Bana su bükerek saldıran bu adamı tek yumrukla indirdim. Ben onları ne kadar öldürmemeye çalışırsam çalışayım onlar yine ayağa kalkıp inatla bana saldırmaya devam ediyorlardı. İşin sonunda onları her seferinde öldürmek zorunda kalıyordum. Onların bu şekilde ölmeleri ne kadar yanlış olsa da bizi buna mecbur bırakmışlardı. Onlara defalarca gerçeği anlatmış olsak da bize inanmamışlardı. Geriye kalan tek seçenek savaşmaktı. Durum zaten bizim için yeterince zor değilmiş gibi bir de diğer varlıklar da araya girdiler. Onlar da savaşa katıldılar. Haliyle savaş büyüdü. Dünyanın her yerinden savaşa gelen varlıklar vardı. Hepsi kendi taraflarını seçmiş savaşıyorlardı. Bunlardan bizim tarafımızda olanlarda vardı suikastçilerin tarafında olanlarda. Gerçi istersek bu savaşı hemen bitirebiliriz ama hiçbir suçları olmayan varlıkları öldürmek hiçbirimizin hoşuna gitmiyor.
İnsanlara gelirsek şu an onlar burada ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorlar. Tepemizde uçan savaş uçaklarını görebiliyorum. Bu savaştan haberdarlar ama buraya gelemiyorlar. Kral Demon savaş alanının etrafını bir kalkanla çevreledi. Hiçbir insan bu kalkandan içeri giremez ve bu kalkanın içini göremez. Bir de insanların o aptal ama ölümcül silahlarıyla uğraşamam. Bizi göremeyip bize yaklaşamamaları bu yönden işimize geliyor ama malesef sesleri duymalarına engel olacak bir büyümüz yok. Bunu sadece suikastçiler yapabilir ama nedense yapmıyorlar. Muhtemelen bunu onlara Lucy emretmiştir. O şeytanı hemen bulup öldürmemiz şart.
Üstüme atlayan orgun karnına tekme atarak onu kendimden uzaklaştırdım. Lucy'yi öldürene kadar onları idare etmeye çalışacağım. Sonrası hakkında hiçbir fikrim yok. Geri çekilmeyeceklerdir. Tek çare onları ikna etmeye çalışmak. Eğer edemezsek...
Bu kadar olaya rağmen aklım nedense hala Red'deydi. Ona güvenmediğimizi düşünüyordu. Acaba bu onun kalbini kırmış mıdır? Herhangibir kırgınlık görmedim yüzünde ama emin olamıyorum. Bu inatçı kadın duygularını gizlemekte çok başarılı. Neden bilmiyorum ama o kadın çok hoşuma gidiyor. Saçlarındaki değişim acayip hoşuma gitti. İşte bu yüzden ona sinir oluyorum. Diğer kadınlar gibi beni istemiyor. Belki tam bir pislik gibi düşünüyor olabilirim ama sırf beni istemediği için kalbinin kırılmasını istiyorum. Üzülmesini istiyorum. Garip olan o üzülünce benim de üzülüyor olmam. Bu gün kalbinin kırılıp kırılmadığını çok merak ediyorum. Ama onun tanrıçanın eline geçmemesi gerekiyor. Ne pahasına olursa olsun buna engel olamlıyım. Gerekirse onun ölmesine göz yumarım.
Suikastçiler ve yandaşları geri çekilmeye başladılar. Biz de onların üstüne gitmedik. Artık savaş alanında bizler ve ölü bedenler kalmıştı.
-Efendim. Geri çekiliyorlar. Neden? Dedi tek dostum Eli.
-Kazanamayacaklarını anlayınca korkup kaçtılar herhalde. Dedi savaşın başından beri yanımızda ölümüne savaşan Alpha.
-Suikastçiler mi korktular? Hiç sanmıyorum. Dedi Eli.
-Ama tanrıçaları geri çekilmelerini emrederse çekilirler.
-O kadını hemen bulmalıyız.
-Evet. Ama bunu savaşmadan yapmalıyız. Şimdiden çok fazla kayıp verdiler.
-Peki bunu nasıl yapacağız.
-Bölgelerine gizlice sızarak.
-Pardon ama suikastçilerin arasında nasıl gizlice dolaşmayı düşünüyorsunuz beyler? Dedi kurt.
