Aynanın karşısında durmuş zaten garip olan saçlarımın acayipliğine bakıyordum.
Saçlarım değişmişlerdi. Tanrım! Neden bu tür saçmalıklar hep beni buluyor ki!
Saçımdan bir tutam alıp incelemeye başladım. İlginç. Saçlarımda kar tanelerine benzer beyaz şeyler vardı. Evet, bunlar kesinlikle kar tanesiydi ama erimiyorlardı. Ayrıca düşmüyorlardı da. Saç tellerime yapışmışlardı ve bunlardan yüzlerce vardı.
Saçlarımla sonra ilgilenirim. Şimdi yapmam gereken daha önemli bir şey var. Devlerin savaşını engellemek. Bu adamlar bana güvenmiyorlar diye onca ölüme göz yumacak değilim. Bu savaşı engelleyemeyecek olabilirim ama en azından hafiflemesini sağlayabilirim. Bu işten sadece kendi bölüğümü çekmem bile bu savaşın şiddetini düşürür. Benim bölüğüm ordunun en iyi öğrencilerinden oluşuyor. Kendimi övmek gibi olmasın ama söylemeden edemeyeceğim. Onların savaş eğitimlerini ben verdim. Hepsini değil ama en önemli kısmını.
Saçlarımı topladım ve ahşap dolaptan 'mavi' bir çarşaf alıp saçlarımı örttüm. Burdan elimden geldiğince gizli kaçacaktım. Ve bunu yapmak için kesinlikle o saçlarımı gizlemeliydim. Nedenini söylememe gerek yok herhalde.
Odadan çıktım. Bembeyaz bir koridora girmiştim. Bu beyaz ve inanılmaz derecede temiz koridorda bir an kendimi siyah bir leke gibi hissettim. Bu yerden çıkmam gerekiyordu ama hangi yöne gidecektim? Şu an iç sesime yada birkaç gündür beni yalnız bırakmış gibi hissettiğim şu güçlerime çok ihiyacım vardı. Neden bilmiyorum ama şu an onları hissetmiyorum.
Bu konuyu düşünmeyi bırakıp koridorun kafama uyan bir yönüne doğru yürümeye başladım. Garip olan koridorda kimsenin olmayışı.
Koridorun sonunda beni bekleyen merdivenler olduğunu gördüm. Hızımı arttırıp merdivenlerden ses çıkarmadan indim. Oldukça uzun merdivenlerdi ve ben aşağı indikçe kan kokusunun o tanıdık demirimsi ve ağır esintisi ciğerlerimi dolduruyordu. Bir kat aşağı inice yaralılarla dolu bir koridorla karşılaştım. Her yerde insanlar acı içinde bağırıyorlar ve yaralarını sarmaya çalışıyorlardı. Merdivenlerin başında öylece kalakaldım. Bunun sorumlusu ben miydim yani? Hayır. Bunu ben yapmış olamazdım. Bun varlıklar o patlamadan dolayı yaralanmamışlardı. Bunlar savaş yaralarıydı. Suikastçile. Savaş çoktan başlamıştı. Ve Almeda bunu bana söylememişti. Ayrıca bir sorun var. Ben neden üst kattayken bu insanları duymadım. Diyelimki kattan kata ses geçmiyor peki ya koku? Merdivenlerden inmeye başlamadan kokuyu almadım. Burda bir terslik var. Yaralı bir adamın bacağını saran bir hemşireyle gözgöze geldim. Bana gözlerini kısarak baktı. Beni tanımaya çalışıyor gibiydi. Kadın benden şüphelenmesin diye merdivenlerden indim ve onun bana baktığının farkında değilmiş gibi davranarak en yakınımdaki yaralıya belindeki yarayı sarması için yardım etmeye başladım. Kadın bakışlarını üstümden çekip yaralısıyla ilgilenmeye başlayınca yaralıyı bıraktım ve merdivenlerden inmeye başladım. Hızlanmam gerekiyordu ama kendimi hızlı koşamayacak gibi hissediyordum. Üstümde bir tür halsizlik vardı. Muhtemelen şu boynuma taktıkları tasmamsı şeyden kalan bir şeydir. Dedim ve kimseye görünmeden zemin kata indim. Etraf karışık olduğu için farkedilmeden hastane benzeri yerden çıktım. Dışarının da içerden bir farkı yoktu. Bu benim işime geldi. Ama bir sorun vardı. DemonCity'nin çıkış yolunu bilmiyordum. Birinin bacağıma dokunmasıyla yerimden sıçradım. Bana dokunana baktım.
