hicbirine benzemeyen meyvelerle karşılaşmamıştım. Ama hiçbirine dokunmamıştım. İçimde süregelen kuşku buna yol açmıştı. Dilini yuttuğunu sandığım iç sesim tekrar konuşmaya başlamıştı. Bana etrafı keşfedip ona göre önlemler almamı söylüyordu. Ona göre henüz gardımızı indirmek için çok erkendi. Her ne kadar kalbim ona sakin olmasını ve tanrının bana bahşetmiş olduğu bu güzelliğin tadını çıkarmam için beni rahat bırakmasını söylede de iç sesim bana zamanımın bol olduğunu ve emin olduktan sonra istediğim kadar eylenebileceğimi söylüyordu bana. Dikkatli olmak zarar değil yarar getirirdi. Bunun hiçbir zaman teklediğini görmedim. Koşullar uygun olduğu sürece.
Belli bir süre yürüdükten sonra karşıma bir orman çıkmıştı. Essiz bir orman. Sadece oturup bakarak yüzyıllar geçirebileceğim bir orman. Ben daha ormanın güzelliğinin tadını cıkaramadan ve beni sürekli şaşırtan cennetin şokundan çıkamadan ormanda hissettiğim bir hareketlilikle irkildim. Boşluğuma denk gelmişti. Yoksa irkilmezdim.
Hareketlilik devam edince ormana doğru, hareketliliğe doğru yürüdüm. Orada birkaç varlığın hareketliliği vardı. Temkinli adımlarla ormana daldım ve hareketliliğe doğru ses çıkarmadan yurumeye devam ettim. Kulaklarımı açtım ve benden pek de uzak olmayan bir yerden gelen kahkahaları duydum. Kahkahaların geldiği yere yaklaştıkça otman seyrekleşiyordu. En sonunda tekrar düzlük bir alana çıktım. Ama bu sefer diğerinden farklı olarak insanlar da vardı burda. Hatta tam karşımda hamağında uzanmış ve meyveye benzer birşeyler yiyen bir adam vardı. Benim varlığımdan haberdar bile değildi. Kimse varlığımdan haberdar değildi. İşte namı değer Red yine yılanlığını konuşturuyordu.
Her yerde eylenip şakalaşan insanlar vardı ve hallerinden deli gibi memnunlardı. Kimileri kendi aralarında sohbet ederken kimileri de birşeyler yiyip şakalaşıyorlardı. Benim varlığımdan bihaberlerdi.
Gözlerim onları incelemeye başladı. Her yaştan insan vardı burda. Hepsi hak ettiklerini sandığım dünyadan koparılmış ve buraya gelmişlerdi. Oysa ne kadar da yalnış düşünüyormuşum ben. Meğer onların hak ettiği yer kirli dünya değil burasıymış. Asıl şimdi tanrının her konuda bir bildiği olduğunu daha iyi anlıyorum. O gerçekten de her konuda bir plan dahilinde hareket edermiş de biz kör kulların bundan haberi yokmuş. Haberdar olanlar da burda işte. Bir ben uymuyorum buraya. Bunun en büyük kanıtı da burdaki insanların hepsinin kıyafetlerinin bembeyaz olması. Ama benim kıyagetlerim dünyada ölürken ne üstümde varsa o. Yani tamamen siyah.
Düşüncelerimin içine bir ses sızdı. Daha önce hiç duymadığım ama dikkatimi çeken bir ses...
Dikkatim tamamiyle dağıldı ve gözlerim sesin geldiği yöne kaydı. Benden birkaç metre uzakta toplanmış bir kadın grubunun arasından geliyordu bu ses. Ama diğerlerinden farklı olarak bu ses erkek sesiydi.
Ayaklarım benim emrim dışında hareket etmeye başladılar ve sesin geldiği gruba yöneldiler. Ne yaptığımın farkında değildim. Bunu sorgulayacak düşüncelere de sahip değildim o an. Odaklandığım tek şey o sesti. Sanki bir tür büyü bedenimi ve ruhumu tüm uvuzlarıyla bu sese kitlemişti. Sesin sahibi etkileyici sesiyle birşeyler anlatıyor ve kadınlar kıkırdayarak bu adamın anlatyıklarına gülüyorlardı. Adamın ne anlattığını algılamaya çalıştım ama beynim adamın sesinin tınına öyle bir odaklanmıştı ki ne dediğini anlayamıyordu. Bu tıpkı muhteşem sesi olan birinden bilmediğiniz dilede bir şarkı dinlemek gibiydi.
