Bu işin sonunu ön göremiyorum. İç güdülerim bu konu hakkındaki düşüncelerini paylaşmıyorlar benle. Şu an tamamen boşluktayım.
Aklıma ne geldi biliyor musunuz? Beni bu zamana kadar ayakta tutan bana yardımcı olan geldi aklıma. Belki onu hiç görmedim ama yazdıkları... Onlar beni kendini kaybetmişliğin sınırından söküp aldı. Okuduğum birkaç kelime hayatta kalmamı söyledi bana. Bu gibi şeyleri yaşayan tek kişi olmadığımı anlattı.
Bahtı teninden yanık bir serencamdı
Bir ömür bana giydirdikleri
Kaçamadım şerrinden şamarından feleğin
Daha tüysüz bir çocukken dilim dağlandı
Yasaklarla korumaya alındı bütün düşlerim.
A. Hicri İzgören...
İşte buydu beni yalnızlıktan kurtaran. Buydu beni delirmenin eşiğinden koparan. Ve daha birkaçı daha. Bu kitabı babam bana vermişti. Beni götürürlerken cebime koymuştu. Babamdan kalan bana kalan, beni götürürlerken ölümü göze alıp cebime gizlice koyduğu bu kitap o aralar sadece sayfadan ibaretti ama babam vermişti. Robert onu sıkıca cebimin içinde tutmuş minik ellerimin arasından aldı ve sayfalarını karıştırdı. Bense ona öylece baktım. Geri istemedim. Sadece baktım. Bilmiyorum. Belkide bu yabancı adamı sınıyordum. Bana verecek mi yoksa onu yakıp bir daha alamamamı mı sağlayacaktı?
-Onu geri istemiyor musun? Dedi kitabı kapatıp elinde sallayarak bana gösterirken.
-Onu siz aldınız. Eğer veremeye niyetiniz varsa zaten vereceksiniz. Ama yoksa... Benim elimden gelebilecek bir şey yok. Dedim. Evet, küçüktüm ama kocaman ve herşeyi yapmaya yetecek bir beynim vardı. Bunu babam bana öğretmişti. Biliyorum, bunlar küçük bir çocuğa öğretilemesi pek de makbul şeyler değil. Ama babamın bana neden bunu öğrettiğini o an anlamasam da şimdi anlıyorum. Bunun olabileceğini tahmin etmişti. Ve bunlar olmadan beni büyütmüştü. Belki yaşça değil ama ruhum büyüktü benim.
Robert da bunu anlamış olmalı ki diz çökerek benim boyuma indi ve şöyle dedi.
-Bunu sana geri vermeyi düşünmüyordum ama artık sende kalmasını istiyorum. Al bunu ve sakın benim gözüme gözükmesin. Dedi. Sonra o kocaman adam ayağa kalktı.
-Senin adın ne? Dedi ürkütücü heybeti ve ifadesiyle.
-Mina. Dedim korkumu belli etmemeye çalışarak. Ama tabiki de Robert benim korktuğumu biliyordu.
-Hayır. Senin adın bundan sonra Red. Ve sen benim öğrencimsin.
Bu adamın dikkatini çekmiştim. Bu adam beni dikkate alınabilecek biri olarak görmüştü. Bu kocaman adam benim minik boyuma rağmen beni fark etmişti. Gurur duymuştum. Kendimi güçlü hissetmiştim.
Şimdi mi? Şimdi kendimi hiç güçlü hissetmiyorum ama öyleyim. Bunu biliyorum. Şu an o zamanki Red'in tam yersiyim. O kırılgan miniğin tam tersiyim.
Suratıma yediğim sert tokatla başım geri savruldu. Eli o kadar sertti ki bir an bana taşla vurdu sandım.
-Kız gibi vuruyorsun. Dedim gülümsemeye çalışarak. Acıdan tüm bedenim yanıyordu.
-Öyle mi? Dedi bana tokat atan adam. Sinirle elini tekrar havaya kaldırdı ve gerilip bana bir tokat daha geçirdi. Tokadın darbesiyle sendeledim ve verdiği acıyla inledim. Ağzımda biriken yapış yapış ve iğrenç kanı tükürdüm. Dişimi kırmıştı orospu çocoğu. Belki de çenemi.