-Yılan şeklinde. Dedim tıslayarak.
✳✳✳✳✳
DemonCity'nin girişine gelince telaşla bizi bekleyen bir ölümsüz yanımıza geldi.
-Ne oldu?
-Efendim kız... Şu suikastçi kadın...
-Ne oldu ona?
-Kaçmış.
-Ne demek kaçmış. Dedim gürleyerek.
-Efendim biz yaralılarla ilgilenir...
-Ben sizi yaralılarla ilgilenesiniz diye mi oraya diktim!
O kadar sinirlenmiştimki karşımda duran bu adamı öldürebilirdim. Asker başını eğdi ve hiçbir şey demeden ona yapacaklarımı bekledi. Ama hiçbir şey yapmadım.
-Şimdi ne olacak? Kızı nasıl bulacağız? Dedi Eli.
-Gidebileceği fazla yer yok. Muhtemelen Amerika'daki okuluna gitmiştir.
-Ya gitmediyse?
-Onu hedef olarak seçeceğiz. Böylece nereye gittiğini hissedebiliriz.
-Evet efendim.
-Eli, yanına beş adam al. Kızı almaya gideceğiz. Josh, ordu senden sorumlu. Biz geri dönene kadar suiakstçileri oyalayın. Diğer varlıkların güvenliğini sağlayın ve insanları burdan uzak tutun.
-Emredersiniz.
Dönüp Eli'a baktım. Çoktan adamları şeçmişti.
-Tamam mısınız?
-Evet efendim.
Elimi kaldırdım ve avucumda minik bir ateş yaktım.
-Suikastçi Red. Diye fısıldadım ateşe. Ateş hareketlendi ve altıya bölündü. Her bir parça ateş adamların ve benim bileğimde altın harflerle 'Red' yazdı.
-Hadi. Dedim ve hızla ilerlemeye başladım. Diğerleri de peşimden geliyorlardı.
-Kız hareket halinde.
-Nasıl bu kadar hızlı ilerliyor?
-Sanırım bir aracın içinde.
-Bu kadar hızlı sadece uçaklar gidebilir.
Gülümsedim. Minik avımız yine bir uçaktaydı.
Biraz ilerledikten sonra uçağa yetiştik. Tam üstümüzdeydi.
-Yukarı. Diye emir verdim. Altımız birlikte yukarı zıpladık. Uçtuk da denebilir.
RED...
Robert hareketlenince uyandım. Pencereden dışarı endişeyle bakıyordu.
-Ne oldu? Dediğim anda bize doğru hareket eden varlıklar hissettim. Uçağın dışındaylardı ve yerden hızla bize doğru geliyorlardı. Sonunda birkaç saattir beni terk eden duyularım geri gelmişlerdi.
-Ölümsüzler. Bize geliyorla. Dedi Robert. Onu kenara ittim ve pencereden dışarı baktım. Almeda ve yanında beş adam hızla uçağa dğru geliyorlardı. Robert koltuktan kalktı ve yumruklarını sıktı. Oha! Robert'ın Almeda'yla dövüştüğünü hayal bile demiyorum. Ve sonuç belli. Ölümsüz ve ölümlünün savaşlarının sonucunda tabikide ölebilen ölür. Yada geri çekilerek ölmekten kurtulur. Ama burda Robert'dan bahsediyoruz. Ölene kadar dövüşmeyi bırakmaz.
Robert'ın yumruğunu tuttum.
-Hayır.
-Seni bir kez daha seni benden almalarına izin vermeyeceğim.
-Beni senden alacakları falan yok. O gördüğün lekesiz olan adam Almeda. Ve o iyi biri. Bana yardım etmeye çalışıyor. Bize zarar vermezler.
-Mademki yardım ediyor neden oradan gizlice kaçtın? Ondan seni getirmesini isteseydin.
-İstedim. Ama kabul etmedi. Bana güvenmiyorlar.
Robert'ın sıktığı yumruğu birtürlü gevşemiyordu.
-Robert. Bu uçakta insanlar var. Eğer savaşırsak uçak düşer. Ve ölürler. Muhtemelen biz de ölürüz. Bak, bir kere içinde olduğum uçak düştü ve bir daha bunun olmasını istemediğime eminim.
-Eğer bize engel olmaya çalışırlarsa...
-Onları ikna ederiz.
-İkna olurlar mı bilemiyorum.