O grubun yanına ulaştığımda kadınların ortasında oturmuş ve birşeyler anlatan o muhteşem adamı gördüm. Bu bahçedeki insanlar hala varlığımı bilmiyorlardı. O adam da.
-Peki bu iki deli aşık kavuşabilmişler mi sonunda? Dedi bir kadın. Kadının çocuk gibi şen şakrak sesiyle irkildim ve girdiğim transtan çıktım. Tanrım ne oldu az önce bana? Derin bir nefes aldım ve tüm duygularımı içime hapsettim. Ve adamın vereceği cevabı daha doğrusu konuşmasını pür dikkat bekledim. Adam bakışlarını benim tam önümde oturmuş olan soruyu soran kadına çevirirken beni gördü. Benim mavilerim onun siyahlarıyla birleşince içimde bir heyecan oluştu ama bunu kesinlikle dışarı yansıtmamıştım. Adam beni görünce bir an şaşırsasa da hemen toparlandı ve gerçekten içten gelen bir şekilde gülümsedi. -Bayanlar aramıza yeni bir üye katılmış. Dedi gözlerini gözlerimden çekmeden.
-Hoşgeldin. Dedi ayağa kalkarak.
-Hoşbuldum. Dedim mekanik yani duygudan yoksun bir yüz ifadesiyle. Adam benim bu tavrımla bir an affalasa da hemen toparlandı ve yerde oturmuş bana bakan kadınlara baktı.
-İzninizle. Ben yeni üyemize etrafı gezdirmeye gidiyorum. Hikayeye sonra devam ederiz. Olur mu? Dedi ve kadınların cevap vermesini beklemeden aralarından ayrılıp yanıma geldi.
Önce gözlerimin içine bakıp gülümsedi ve elini bana uzattı. Bana uzattığı elini hiç tereddüt etmeden sıktım. Adamın sıcak elleri benim her zaman buz gibi olan ellerime temas edince aklıma Almeda düştü. Acaba şu an ne yapıyordu?
Onu düşünmemele kalbime binen yüke ve kendini sokak kedisi gibi bana sevdirmeye calışan kalbime bilincimle kötücül bir bakış attım. Bu salak organ neden Almeda hatırına düşünce böyle yapıyordu ki?
-Adım K. dedi adam yüzündeki tatlı gülümsemeyle. Adamın nedenini bilmediğim bir şekilde beni etkileyen sesini duyunca düşüncelerimden sıyrılıp onun gülümsemesine kaşlarımı çatarak karşılık verdim.
-Red.
-Hoş geldin Red. Dedi adam benim ona karşı olan tutumuma bozularaka ama kesinlikle çaktırmadı.
-Gel benimle. Dedi ve yürümeye başladı. Dediğini yaptım ve onu takip ettim.
-Ölüm sebebin ne bakalım? Dedi biz birkaç dakika sessizce yürüdükten sonra.
-İntahar ettim.
Adam kıkırdamaya başlayınca bakışlarımı incelemeye aldığım cennetliklerden ayırıp ona baktım.
-Neden güldüğünü sorabilir miyim? Dedim tek kaşımı kaldırarak aksi bir tavırla.
-Komikti. Dedi omuz silkerek kıkırdamaya devam ederken. Burada pek espri yapmayız. Şakayı da yalandan sayarız. Ondan. Ciddi ciddi gülmeyeli baya olmuş.
-Bak güzelmiş. Ama ben şaka falan yapmadım. Dedim sıkıntıyla.
Adamın yüzündeki ifade bu itirafımla öyle bir değişti ki... Bir an uçurumdan düşüyorum sandım.
-Ne demek bu? Yani intahar mı ettin sen?
-Evet.
-O zaman burda ne işin var senin cehennemlik? Intahar büyük bir günahtır ve intahar edenler cennete giremez.
-Biliyorum. Ben de buna şaşırıyorum zaten. Dedim alayla omuz silkerek. Üstelik benim tek günahım intahar da değil. Ben in...
Adam birden üstüme atlayıp eliyle ağzımı örtünce anlık bir şokla hateketsiz kaldım. Ardından gözlerim karardı. Ya da etraf karardı. Bilemiyorum. Ama ışık tekrar görüş alanıma girince artık bahçede değildik. Ve adam hala eliyle ağzımı tıkıyordu. Derin bir nefes çektim ve adamı tüm gücümle ittim. Adamın bedeni itişimin gücüyle fırladı ve nasıl ve ne ara geldiğimizi bilmediğim odanın siyah taş duvarlarına çarptı. Onu kaşlarım çatık izlerken o hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı ve beyaz gömleğini sirkeledi.