-Kendi ayağınla buraya gelmen ne kadar da ilginç. Kafanda ne var ölümlü?
-Sana dedim. Tanrıçamın yanına geldim.
Adam bana bir tokat daha geçirince bu sefer yere düştüm. Elimi yanağıma bastırdım. Bu adamın kafasını koparmamak için kendimi zor tutuyordum. Ama sakin olmalıydım. Bu işi bok edemem.
-Bana vurmayı kes. Dedim dişlerimi sıkarak.
-Seni hemen tanrıçanın kollarına mı atacağız sanıyorsun? Diye gürledi.
Ayağa kalktım ve çeneme bulaşmış kanı elimin tersiyle sildim.
-Aslında hayır. Böyle düşünmüyordum. Ama fena fikir değil.
Adam kolumdan tuttu ve sıktı. Kemiklerimden çatırtı sesleri gelince inledim.
-Ölümsüzlerden nasıl kaçtın yılan?
-Dediğin gibi, ben bir yılanım. Sinsilik bizim işimiz. Her delikten girip çıkabilirim. İstediğim her yere girebilir ve istediğim zaman istediğim yerden çıkabilirim. Tıpkı bu kaleye girerken yaptığım ve Tanrıça'nın yanına sizin ruhunuz bile duymadan gideceğim gibi. Dedim acıdan dişlerimi sıkarak. Adam kolumu daha da sıktı ve kulağıma eğilip fısıldadı.
-Burdan dirin çıkmayacak. Bunu biliyorsun değil mi? Dedi.
-Evet. Şimdi kolumu bırak. Dedim ve kolumu çekerek onun elinden kurtardım.
-Getirin onu benimle. Bakalım tarıçya ne diyecekmiş?
Dedi ve arkasına dönüp yürümeye başladı. Yanındaki iki adam beni kollarımdan tutup adamın arkasında yürütmeye başladılar. Derin bir nefes çektim içime. Başım büyük dertteydi.
Gözlerimi kapattım ve ölümsüzler kaleye girebildi mi diye onlardan bir parça hissetmeye çalıştım. Hiçbir şey... Hiçbir şey hissetmedim. Evet, başım büyük belada. Elimi uzatıp boynumdaki kolye hala orda mı diye kontrol ettim. Evet ordaydı. Adam doğruyu söylemişti. Burdan dirim çıkmayacaktı.
Öfkeden ellerim titriyordu. Her şey ters gitmişti. Kalenin etrafına örülmüş kalkandan geçemiyorduk. Şimdi Red orda kalmıştı. Kimbilir şu an ne durumdaydı. Ona yapabilecekleri gözlerimin önünde belirince elimi saçıma geçirdim ve içimdeki endişe ve öfkeyi bastırmaya çalıştım.
Onu oraya hiç göndermemeliydim. Hepsi benim suçumdu. Endişeyle bana doğru gelen prense baktım.
-Şimdi ne olacak?
-Bilmiyorum. Dedim dişlerimi sıkarak. İçimi kemiren bir korku vardı. Ama korkumun nedeni Lucy'nin yaratıkalrı dünyaya indirmesi değildi. Bu olmayacaktı. Bunu biliyordum. Red bunun olmaması için elinden geleni yapardı. İşte bu tam da korkumun nedeniydi. Red bunu engellemek için her şeyi yapardı ve önünde de tek bir seçeneği vardı.
Dev taht odasına girerken tüm duygularımı içime attım. Hapsettim kalbime. Böylesi daha iyi hissettiriyordu. Beyaz tahtında oturmuş kadına baktım. Beyaz kıyafetler giymişti ve o... Güzeldi. İlk kez bir peri görüyordum ve şu an onu incelemeyi çok istiyordum.
Adamlar beni tahttan birkaç metre uzakta durdurdular.
Lucy gülümsedi ve tahtından kalktı.
-Mina...
-Bana Red denmesini tercih ediyorum. Diye sözünü kestim. Dış görünüşüne ne kadar yansıtmasa da buna sinirlenmişti. Bunu kalbindeki teklemeden anladım.