-Haberci?
-Merhaba hanımefendi. Dedi. Ağzında kan vardı. Boynunda da benim ona verdiğim büyü taşlarından biri.
-Senin ne işin var burda?
-Savaşıyorum efendim. Dedi gururla. O an ben de onunla gurur duydum.
-Kimlerle? Kimler karıştı bu savaşa?
-Tüm türler hanımefendi. Hepimiz savaşıyoruz. Bilmediğimiz birkaç tür, orglar ve suikastçilere karşı.
Diz üstü çöktüm ve habercinin yanaklarını iki elimin arasına aldım.
-Bana güveniyor musun haberci?
-Evet. Dedi biraz tereddüt ederek.
-Güzel. Sana bu savaşın zaiyatını düşürebilirim desem?
-Nasıl?
-Öncelikle burdan çıkmam gerekiyor. Yolu biliyor musun?
-Evet. Ama...
-Haberci. Bu çok önemli. Yemin ederim sana doğruyu söylüyorum. Lütfen.
-Peki. Dedi ve yanaklarına koyduğum elimi tutup gözlerini kapattı. Kendimi boşlukta gibi hissettim. Bulunduğum yer bana farklı gelmeye başladı. Ortamın havası değişti. Kendimi bu yaralı ve çaresiz varlıklara bir televizyondan bakıyormuş gibi hissediyordum. Sonra herşey kum tanelerine dönüştü ve yer değiştirmeye başladılar. Bulunduğumuz yer evimin bahçesine dönüştü ve cüce gözlerini açtı.
Ayağa kalktım ve burayı ne kadar özlediğimi düşündüm.
-Ama bizim buraya değil...
-Biliyorum. Ama önce içeride sizi bekliyen biri var. Ondan size haber getirmiştim ama siz ordan ayrılmak istediğinizi söyleyince ben haberi onun ağzından duymanızın daha iyi olacağını düşündü...
Cüce boğazını delen kurşunla geriye savruldu ve bir ağaca çarpıp yere yığıldı. Arkamı döndüm ve haberciye ateş eden adama baktım. Okul başkanımız!
-Buraya bir av için gelmiştim ama şansa bak ki kendime iki av ve bir yarımlık buldum. Dedi sırıtarak.
-Efendim!
-Ne? Ne oldu Red? Çok mu şaşırdın? Yoksa bu işten canlı kurtulabileceğini mi sanıyordun? Tanrıçayı uyandırıp sevgili ailenle herşeyden uzak sonsuza dek mutlu yaşayacağını falan mı? Ama hakkını yiyemeyeceğim. Gerçekten güçlü bir kızsın. Ayrıca görevini yerine getirdin. Tanrıçayı uyandırmaya yardımcı oldun. Evet. Ama kendi rızanla değil. Onun kötü olduğunu öğrenir öğrenmez bu işten vazgeçtin değil mi? Tıpkı şu Kyl gibi. Yazık oldu çocuğa. Ama sana daha çok olacak bir numaralı öğrencim.
-Siz... Biliyor muydunuz?
-Tanrıçanın kötü olduğunu mu? Tabikide biliyordum. Ama yanlış anlama. Bunu diğerleri bilmiyor. Sadece birkaç kişi bu sırdan haberdar. Düşünsene. Hayatlarını infaz edilmesi gerekeni öldüren varlıklara infaz edilmesi gereken birini uyandırmaları gerektiğini söyleseydik neler olurdu. Yo, buna asla razı olmazlardı. Ama şimdi sevgili melek tanrıçalarını korumak için kendi canlarını hiçe sayıp asla kazanamayacakları bir savaşın içine balıklama atlıyorlar. İşte büyzden suikastçileri seviyorum. Ölmek onlar için sorun değil. Korkmuyorlar. Eh, işin sonunda hepsi ölecek ama sonuç olarak tanrıça Lucy bu dünyanın hakimi olacak.
-Bunu nasıl yaparsın? Dedim gardımı kaldırarak. Bizim görevimiz dünyayı korumak. Bunu bize öğreten sensin.
-Kimin umrunda dünya? Benim değil. Ama anlaşılan senin umrundaymış.
-Benimde öyle. Dedi bir erkek sesi ve bir silah patlama sesi duyuldu. Başkan anlını ortasında oluşan bir delikle yere yığıldı. Ve tam arkasında duran kanlar içindeki Robert görüldü. Elinde bir silah vardı ve silahı yavaşa indiriyordu. Oldukça bitkin görünüyordu. Yere düşmek üzereydiki koşup onu düşmeden tuttum.
-Robert.
-İyiyim ben. Dedi ayakta durmaya çalışarak. Gidip şu cüceye bir bakmalısın. Sanırım öldü.
Haberci! Onu düşününce telaşa kapıldım. Zavallı cüce.
Robert'ı merdivenlere oturttum ve habercinin yanına gittim. Çoktan ölmüştü. Kanlar içinedeki minik bedeni beyaz karın üstünde yatıyordu. Diz üstü çöktüm ve ona dokundum. Hala sıcaktı. Ama bu yakında değişirdi. Ellerimin titrediğini fark ettim. Ellerim... Neden titriyorlardı? Bu cücenin ölümü beni neden bu kadar üzmüştü? Bilmiyorum. Bu benim iyi biri olduğumu mu gösterir?
Robert öksürmeye başlayınca beynimdeki düştüğüm çukurdan çıktım. Habercinin cansız bedenini kucağıma alıp ayağa kalktım. O onurlu bir cüceydi ve onu bu şekilde bırakmayacaktım. En azından bir mezarı hak ediyordu. Onu evin yanına bırakıp anneannemin bahçe kulübesinde sakladığı kürek ve baltayı aldım. Arka bahçemizde bir metre derinliğinde bir çukur kazıp haberciyi çukurun içine koydum. Küreği elime aldım ve bu çukuru doldurmaya başladım. Habercinin üstüne attığım her kürek toprak boğazımda yeni bir düğüm oluşmasına neden oluyordu. Gömme işini bitirince mezarın etrafını taşlarla çevreledim. Eğer buraya dönmem uzun sürerse nerede olduğunu bulmam kolay olsun diye. Üstüm başım toprak olmuştu ve yorulmuştum. Ayrıca kardan sırılsıklam olmuş ve üşüyordum. Beni izleyen Robert'ın yanına gittim. Bir köşede oturmuş ve sırtını evin duvarına yaslamıştı.
-Sen iyi misin?
-Cüceyi önemsiyor muydun?
-Onurlu biriydi. Dedim iç çekerek. Robert ayağa kalktı.
-Bana bir mesajın olduğunu söyledi. Neydi mesaj?
-Çok kötü şeyler olacak Red.
-Evet. Zaten oldu. Tanrıça uyandı ve şu an suikastçiler ölümsüzlere karşı. Kısa sürede bu savaş biter. Ve kazananları da belli zaten.
-Bu sadece başlangıç.
-Ne demek istiyorsun?
-Tanrıçanın başka bir planı var.
-Nasıl bir plan?
-Anladığım kadarıyla bu dünyaya daha önce burda olan bir ırkı geri getirmeyi düşünüyor.
-Daha önce var olan bir ırkı mı? Perileri mi yani?
-Sana şu kadarını söyleyeyim umarım perileri getirmeyi düşünüyordur.
-Ne? Başka bir seçenek var mı?
-Var. Ama bunu yapabilecek güce sahip olduğunu düşünmüyorum.
-Düşünmüyor musun? Başka neyi geri getirebilir Robert?
-Bak Red. Şu an bunu seçenekler arasında değerlendirmiyorum. Zaten değelendirirsem şurda oturup ölmeyi bekleriz. Yapabileceğimiz başka hiçbir şey olmaz. Yani bunu düşünmüyoruz. Bu yüzden bilmene gerek de yok. Anladın mı asker!
-Evet efendim.
-Şimdi önceliğimiz gidip suikastçilere gerçeği anlatıp onları bu savaşta kendi tarafımıza çekmek.
-Tamam. Ama Amerika'ya kadar bu savaşın arasında nasıl gideceğiz?
-Uçakla. Dedi ve birlikte siyah bir Ford'a bindik. Yaklaşık on dakikalık yol ilerledik. Yol boyunca tek kelime bile etmemiştik. Ben öylece yola bakıp düşünüyordum. Kafama tanrıçanın geri getirebileceği diğer varlığın ne olduğu takılmıştı. Robert'ı bu kadar korkutan şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Araba durunca dev ve boş bir arazideydik. Arabadan indim.
-Uçak buraya mı gelecek.
-Evet.
-Robert. Sana bir şey soracağım.
-Sor.
-Anneme ve anneanneme ne oldu?
-Öldüler.
-Kim öldürdü onları?
-Tanımıyorum. Ama sanırım Rus okulundaki rehberdi.
-Neden onları öldürdüler?
-Bilmiyorum. Ama Red. Onları senin ailen oldukları için öldürmediler.
-Nasıl yani?
-Bu infaz sadece ailene özel değil. Bu dünyadaki ailenin türünden olan herkesi öldürdüler.
-Herkes mi? Neden, bu ırktan ne istiyor olabilirler?
-Bilmiyorum. Ama bunun şu dünyada artık olmayan ırkı geri getirmek için olduğunu düşünüyorum.
-Ne alaka?
-Sanırım ailenin türünün bunu engelleyebilecek bir yeteneği vardı. Dedi. Daha fazla soru sormadım. Bu konu hakkında düşünmek istemiyordum. Hayır, bunu istemiyordum. Çünkü ailemi düşündükçe zayıf düşüyordum. Ağlamak istiyordum. Bu yüzden hemen bunu beynimin kara kutusuna attım. Daha sonra düşünecektim. Daha sonra.
Robert cebinden telefonunu çıkarıp birini aradı. Açıkcası geçen seferki uçak macerasından sonra uçağa binmek konusunda biraz endişeliyim ama başka seçeneğimiz yok değil mi? Telefonda uçakla ilgili konuşan eğitmenime baktım. Yaralıydı ve ayakta durmakta zorlanıyordu. Ama endişelenmeme gerek yoktu. Ona bir şey olmaz. O herkesten daha güçlü. Hatta kurucumuzdan bile. Ama hiçbir zaman kendini bu konuda öne çıkarmadı. Okul yönetiminden yada ordu komutanlığından ne kadar teklif aldıysa alsın kabul etmedi. -Ormancılar tarafından kesilmiş ağaç kütüklerinden birinin üstündeki karı penyemin koluyla temizleyip oturdum. Tek kelimeyle donuyordum.-Artık Robert'ın neden teklifleri kabul etmediğini anlıyorum. Benim için. Benden ayrılmak istemediği için. Beni başka bir eğitmene emanet etmek istemediği için.
Bunları düşünürken bir yandan da telefonla konuşan eğitmenimi izliyordum. Yüzümde minik bir sırıtma oluştu. Ama bunun farkında değildim. Robert telefonu kapattı ve arka cebine sıkıştırdı. Bana bakıyordu. Kollarını göğsünde birleştirdi. Bense herzamanki gibi onun ne hissettiğini bir türlü anlayamıyordum. Ve hala sırıttığımın farkında bile değildim.
-Sen neye sırıtıyorsun öyle? Dedi gülümseyerek. Yüzümdeki aptal ifadenin o an farkına vardım. Duygularımı toparladım. Ama şaşkınlığımı birtürlü gizleyemiyordum. Robert gülümsüyordu. Ama sinirden değil. O... Gerçekten gülümsüyordu. Gelip yanıma oturdu ve bana sarıldı.
-Uçak birazdan burda olur. Dedi beni ısıtmaya çalışarak. Robert'ın bana karşı böyle olması bir an hayatta mıyım yoksa öldüm mü sorusunu sordurttu bana. Ama ben yaşıyordum malesef.
✳✳✳✳✳
Yaklaşık on dakika sonra bir özel uçak bu dev araziye iniş yaptı. İkmiz de ayağa kalkıp uçağın durmasını bekledik.
-Bunu nerden buldun?
-Oldukça zengin orta yaş bir adamın yeni evlendiği onsekizlik rus güzeli karısının hayatını kurtardım. Bana ne istersen beni arayıp isteyebilirsin demişti. Dedi sırıtarak. Sonra bana göz kırptı. Bu gerçekten inanılmaz. Cidden bu adamın kafasına bir şey mi çarptı!
Birlikte uçağa bindik. Küçük bir uçaktı. Yani fazla dikkat çekmezdi. Umarım bu uçak da düşmez!
Konforlu deri koltukalara oturduk. Yumuşak! Süper! Sırtımı koltuğa yasladım ve gözlerimi kapattım. Robert'da tam yanımda oturuyordu. Kemerlerimizi bağladık ve uçak havalandı.
Uçağın motor seslerini dinlerken rahatlamaya çalıştım. Ama olmuyordu. Şu içimde hissettiğim boşluk beni oldukça rahatsız ediyordu. Sanki biri bedenimden kocaman bir parça koparmış ve yerine başka bir şey yapıştırmıştı. Ve bu bir yerlerde beni üzüyordu. Bu boşluk öyle bir şeydiki onu orada hissedince ağlamak istiyordum.
-Saçlarına ne oldu?
Robert'ın sesi bir an irkilmeme neden oldu. Gözlerimi açıp ona baktım. Yine ne hissettiğini anlayamıyordum.
-Neden korktun?
-Bir an boşluğuma denk geldi.
-Saçların... Onlara ne oldu?
-Tanrıçayı uyandıran güç gidince böyle oldular. Zaten gariplerdi. İyice garipleştiler.
-Neden saçlarından bu kadar rahatsız oluyorsun?
-Çünkü garipler. Gittiğim heryerde dikkatleri üzerime çekiyorlar.
-Evet. Küçükkende göz önünde olmaktan nefret ederdin. Kimsenin seninle ilgilenmesini veya seni bir başarından dolayı tebrik etmesini istemezdin.
-Hala da öyle.
-Mina sen farklısın.
-Benim için sorun olan da bu zaten. Ben farklı olmak istemiyorum. Diğerleri gibi tek derdi görevleri olan bir suikastçi olmak istiyorum.
-Anlıyorum. Ama şimdi bunları konuşmayalım. Önümüzde uzun bir yol var. Biraz dinlenmeliyiz. İkimizin de buna çok ihtiyacı var.
-Haklısın.
Koltuğu geri yatırıp yan döndüm ve gözlerimi kapattım.
Ronert'a bu hissettiğim garip duyguları anlatmak istiyordum ama şu an bunu bir köşeye bıraktım. Daha sonra bu konuyu düşünecektim. Şimdi yapmamız gerek çok önemli bir şey vardı.
Okuluma geri dönme fikri beni heyecanlandırmıştı. Ordaki anılarım ne kadar kötü olsa da orayı özlemiştim. Okulumu ve bölüğümü düşünerek uyuya kalmışım.