Bekçi

1773 Kelimeler
Almeda karşımda şokla açılmış gözlerle bana bakıyordu. Hayır!! Bu da zihnime yaptıkları bir oyun olmalıydı. Farkında olmadan kendimi yere düşerken buldum. Ama ben acımasız ve buz yürekli taş zeminle buluşmadan önce Almeda girdiği şoktan kurtuldu ve beni yakladı. Sıcak kolları bana sarılınca içimde garip bir duygu belirdi. Hiç yaşayamadığım bir duygu... Herkesin özlemle ve mutlulukla bahsettiği ama şu ana kadar hiç karşıma çıkmamış olan bir duygu... Huzur dedikleri bu muydu yoksa? Eğer buysa bunca zamandır nasıl yaşadım o olmadan bilmiyorum. -Mina. Dedi titreyen sesiyle. Ne yaptın sen güzelim, ha? -Geldiğinizi bilmiyordum. Dedim. Konuşmakta zorlanmıştım ama bedenimde hiç acı hissetmiyordum. Sadece hareket edemiyordum. -Nasıl... Ne yabilirim? Dedi. Çaresizdi. Korkuyordu. Bunu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Ama neden korkuyordu? Benim için mi? -Endişelenme. İyi olacağım. Dedim zorlukla. Bu lanet olası kelimeler çıkmıyordu bir türlü boğazımdan. Boğazımı tıkayan ve ses tellerimi esir almış bir şey vardı. -Olmaz. Dedi. Gözleri dolmuştu. Hatta bir yaş aktı gözünden. Ona şaşkınlıkla bakıyordum. Tüm hücrelerimi zorlayarak kolumu kaldırdım ve yanağına dokundum. -Senin için bu kadar önemli miyim? Dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek. -Benim için her şeyden önemlisin. Dedi saçlarımı okşayarak. O an elindeki kanı gördüm. Ve tüm bedenindeki kanı. Onun kanı değildi ama bu onun buraya gizli değil savaşarak girdiğini gösteriyordu. Ayrıca üzerindeki yorgunluk da. Bayılacak duruma gelmişti. -Ben... Bunu hak ettiğimi... Sanmıyorum. -Ah, bebeğim. Dedi ve arkasını dönüp bize bakan yoldaşlara bağırdı. -Ne bakıyorsunuz mal gibi? Ulan siz suikastçi değil misiniz? Yok mu bunun ilacı. Ve sessizlik. Yüzündeki elimle yüzünü bana çevirmesi için baskı yaptım. Ban abakınca içim yandı. O an farkında değildim ama tuzlu suyun tadını alınca ağladığımı fark ettim. -Özürdilerim. ALMEDA -Özürdilerim. Dedi ve benim daha son sözlerimi ona söylememe fırsat vermeden gitti. Kollarımda ağırlaşan ve hareketsiz kalan bedenine baktım. Artık atmayan kalbini duymaya çalıştım. Ama hiçbir şey yoktu. Hiçbir kıpırtı... Hiçbir çarpıntı... Gözlerim dolmuştu yine. Sahi ben ne ara sevdim bu kadını bu kadar. Ne ara bağlandım. Ne ara gözyaşı denen şey benim de gözlerimi keşfeder oldu? Bilemiyordum. Gerçi beynim o an işlevini yitirmişti ya. Ondan olsa gerek düşünemiyordum. Bana her zaman ummutla bakan o mavi gözleri bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Onu kaybetmiştim. Uzun yıllar sonra kaybettiğim kalbimi onda bulmuştum ben oysaki. Yaşamanın ne demek olduğunu onunla hatırlamıştım. Ama onu da almışlardı işte elimden. Buna hakları yoktu. Onu benden almaya hakları yoktu. Bu sonsuz hayatımda bana yaşadığımı hissettiren tek kıymetlim! Seni benden çalmaya hakları yoktu. Uzun zamandır içimde barındırdığım ve içimdeki hapishaneye tıktığım güçlerim dışarı çıkmak istiyordu ilk kez. "Çıkar beni." diyordu. "Çıkar beni ve al onun intikamını." Evet. Bunu yapacaktım. İçimdeki canavarı serbest bırakacak ve miniğime yaptıklarını onlara ödetecektim. Ben bu düşünce içerisinde prensesimin cesedine boş gözlerle bakarken etrafımda