-Peki Red. Hoş geldin. Dedi ve yanıma geldi. Dudağımdaki kana takılmıştı gözleri.
-Bu nasıl oldu. Dedi dudağıma dokunarak.
-Adamlarınız çok misafirperver. Dedim sırıtarak
Lucy benim göz ucuyla baktığım bana vuran adama baktı ve yapmacık bir şekilde kaşlarını çattı. Sonra tekrar bana baktı.
-Bunun için üzgünüm. Dedi ve kolunu omzuma attı. Ama sen de hak vermelisin ki buraya gelmen oldukça şüphe uyandırıcı. Bunu için bu davranışları.
-Anlıyorum. Bu yüzden şu an tek parça.
Lucy sesli ve gerçekten içten olan bir kahkaha attı. Ve şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz? Sesi hiç de kötü değildi. Hatta hoştu. İçimi gıdıkladı ve kendimi iyi hissetmeme neden oldu.
-İtiraf etmek isterim ki sizinle gurur duyuyorum. Daha güçlerinizin yüzde beşini bile kullanmayı bilmemenize rağmen dünyadaki nerdeyse tüm ırkalar sizden korkuyorlar.
Kaşlarım havaya kalktı.
-Yüzde beşini mi?
-Evet Red. Bu zamana kadar sınırlarınızı ne kadar zorladığınızı biliyorum ama siz sadece bedensel çalıştınız. Zihinsel değil.
-Anlamıyorum. Daha fazla güçlü olabilir miyiz?
-Evet. Ah! Ne kabayım. Gel oturalım ve konuşalım. Dedi ve beni taht dasının sonundaki sandalye ve sehpanın yanına götürdü. Birlikte sandalyelere oturduk. Lucy odadaki adamlara baktı.
-Siz çıkın ben doğru yolu bulmuş sevgili Red'le baş başa konuşmak istiyorum.
Birkaç saniye sonra tahta odasında yalnızca ikimiz kalmıştık.
-Bana bu kadar çabuk güvenmeniz garip.
-Sana güvendiğimi söylemedim ben.
-Ama benimle burda yalnız kaldınız.
-Evet. Ama bunun nedeni güven değil. Bak Red. Şu an bana zarar verebilecek durumda değilsin. Bu güce sahip değilsin.
-Biliyorum.
Şu an tamamen vakit kazanmaya çalışıyordum. Kalan tek umudum Almeda'nın buraya gelmeyi başrmasıydı.
-Güzel. Ona göre aptalca bir şey yapma.
-Buraya bunun için gelmedim.
-Peki nasıl kaçtın Ölümsüzlerden?
-Beni krallarına götürürlerken yolda sizin bir grubunuzla karşılaştık. Onlar savaşırken ben de sıvıştım.
-Şu an çabalarımın gerçekten de boşa çıkmadığını görüyorum. Sizin kurnaz yaratıklar olabilmeniz için çok güç sarf ettim.
-Size minnettarız.
-Öyle de olmalı. Peki buraya neden geldin Red?
-Sizin için. Siz bizim Tanrıçamızsınız. Ve sizin için canımı bile vermeye hazırım.
-Oh hayır. Senden bunu istemem. Ama başka bir konuda bana küçük bir yardımda bulunabilirsin.
-Nasıl bir konu?
-Bana birilierini dünyaya getirmeme yardımcı olmanı istiyorum.
-Hangi tür Tanrıçam.
-Periler. Onların geri gelmesini istiyorum. Onlar ölmeyi hak etmiyorlardı.
Yalan söylüyordu.
-Ama onlar size ihanet ettiler. Neden onların dönmelerini istiyorsunuz?
-Evet bana ihanet ettikleri doğru ama hiçbir ırk böyle bir sonu hak etmiyor. Bence bu ceza onlara yetmiştir. Ne dersin?
-Siz bilirsiniz. Bu sizin bileceğiniz bir şey.
-Peki bana yardım edecek misin Red? Dedi ellerimi tutarak. Bana umut dolu ve sevecenlikle bakıyordu. Tıpkı şey gibi... Bir anne gibi.
-Tabikide yardım edeceğim. Ben sizin için canımı bile veririm tabi bana gerçekleri anlatırsanız.
-Gerçek?
-Bana söyledikleriniz çoğu yalandı. Bize yeteneklerimizi veren kişi olarak bu yeteneğimizi göz ardı etmeniz ve yalanınızı hissedebileceğimi bile bile yalan söylemeniz oldukça dikkatimi çekti doğrusu. Bana neden yalan söylediğinizi bilmek isterim.
-Bu senin iyiliğin için.
-Ben buraya size bağlılığımı ve sadakatimi kanıtlamak için geldim ama siz bana yalan söylüyorsunuz. Bana yalan söyleyen birine nasıl güvenebilirim ben?
-Bilmemenin daha iyi olduğu şeyler var.
-O zaman bana öyle söyleyin. Yalan değil.
-Peki. Dedi gülümseyerek. Sana yalan söylediğim için özürdilerim. Ama sen de bana hak vermelisin. Ben kimseye güvenemem.
-Tabiki de hak veriyorum. Siz en yakınlarınız olan perilerin ihanetine uğramışken artık kime güvenebilirsiniz ki? Ama sizden ricamdır. Bana yalan söylemeyin lütfen. Söyleyebiliyorsanız doğruyu söyleyin söyleyemiyorsanız bana bilmememin daha iyi olduğunu belirtin. Lafınızın üstüne laf etmem zaten.
-Sana minnettarım. Peki yardım edecek misin Red?
-Tabikide.
-Hadi o zaman. Gel benimle. Dedi ve ayağa kalkıp yürümeye başladı. Ben de onu takip ettim. Arkasından ilerlerken boynumdaki kolyeye uzandım ve boynumdan çıkardım. Kolye başını -içinde zehir olan yerini- zincirden çıkardım ve zinciri geri boynuma taktım.
Birlikte taht odasından çıkıp loş koridorda yürümeye başladık. Lucy önümde ilerliyordu. Ben de arkasından onu takip ediyordum.
Etrafıma bakınıp geçtiğimiz yerleri bi grafiğini çıkarıyordum beynimde. Burdan kaçmam gerekebilir. Gerçi çıkmanın başka bir yolu var ama...
Çook tatlı bir koku dikkatimi dağıttı. Buraya ait olması imkansız bir koku. Durdum ve yan tarafimda duran odanın ardındaki karanlıktan gelen kokuyu çektim içime. Daha önce hiç almadığıma eminim bu kokuyu. Ama tanıdıktı. Sanki biliyordum bu kokuyu.
Bir anda her yer karadı. Ne olduğunu bilmiyorum. Bunu düşünmek de istemiyorum. Sadece bu kokunun sahibini bilmek istiyorum. Cılız bir çift elin koluma yapışmasıyla irkildim. Aklım başıma geldi. Ne ara karanlık olmuştu etraf?
Kolumu tutan cılız ellerin sahibine baktım. Kücük bir çocuk. Karanlıktan dolayı yüzünü tam seçemiyordum. Ama kalbindeki korkuyu hissedebiliyordum. Başımı kaldırıp Lucy nerde diye bakınca koridorda olmadığımı fark ettim. O karanlık odaya girmiştim ve kapı kapalıydı. Ne ara girmiştim buraya hatırlamıyordum. Bu Lucy'nin bir tuzağı olabilir.
Bakışlarımı tekrar küçük kıza yönelttim.
-Kimsin sen? Dedi cılız sesiyle. Kaşlarımı çattım ve başta korkudan çaptığını sandığım kalbinin aslında korkuyormu yoksa başka bir şeyden dolayı mı böyle atıyor ayırt edemiyordum. Ona cevap vermeyince kolumu bırakıp geri çekildi ve duvarın dibine oturup ağlamaya başladı. Kafam karışmıştı. Şu an kesinlikle korkuyordu. Ama az önce neden onun duyguları konusunda tereddüte düşmüştüm ki?
Burda bi bok vardı ama hadi bakalım.
Kızın yanına gittim. Tek dizimin üstüne çökerek kızın boyuna indim.
Kız hıçkırarak ağlıyordu.
-Hey. Diye seslendim. Ne desem bilememiştim. Açıkcası çocuklara nasıl yaklaşacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. Kücük kız başını kaldırıp kocaman açılmış yaşlı gözlerle bana baktı.
-Sen de kimsin? Dedi titreyerek. Bu kız neden benim kim olduğumu sorup duruyordu ki?
-Ben Red. Peki ya sen?
-Ben de Rem. Dedi ürkek ürkek.
Donup kaldım. Şüpheyle gözlerimi kıstım ve onu incelemeye başladım. Karanlık olduğu için fazla bir şey belli olmuyordu ama kız...
-Rem mi? Dedim. Kelimeler öylece dudaklarımdan dökülüvermişti. Hangi Rem.
Kız başını kaldırıp bana baktı.
-Beni tanıyor musun?
-Sanmam. Ama bana soy adını söylersen...
-Rem... Billin. Dedi. Hızla ayağa kalktım.
-Yalan söy... Söyleme! Dedim öfkeyle kaşlarımı çatarak. Kız bu hareketimle iyice köşeye sinmiş ve titremesi daha da artmıştı.
-Ben... Ben yalan söylemiyorum. Dedi kekeleyerek.
-Ama olamaz.
Derin bir nefes aldım ve yeni gelmiş bu küçük çoçuğa baktım. Daha beş yaşındaydı. Gerçi ben de öyle büyük sayılmazdım. Ondan sadece beş yaş büyüktüm.
-Adın ne senin? Dedim titreyen bu miniğin karşısında durarak. Robert onu bana vermişti eğitmem için. Onu tamamen bi zaman kaybı olarak görüyordum. Bir ayak bağı...
-Rem. Dedi başını kaldırmadan. Çenesinden sertçe tuttum ve başını kaldırdım.
-Sana bi tavsiye. Asla başını kimsenin önünde eğme.
İki yil geçmişti ve benim ayak bağından farksız gördüğüm bu kız beni şaşıtacak derecede ilerleme kaydetmişti. Birkaç yıl sonra benim namım okulun her yerine yayılmış ve üst sınıf -bayan- öğrenciler bile benden korkar olmuşlardı. Tabi yanımda da sevgili öğrencim Rem de anılıyordu. Red ve Rem.
Farkında bile olmadan onunla kalpten bağlanmıştık. Ben onsekizime gelince o daha bi çaylaktı. On üçünde bir çaylak. Ama çoğu çaylağa taş çıkarıyordu. Eee kimin öğrencisi.
Sonra ben okuldan kaçtım! Ben kaçarken benim için gözcülük yapıyordu. Ama yakalandık işte. Benim kaçabilmem için kendi canını vermişti...
Derin bir nefes çektim içime.
-Bu bir oyun. Diye mırıldandım. Zihnime saldırıyorlardı. Bizi alt etmenin ve savunmasız bırakmanın tek yolu. Kim bilir şu an ne yapıyordum. Ya...
Avucumun içindeki zehre baktım. Zehrin kapağını açtım ve elimi kaldırıp dudağıma götürdüm zehri. Ama yarı yolda durduruldum. Bakışlarım koluma yapışmış küçük parmaklara kaydı.
-Ne yapıyorsun? Dedim kaşlarımı çatarak.
-Bunu yapma. Ben boşuna mı öldüm? Seni boşuna mı kurtardım? Dedi umutla parlayan gözlerle. Bir an... Sadece bir an vazgeçecek gibi oldum. Ama sadece bir an. Elimi yukarı kaldırıp içmeye çalıştım ama Rem o kadar güçlüydü ki kolumu hareket dahi ettiremiyordum. Ama bu küçük kızın bu kadar güçlü olması imkansızdı. Yani beni tutan başka bir şey vardı. Başka biri.
Tüm gücümle Rem'i ittim ve kolum serbest kalınca zehri dudaklarıma götürüp hiç düşünmeden içeri boşalttım. Son damlasına kadar...
Zehri içince etraf aydınlandı. Başka bir odadaydım ve karşımda duran Rem başka birine dönüştü. Almeda...!