-İki grup da aynı tarafta sonuçta. Bence ikna edebiliriz.
Robert kolumdan tuttu.
-Ailen için çok üzgünüm Red. Sana onları koruyacağıma dair söz verdim ama sözümü tutamadım. Çok özürdilerim.
-Bu senin suçun değil. Eğer yapabilseydin onları kurtarırdın. Bunu biliyorum.
Robert bana sarıldı. Birkaç saniye öylece bekledik. Almeda ve adamları uçağa tutununca geri çekildik ve girmelerini bekledik. Almeda uçak kapısını elleriyle açtı ve adamlarıyla uçağa girdiler.
-Kaçmak da ne oluyor! Diye gürledi Almeda. Kaçmam onu oldukça sinirlendirmişe benziyordu. Robert önüme geçti.
-Geri çekil. Diye uyardı Almeda'yı.
-Sen kimsin be!
-Almeda! Diyerek bu iki deli adamın arasına girdim.
-Tamam. İki taraf da sakin olsun. Şu an bir uçağın içindeyiz ve uçakta siviller var. Bunun farkına varalım bir. Öyle hareket edelim.
Robert elini omzuma koydu. Almeda bana birkaç saniye öfkeyle baktı. Söylediklerimi düşünüyordu. Sonra bakışları omzumdaki ele kaydı. Yüzündeki ifade daha da sertleşti.
-Tamam. Uçağı geri çevirin.
-Olmaz. Almeda geri dönmeyeceğiz. Bunu yapamayız.
Almeda öfkeyle bileğimden tuttu.
-Sana dönüyoruz dedim.
Robert tam atak yapacakken ona durmasını söyler gibi baktım. Neyseki beni dinledi. Tanrım! Bu uçakta siviller var.
-Almeda, ben bunca ölümsüzün boş yere ölmesine göz yumamam. Sizin ne olduğunu bana söylemediğiniz nedenlerinizden dolayı bunca ölümü engelleyebilecekken hiçbir şey yapmadan o güvenli ortamınızda oturamam.
DemonCity'deyken Almeda bana güvenmediği konusunda yalan söylemişti. O an bunu anlayamamıştım ama şu an kendime tam olarak gelmiş durumdayım. Ve bu lekesiz kesinlikle bana yalan söylemişti. Beni salmamalarının başka bir nedeni vardı.
-O hoşuna gitmeyen güvenli ortam tam da olman gereken yer.
-Neden? Burda milyonlarca hayattan bahsediyoruz. Ama siz tutturmuşsunuz seni dışarı salamayız diye.
-Çünkü... Dedi ve hemen susturdu kendini. Bileğimi bıraktı ve parmaklarını saçlarına geçirdi.
-Almeda sorun nedir bi bana da söylesen. O zaman vazgeçebilirim.
-Sana ne söylesem de vazgeçmeyeceksin.
-Evet. Ama bari söyle de biz de ona göre önlem alalım.
-Sana şu kadarını söyleyebilirim. Lucy senin peşinde.
Robert'ın arkamda hareketlendiğini hissettim. Dönüp ona baktığımda koltuğuna oturduğunu fark ettim.
-Lucy mi? Dedim Robert'a bakarak. O da bana baktı. Ve eski Robert geri döndü. Onun aramıza geri yerleştirdiği duvarları hissedince öfkelendim. Ona kızdım. Ellerimi yumruk yaptım. Onu umursamamaya karar verip Almeda'ya baktım.
-Lucy neden benim peşimde ki?
-Seni bir işte kullanmak için.
-Almeda! Dedim öfkeyle dişlerimin arasında tıslayarak. Bana adam gibi anlat şunu.
-Lucy daha önce burda olan ama artık burada olmayan bir türü geri getirmek istiyor.
-Ve bu türü uyandırmak için bana ihtiyacı mı var?
-Aynen öyle.
-Peki şu uyandırmak istediği tür... Periler mi yoksa...
-Periler olduğunu hiç sanmıyorum.
-Hayır. Periler olmadığı artık kesinleşti. Dedi Rob.
-O zaman başımız dertte.
-Diğer türün ne olduğunu biliyor musun?
-Tahmin edebiliyorum. Sizin bile bu kadar korkmanıza neden olacak iki tür tek var. Ve onlardan sadece biri kötülük yapabilir.
-Tamam. Onların adının burda geçmesini istemiyoruz.
-Haklısın. Peki şimdi ne olacak. Geri mi döneceğiz? Bu savaş iyi ve kötü arasında oluyor diyerek kendimizi kandırarak.
Almeda sessiz kaldı. Gidip koltuklardan birine oturdu. Adamları da öyle yaptılar. Peki karar neydi? Geri mi dönecektik? Hayır, benim dönmeye hiç niyetim yok.
Almeda'nın yanındaki boş koltuğa oturdum.
-Almeda...
-Kararım kesin.
-Bari bi dinle. Bu kadar piç olmana hiç gerek yok.
-Piç mi, ben mi piç oluyorum şimdi? Sana ordan ayrılmamanı söylemiştim.
-Evet. Ve ayrıca bana yalan da söylemiştin.
-Sinirlerimi bozuyorsun be kadın.
-Sen de benimkileri. Almeda, ben geri dönmeyeceğim.
-Bunu nasıl yapmayı planlıyorsun? Şu suikastçi sevgilinle altı kişilik bir ölümsüz grubunu nasıl atlatacaksın?
-Kimle? Anlamadım. Sevgilinle derken? Robert'tan mı bahsediyorsun?
-Adı her neyse işte.
Elimde olmadan kocaman bir kahkaha attım. Almeda bana şaşkınlıkla bakıyordu. Gülmekten karnım ağrıyordu. Sonunda kendimi durdurduğumda gözlerimden akan yaşları sildim. Kıkırdayarak önümüzde oturan Robet'ı dürttüm. Etrafımızda kimse bizi duymasın diye bi kalkan yaptığım için o bunları duymamıştı.
-Bu suratının nedenini sorabilir miyim? Dedi bana dönerken.
-Almeda ikimizi sevgili sanmış. Dedim kıkırdayarak. Robert Almeda'ya tek kaşını kaldırarak baktı. Yine duygusuz görünüyordu ama ben onun içerlerde bir yerde gülümsediğini görebiliyordum.
-Bunda bu kadar gülecek ne var anlamadım.
-Çünkü Red benim kızım. Dedi Robert. Donakalmıştım. Yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş silindi. Onun beni sevdiğini ve kızı gibi gördüğünü biliyordum ama ilk kez bana kızım demişti. İçimde birşeylerin öldüğünü hissettim.
-Babanın öldüğünü sanıyordum?
-Evet öldü. Ama Robert'da benim babam. Sayılır. Belki biyolojik değil ama beni o büyüttü. O benim eğitmenim. Bana hayatta kalmayı, dövüşmeyi, göreve bağlı kalmayı... Kısaca beni ben yapan her şeyi o öğretti bana.
-İyi iş çıkarmış. Dedi gülümseyerek.
Sizcede Almeda biraz garip davranmıyor mu?
-Geri dönecek miyiz?
Almeda'nın yüzündeki gülümseme silindi.
-Evet.
-Almeda. Yapacağımız tek şey gidip onlarla konuşmak. Sonra da geri döneriz.
-Lucy'nin seni yakalama riskine giremeyiz.
-Siz de bizimle gelin. Sen yanımızdayken saldırma riskine giremez.
Almeda başını cama çevirdi.
-Hadi ama.
-Ya saldırırsa?
-E ne güzel işte. Öyle bir şey olursa onu yakalarız.
-Çok inatçısın. Dedi bana kaşlarını çatarak.
-Bu dönmeyeceğimiz anlamına mı geliyor?
Almeda evet der gibi başını sallayıca gülümsedim.
-Harikasın!
Almeda saçlarıma dokununca yüzümdeki gülümseme donuklaştı. Almeda'nın saçımda gezinen eline baktım. Sonra da gözlerinin içine. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam.
-Saçların. Dedi.
-Evet. İyice garipleştiler. Dedim ve gözlerimi onunkilerden kaçırıp saçlarıma baktım. Bunun nedenini biliyor musun?
-Hayır.
-Tahminin yokmu. Çünkü bu saçlar kendimi garip hissetmeme neden oluyor. Bana... Fazla gibi geliyorlar. Yani...
-Ne demek istediğini anlıyorum. Ama bu konuda hiçbir fikrim yok.
Robert bize dönünce Almeda'nın saçımdaki elini çetim.
-Biraz uyumalısın Red. Yorgun görünüyorsun.
Gözlerim Robert'ın yaralarına kaydı. İlk halinden daha iyi görünüyorlardı.
-Sen de öyle.
-Evet. İkimizin de biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Hadi.
-Tamam.
Koltuğumu geri yatırdım ve biraz yan dönerek uyku pozisyonu aldım. Gerçektende çok yorgundum. Bedenimi terk eden enerji yerine büyük bir boşluk bırakarak gitmişti. Neyseki ağrıyan kemiklerimi yok sayarak uyumayı başardım.
Birinin bana dokunmasıyla zaten diken üstünde olan uykumdan uyandım. Almeda kemerimi takmaya çalışıyordu. Elimi attım ve kemere dokunayım derken onun sert ve sıcak elini tuttum. Bunu fark eder etmez hemen elimi çektim. Almeda gülümsedi ve kemeri takıp geri çekildi.
Uçak indikten sonra Teksas'taydık. Tüm hayatımın geçtiği bu güzel şehirdeydik. Uçaktan iner inmez hemen bir araca atlayıp şehir merkezinde olan okuluma doğru yola koyulduk.
Okulumun bahçesine park ederken heyecandan yerimde duramıyordum. Araç durur durmaz indim ve bu dev binaya doğru ilerlemeye başladım. Burayı o kadar özlemiştimki...
Kokusu bile farklıydı okulumun. Yumuşak çimenlerin üstünden insanın basmaya kıyamayacağı güzellikte olan mermer merdivenlere ulaştım. Birkaç adımlık merdivenleri çıktım ve on üç yıl yaşadığım bu binaya adımımı attım. Arkamdan Robert ve diğerleri geliyorlardı. Koridorda bana şaşkınlıkla bakan öğrencileri takmadan asansöre yöneldim. Birlikte asansöre binip 12. Kata çıktık. Burası benim ve yoldaşlarımın çalıştığı ve yaşadığı kattı. Asansörün kapısı açılınca o tanıdık gri duvarlı koridorla karşılaştım. Loş ışıklı gri koridor. Hayatımın geçtiği yer.
Ne kadar duygusal açıdan karmakarışık olmuş olsam da hiç duraksamadım. Boş odaların önünden geçmeye başladım. Akşam olmuştu ve kimse odasında değildi. Ya da sınıfta.
-Gitmiş olabilirler mi? Dedi bir lekeli.
-Hayır. Eğer Rusya'ya gelmiş olsalardı onları hissederdim.
-Ya hissedememişsen? Dedi başka bir lekeli.
-Hissederdim dediysem hissederdim. Dedim öfkeyle. Benim duyularımdan şüphem yok. Tamam. Bir ara yok oldular ama şu an gayet iyiler.
-Depodalar. Dedi Robert.
-Evet.
Birlikte depo dediğimiz savaş malzemelerinin saklandığı yerin kapısının önüne geldik.
-Tamam. İçeri giriyoruz. Dedim ve kapıyı açtım. Bölüğümdeki herkes silahlarını kuşanmakla meşgullerken biz içeri girince durup bize baktılar. Önce hiçbirinin yüzünde herhangibir duygu göremedim. Ama beni fark ettiklerinde yüzleri şaşkınlıkla gerildi.
-Red! Diye cırladı Aphrodid. Herkes elindekileri bırakıp yanıma geldi.
-Selam. Dedim düz bir tonda. Suratıma yediğim sert bir yumrukla yüzüm geriye savruldu.
-Nasıl kaçarsın! Diye gürledi Bridgit. Bana oldukça sert bi yumruk atmıştı. Dudağımı patlatmıştı piç kurusu.
-Seni öldüreceğiz aptal bakire. Dedi Marc. Sonra belime sarılıp boynumdan öptü. Onun bu tür hareketlerine alışkın olduğum için sorun etmedim.
-Arkadaşlar. Biliyorum bana kızgınsınız ama şimdi bunları konuşmanın zamanı değil.
-Harbiden, sen buraya neden geri döndün ve neden hala yaşıyorsun?
-Uzun hikaye. Tanrıçadan haberiniz var mı?
-Evet biz de şimdi onun için savaşmaya gidiyorduk. Sende bizimle gel kardeşim.
-Bu savaşa gideriz ama Lucy için savaşmaya değil ona karşı savaşmaya gideriz.