birşeyler oluyordu. Birileri veya birisi benle konuşuyordu ama algılayamadım. Sadece ona bakıyordum. Artık hareket edemeyen... Sözümü tutamamıştım. "Bu aralar bana çok sözler veriliyor." demişti bana. Ama o an emindim. Çünkü ben Almeda'ydım. Her istediğimi yapabilirdim. Onu koruyabilirdim. Kendimi çok güçlü ve kudretli hissediyordum oysa ki. Ama neden şimdi öyle değilim. Tam tersi kendimi bi zavallı gibi hissediyordum. Tam bir zavallı. Birinin omzuma dokunmasıyla farkında olmadan girdiğim transtan çıktım. Başımı çevirip bana dokunana baktığımda bana endişeyle bakan bir çift gözle karşılaştım. -Almeda. Dedi can dostum Eli. İyi misin? Dedi beni omzumdan sarsarak. -Evet. Dedim. Ama kendi sesimi duyamadım. Bilmiyorum. Belki de konuşmamıştım. Sadece öyle sanıyordum. -Hadi kalk. Dedi ve beni kolumdan tutup kalkmama yardım etti. Sahi ne ara kendi ayaklarımın üstünde duramayacak kadar güçsüzleşmiştim ben? -İyi misin dostum? Etrafıma bakınca kimsenin olmadığını fark ettim. -Herkes nerde? Dedim Eli'ın kolunun desteğinden uzaklaşarak. Ben kendi ayaklarımın üstünde durabilirdim. -Onları rehinelerle gönderdim. -Lucy. -O da elimizde. Onu yakaladık. -Bu iyi. Dedim ve gözlerim yerde yatan prensesime kaydı. Eli bunu fark etmiş olacak ki elini omzuma koyup sıkarak yanımda olduğunu belli etti bana. Bakışlarım Eli'ninkilere kaydı. Gözlerinde saf hüzün vardı. Benim için üzülüyordu. İşte o an ölmüşüm gibi hissettim. Dünyam bitmiş gibi. Ama asıl sorun ne biliyor musunuz? Ben asla ölmeyeceğim. Yani ona bir daha asla dokunamayacaktım... ✳✳✳✳✳ Neden ölümden korkarız? Daha dünyada çok işimiz olduğu için mi? Yoksa geride bıraktıklarımız için... Belkide. Bunlar da neden sayılabilir ama asıl nedenler değil bunlar. Varlıklar ölümden korkarlar çünkü ne olduğunu, nasıl olduğunu ve ne olacaklarını bilmezler. Bilinmeyen korkutur. Bilinmeyen geri adım attırır. Karanlık gibi. Neden karanlıktan korkarız ki? Çünkü bilmeyiz. Görmeyiz. Etrafımızda neler olup bittiğinden haberimiz yoktur. Ölüm de böyle işte. Dünyada öldükten sonra nereye gideceğimizi ve başımıza neler gelebileceğini az çok anlatırlar. Ama her kafadan bir ses çıkar. Her din başka başka anlatır orayı. Her din başka korkutur insanları... Her din başka rahatlatır insanları... Ama hiçbirinden emin olamayız. Öteki dünyaya gidipte geri dönen ve başından geçenleri anlatan oldu mu hiç? Hayır. Peki nasıl emin olalım ölümden? Belki korkularımız boşunadır. Aslında korkulacak bir şey yoktur. Belkide korkularımız yetersizdir. Daha korkulası bir şeydir ölüm. Ama kim bilir. Belki öteki dünya yoktur. Doğup büyüyüp yok oluyoruzdur. Sonsuza kadar yok oluyoruzdur. Orada olduğunu bildiklerimiz sadece kandırmadır. Kim bilir belki tanrının bir oyunudur bunlar. Hoş! Kendi tanrımızdan bile emin olamıyoruz. Bir sürü tanrı var. Peki hangisi gerçek... Bilemiyorum. Tanrının var olduğuna da emin değilim doğrusu. Çünkü eğer tanrı olsaydı bize merhamet ederdi. Değil mi? Tanrının hoşgörülü ve merhametli olması gerekiyor... Yanlış mıyım? Bize öyle anlatılmıştı tanrı. Peki gerçekten tanrı varsa ve merhametlise neden bana yardım etmedi? Ben beş yaşımda bunları yaşaraken neden bana el uzatmadı? Neden onu hiç hissedemedim. Neden onun varlığının ve beni izlediğini bilmenin verdiği huzuru hissedemedim? Bence bunların hepsi cevapsız sorular. Hangi düşünceyi savunursam savunayım bir cevap yok ortada. Bir kanıt yok bunlara dair. Gözlerimi açtığımda kendimi soğuk bir taş zeminde uzanırken buldum. Soğultan her yerim uyuşmuştu. Kalkmaya çalıştım ama bedenimdeki ağrı bunu zorlaştırıyordu. Neyseki zor da olsa kalktım. Boş ve karanlık bir koridordaydım. Ama neresiydi burası? Gözlerim etrafı taradı. Burayı daha önce hiç görmediğime eminim. -Mina. Dedi arkamdan boğuk bir ses. Bu ani ses irkilmem için yeterli olmamıştı ama tüylerim diken diken oldu diyebilirim. Dönüp sesin sahibine baktım. -Hoş geldin. Dedi bana gözlerimiz kesişince. Bu adamı hatırlıyorum. Zaten unutmam saçma olurdu. Sonuçta kaç kişi ben banyo yaparken gözlerimi kapattığımda yanımda beliriyor ki. -Nerdeyim ben? Dedim ayağa kalkarken. -Yoldasın. Dedi. Ne demek bu şimdi. Anlamadığımı belli etmek için ona boş gözlerle baktım. -Sen öldün tatlım. Dedi. Sonra bana beklentiyle baktı. Sanki benden bağırıp çağırmamı ve ağlamamı bekler gibi duruyordu ama ben hiçbirini yapamadım. Sadece duyduğum gerçekle ne zaman öldüğümü hatırlamaya çalıştım. En son Almeda'yla onun odasında olduğumuz anı hatırlıyordum. Gerisi yoktu. Silik. Beni düşüncelerimden sıyıran adamın buz gibi sesi oldu. -Bir şey demeyecek misin? Dedi adam ellerini pelerininin arasından çıkarıp kollarını iki yana açarak. Ona omuz silkerek cevap verdim. -Ne söylememi beklersin? -Ölmek senin için sorun değil mi yani? -Aslında sorun değil... -Kimse ölmek istemez. Kendi yalan dünyalarında ölmeyi isteyenler ölünce pişman olurlar. Sen olmadın mı? Dedi sözümü keserek. Sesi değişikti. Sesi farklıydı. Sesi ölüm kokuyordu sanki. -Tabikide pişmanım. Dedim gözlerimi istemsizce kısarak. Bu adamdan sezdiğim garip bir duygu vardı. Rahatsız edici bir duyguydu ama tehlike yayıp yaymadığını algılayamıyordum bir türlü. Bana sorduğu bu yersiz ve sorgulayıcı sorular daha da gerilmeme neden olmuştu. -Ama az önce sorun değil demiş... -Evet sorun değil dedim. Ama bu ölmekten memnun olduğum anlamına gelmez. Elimde olsa bunu yapmazdım. Ama başka çarem yoktu. Mecburdum. Dedim onun sözünü keserek. Sözünü kesmiş olmam onu sinirlendirdimi hiç bilmiyorum. Herifin kalbini duyamıyorum. O an fark ettiğim bir gerçekle ona gözlerimi kıstım. Bu adamın hangi tür olduğunu bilmiyordum. Onun kokusu dünyadaki hiçbir kokuya benzemiyordu. Ama buna bir benzetme yapmam gerekirse pişmiş et, duman, mum kokusu karışımını andırıyordu diyebilirim. Rahatsız edici bir kokuydu. -Herkes başka çaresi olmadığına inanır zaten. -Evet. Ben de öyle düşünmüştüm. -Hadi beni takip et. Dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Onu takip etmek ne kadar mantıklı bilmiyorum ama yaptım. Ama hey! Ben zaten öldüm. Daha ne gelebilir ki başıma. Süzülür gibi yürüyen adamın yanına gelince tempomu onunkine uydurdum. Etrafta hiç rüzgar olmamasına rağmen adamın pelerini havada uçuşuyordu. -Kimsin sen? Dedim birkaç saniye sessizce yürüdükten sonra. -Bekçi. -Bekçi mi? Hangi tür bu? -Bekçi. Dedi tekrar. Derin bir nefes soludum. Bu arada ölüyüm ama hala nefes alabiliyorum. Oldukça ilginç. Birkaç dakika boyunca yürümeye devam ettik. Sessizce. Hiç konuşmadan. Benim attığım her adımdan ses gelirken onun adımları sessizdi. Sanki yoktu. Varlığını onu görüyor olmama rağmen hissetmekte zorlanıyordum. -Sana bir şey soracağım. Dedim aramızdaki bu sinir bozucu sessizliği bozarak. Ayrıca kafama takılan ve gerçekten bilmek istediğim şeyler vardı. -Evet. -Tanrı gerçekten var mı? Dedim aklımdaki ilk soruyu sorarak. Adam başını çevirip bana baktı. Ne kadar yüzünü göremiyor olsam da bana cidden mi der gibi bakıtığını hissedebiiyordum. -Evet. Var. Sen tanrıya inanmıyor musun? -İnanmak değil. Sadece var olup olmadığından emin olamıyordum. -Hmm. Dedi mırıldanarak. -Neden, inanmıyor olamaz mıyım? -Olabilirsin. Ama cennete tanrıya inancı olmayanlar giremez. Dedi düşünceli bir sesle. Ne? Bu da ne demek şimdi. -Benim giremeyeceğim gibi mi? Dedim alay dolu ama altında süphelerimi gizlediğim bir sesle. -Hayır. -Ne, nasıl yani? Dedim. Farkında olmadan yürümeyi kesmiştim. Adam durduğumu fark edince birkaç adım ilerlemişti. O da durdu ve dönüp bana baktı. -Cennete gidiyorsun. Dedi gülümser gibi çıkmıştı sesi. Mutlu gibi. Bir anda dizlerimin bağı çözüldü. Bacaklarımın beni taşıyamayacağını hissediyordum. -Sorun ne? Dedi bendeki garipliği sezerek. -Bu gerçek değil. Şu an rüya görüyorum. Dedim. Tüm bedenim istemsizce kasılmıştı ve titriyordum. -Neden böyle düşünüyorsun? -Ben cennetlik olamam. Dedim. Yüzümde acı bir gülümseme oluştu. -Bunu sen bilemezsin. Bunu ancak... -Hayır. Şu an rüyadayım değil mi? Ya da bu da aklıma yapılan saldırılardan biri. Tıpkı Ram'de olduğu gibi. -Bunun gerçek olduğuna inanabilirsin. Emin ol burası senin gerçek sandığın dünyadan daha gerçek. Derin bir nefes çektim ciğerlerime ve etrafta gezdirdim gözlerimi birkaç saniye. Bulunduğumuz koridor geniş ve taş örgülüydü. Ayrıca etrafta bu pelerinli adamın kokusundan başka hiç koku yoktu. En ufak bir koku bile... Burada garip olan birşeyler vardı. Ne olduğunu tam olarak bilmiyordum ama içimde kötü bir his hakimiyet kurmaya başlamıştı. Ve iç sesim bana her an tetikte olamam için çığlık atıyordu resmen. -Pekala. Dedim içimdeki sesin çığlıklarını duymazdan gelerek. İç sesim bana iğrenç küfürler ederken adamın yanına gittim. Kapa çeneni! Beni aptal mı sanıyorsun götümün kenarı? Rol yapıyorum diye azarladım iç sesimi içerden mıncıklayarak. Ve anında iç sesim kesti kafamı ütülemeyi. Oh! Sessizlik ne güzel şeymiş. Diye geçirdim içimden ve adam içimdeki kargaşayı çakmasın diye tüm duygularımı kalbimde frangaya vurdum. -Tanrıya bu iyiliği için şükranlarımı iletmeni istiyorum. Ona minnettarım. Dedim. Adam başını onaylar gibi salladı. -Gidellim mi artık? -Tamam. Tekrar yürümeye başladık. İçimde bana dikkatli olmam için uyaran ses tekrar çığlıklar atmaya baladı. Ona biliyorum. Kapa çeneni artık. Diye kızdım. Ama bu sefer çenesini kapatmamak konusunda inat yapıyordu. Derin bir iç çektim. İç sesimin çenesini kapatmasını ne kadar istesem de ona hak veriyordum. Bu zamana kadar öğrendiklerim, duyularım bana burda bir hata olduğunu söylüyordu. Ve iç sesim... tek güvendiğim... bana dikkat et diyordu. Abi bu ne ya! Öldüm. Hala paçam boktan çıkmıyor ya! Yeter valla! Bari ölünce bırakın peşimi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE