Maymun iştahlı virüsler dünyaların katili...
Miranyo Gom lobinin penceresinden günün telaşesiyle etrafta gezinen insanları izliyor, kristallerle birlikte sönen umutlarını yeniden harlamaya çalışıyordu. Kafası o kadar karışıktı ki ne düşündüğü şeyin ne olduğunu algılıyor ne de bakışlarının anormalliğinin farkında değildi. Gözleri o denli büyümüştü ki kendi ölümünü izliyor gibiydi.
Başını iki yana sallayıp düşüncelerini toplamaya çalıştı. Bu kadar çökmemesi gerekiyordu, hala devam eden görevleri vardı. Şaya Muri kendisini, tüm kaptanların olduğu bir toplantıya davet etmişti ve kendinde olması gerekiyordu. Gerçi o toplantıda diyecek tek bir sözünün olmaması ayrı meseleydi. Kendisine de tek bir sözü yoktu zaten.
Yalnızca cevapsız soruları varken, gomların canlarını feda ederek yarattıkları kristalleri yok edebilecek kadar büyük bir güce karşı şanslarının olmadığının düşüncesi yüzünden, cevapları bulmaya çalışacak enerjisi de yoktu. Omuzları belki de hayatında ilk defa çökmüştü.
Elindeki sigaradan bir yudum alıp alnını cama yasladı. Ne yapması gerektiğini, görevlerini düşünmeye çalıştı. Lakin aklından geçen tek şey dağılan birliğini yeniden toplayıp savaşa dönmekti. Bu fikre karşın döneceği yerin ,aklında her zaman aydınlatılmış topraklar olarak canlanması savaşabilecek psikolojide olmadığının gösterisiydi aslında. Bütün bu olanlara rağmen istediği tek şeyin ak toprakların leş kokusunu almak olması da öyle. Çocukluğundan beri oradaydı ve olabileceği tek yer orası gibi hissediyordu.
Bulunduğu lobinin kapısı açılıp içeri bir kadın girince başını kaldırdı ve kadına baktı. Eli ister istemez hemen yanındaki masanın üstünde duran kaskına uzanmıştı.
Burada maske takmasının luzümu olmadığını ve kadının yalnızca bir gölge olduğunu biliyordu lakin maskesiz olmak kendisini rahatsız etmişti. Hayatı bir zırhın içinde, kimsenin yüzünü veya sesini bilmediği bir şekilde geçmişti. Kimseyi tanımadığı ve kimsenin tanımadığı biri olarak. Yalnızca komutan Miranyo Gom, beş renkli yıldız...
“Efendim, toplantı beş dakika içerisinde başlayacak, size salona kadar eşlik etmeme müsade edin lütfen." Dedi kadın Gom'u, dalmaya yüz tuttuğu düşüncelerinden kopararak.
Gom kadının yüzündeki sahte olmasına rağmen güzel görünen gülümsemeye baktı. Yada uzun zamandır gülümseyen bir yüz görmediğinden de beğenmiş olabilirdi.
Derin bir nefes alıp daralan göğsünü rahatlatmaya çalışarak başını salladı ve elimdeki sigarayı küllüğe basıp hemen küllüğün yanında duran kaskını başına taktı.
*****
Cadbib indiği tren istasyonundaki kalabalığın içinde, elinde valiziyle etrafına göz gezdirdi. Uzun zaman sonra ailesini görecek olmanın telaşı vardı üstünde.
Soğuk olmasına rağmen gerginlikten terleyen alnından bir damla ter düşeceği sırada elinin tersiyle teri sildi ve ailesini gözleriyle aramaya devam etti. İstasyon o kadar büyük ve kalabalıktı ki uzaktakilerin kim olduğunu anlamak zordu.
Kendi çabasıyla onları bulamayacağını anlayınca gözlerini büyütüp kıstı ve uzaktaki insanların görüntüsünü yakınlaştırmaya çalıştı. Lakin işe yaramamış ve görüntü aynı kalmıştı. Kaşlarını çatıp, mimikleriyle çalışan, kaskında bir sorun olup olmadığını anlayabilmek için elini başına attı. Lakin sert bir kask yerine eli boşluğa düşmüş ve saçlarına dokunmuştu. Elbette, kaskı yoktu.
Elini hızlıca başından indirip bunu nasıl unuttuğuna şaşırdı. Aklının başında olmamasından mı kaynaklıydı yoksa alışkanlık mı? Belki de gerginliktendi bunlar.
Derin bir nefes alıp rahatlamaya çalıştı. Artık asker olmadığından üstünde zırhı yoktu, yüzünü gizlemek zorunda değildi yani. Kim olduğu sorun değildi. Her şeyini kaybetmiş ama özgürlüğünü geri kazanmıştı. Evet, artık özgürdü. Başkalarıyla kendi sesinde ve kendi görüntüsünde özgürce konuşabilirdi.
Böyle düşünerek kendini mutlu etmeye çalıştı lakin kalbi aklının avuntularına kanacak gibi durmuyordu. Zira kendini özgürlüğü elinden alınmış gibi hissediyordu. her şey tam aksini iddia etse de.
Yeniden derin bir nefes alıp hareketlendi ve etrafa bakınarak çıkışa doğru ilerlemeye başladı. Çıkışa yakın bir yerde olduklarını umuyordu, değillerse de geri dönüp aramaya devam edebilirdi. Gerçi onu almaya geldiklerinin de garantisi yoktu. Sonuçta onların gözünde bir asker değil evi terk etmiş asi ve hayırsız bir çocuktu. Ailesini terk edip askere kaçmış bir çocuk.
Sanıyordu ki gelmemeleri doğal olandı ama içindeki umudu da silemiyordu. Belki de onu bir kahraman olarak görüyor da olabilirlerdi, her ne kadar son savaşta öyle davranmasa da.
Geride bırakılıp ölüme terk edilmiş askerleri yeniden aklına gelince elindeki valizin kolunu sıktı, demir çökene kadar. Kendisine emanet edilmiş onca çocuğu orada bırakıp gitmişlerdi, kaçmak için.
Farkında olmadan hızlandırdığı adımlarla hızla kalabalığın içinden geçiyor, kime çarptığının bilincine bile varamıyordu. İri yarı bir adamın omzuna hızla çarpıp giderken adam döndü ve omzunun ağrısıyla Cadbib'in kolumdan tuttu. Ufak tefek bir kadının canını bu kadar yaklmasına şaşırsa da özür dilemeden geçip giden bu terbiyesiz kadına bir çift laf etmek istiyordu.
"Dikkatli olsana be kadın!" Dedi can acısıyla. Cadbib kocaman açılmış gözlerini adama çevirince adam yavru ağzı renkli gözlerde gördüğü dehşetin etkisiyle elini Cadbib'in omzundan çekip birkaç adım geri attı.
"Sen kimle konu..." Cadbib tam söylememesi gerektiği şeyler söyleyeceği sıra duyduğu tanıdık bir ses durmasını sağlamıştı. Cümlesine devam etmedi ve adam da sessiz kalınca arkasını dönüp sesin geldiği yöne baktı.
Uzun zamandır görmediği annesi oturduğu bankta etrafa bakınıyordu. Elindeki telefonda birkaç cümle kurdu ve hemen sonra telefonu kapatıp kalabalığa heyecanla bakmaya devam etti.
O kızını henüz görmemişti ama kızı onu görüyordu.
Annesinin halini görünce gözlerine inanamadı genç kadın, göz yaşlarının gözlerine dolmasına engel olamadı.
Zaman öyle hızlı geçmiş olsa gerek ki annesini değiştirmişti. Bakımlı ve güzel bir kadın bırakmıştı arkasında Cadbib, yaşlılığın izleri her yerine yayılmış bir kadın değil.
Henüz kaç yaşındaydı ki bu kadar yaşlanmıştı?
Bu kadar yaşlı görünmesi normal miydi?
Başta olan elini yumruk yapıp sıktı. Her zaman kendisini annesine benzetirdi ve onu çok beğenirdi ama şimdi... Karşısındaki kadın anne değil de büyükanne olabilecek gibiydi.
Zaman gerçekten de bu kadar mı geçmişti? Neler kaçırmıştı böyle!
Şaşkın vaziyette annesine doğru birkaç adımı atmıştı ki kalabalığın arasından sıyrılıp gelen bir kadın dikkatini çekti.
Ekinde iki tane su şişesiyle annesinin yanına giderken tıpkı kendi saçları gibi kuzguni siyah ama uzun saçlarını omzundan arkaya savurdu. Edalı ve olgun bir tavrı vardı, çocukça değil.
O kişi ablasıydı ve artık kocaman bir kadındı.
Oysa en son görüştüklerinde yere düşünce ağlayan, yüksekten inemeyen bir ortaokul çocuğuydu. Şimdi ise genç güzel bir kadın olmuştu. Ah, o artık otuzuna merdiven dayanmıştı değil mi! Annesi de altmışında olmalıydı.
Annesinin ve ablasının gülerek birbiriyle konuşmasını izledi. Demek bu kadar çok zaman geçmişti. Kendisi büyüse de onlar büyümez mi sanmıştı acaba. Gerçi kendisini büyümüş gibi hissetmiyordu, hele o an hala bir çocuk gibiydi sanki. Yere oturup annesine seslenerek ağlamak istiyordu.
Ve bütün bular Cadbib'in kalbine yeni bir korku düşürdü. Öyle ki nefesleri daralmaya başlamıştı.
Bunca zaman sonra kendisini hala eskisi gibi sevgiyle karşılayacaklar mıydı? Hatta tanırlar mıydı ki!
Derin bir nefes çekti Cadbib ve bir adımı geriye düştü. Elbette sevmezlerdi, on beş yıldır görmedikleri birinin nasıl göründüğünü bile unutmuş olmaları gerekiyordu. Üstelik askerliğe ailesinin rızası olmadan katılmıştı. Annesinin, arkasından gitmemesi için ne kadar ağladığı hala kulaklarında çınlıyordu.
Hüzünle başını iki yana salladı, buraya gelmesi en başından beri hataydı zaten. Buraya ait değildi ki artık, askeriye dışında hiçbir yerde olmazdı çünkü artık Yuda Cadbib olmuştu.
Sahi, eski adı neydi?
İçine düşen hüzünle bir adım daha geri attığı sıra ablası onun varlığını hissetmiş gibi bir anda başını çevirip ona baktı.
Cadbib göz göze geldikleri sıra donup bir anda kaldı. Yalnızca birbirinin gözlerine bakıp öylece beklediler. İkisi de birbirinin çocukken gülen gözlerini görmeyi beklese de Cadbib, ablasının gördüğünün bambaşka olduğunun farkındaydı.
Lakin ablasının gözleri hiç değişmemişti, hala sevgiyle gülümser gibi bakıyordu. Tıpkı çocukken olduğu gibi.
Genç kadın çocukken olduğu gibi kalmak istemezdi ama onlardan uzak kalmayı da istemezdi asla.
Gözleri birbirine değiştikten o birkaç saniyelik ama ikisine de bir ömür gelen süre zarfında ikisi de kımıldamamıştı. Lakin Cadbib çekingen bir tavırla gözlerini kaçırınca ablası hemen gülümsedi. Kocaman ve sevgiyle gülümsedi ve elini kaldırıp heyecanla iki yana sallamaya başladı.
"İsiya!" Diye haykırdı Cadbib'e doğru. Sesi dahi her noktasına heyecan ve mutluluk yayılmıştı.
Doğru, eski adı İsiya'ydı. İsiya... Bu ismi duymayalı neredeyse yirmi yıl olmuştu.
Ablasının yanındaki bankta oturan, yaşlılığın çizgilerini çekmiş kadın hemen başını kaldırdı ve kızının baktığı yöne bakıp Cadbib'i gördü. Cadbib de annesine döndü ve uzun süre sonra annesinin şefkatli bakışlarını yeniden gördü. Sanki o günkü yaşlar hala orada duruyor gibi göz altları parlıyordu annesinin.
Yaşlı kadının göğsü zorla aldığı nefesle yükselirken uyuşmuş gibi yerinden kalktı ve hasret kaldığı kızına doğru, atabildiği kadar hızlı adımlar atarak ilerlemeye başladı. Ağzını açmış, konuşmak istemişti sanki ama tek kelime veya ses çıkmamıştı. Konuşmaya mecali mi kalmamıştı yoksa konuşsa ağlamaktan mı korkmuştu bilinmez sadece hızla yürümeye devam etti, kendisi koştuğunu sansa da.
Cadbib annesinin titremekten hareket etmeye zorlanan bedenini görünce ileri birkaç adım attı. Kendisi de konuşmak için ağzını açmıştı lakin boğazında biriken yumru hiç olmadığı kadar yakıyordu canını sanki. Bu yüzden sustu ve valizini bile orada unutup hızla yürümeye başladı.
Sarılışları uzun süre sonra ilk günkünden daha sıcak olunca dolan gözlerine mani olamadı Cadbib. Korktukları başına gelmediğinden içine düşen rahatlıkla dolmuştu gözleri.
Mutluluktan ağlamak buydu anlaşılan.
*****
Miranyo Gom toplantı salonuna girince içeride, bir masanın etrafında, oturmuş komutanlara selam verdi ve aynı selamla karşılık alınca kendisi için ayrılmış yere oturdu. Ortamdaki keskin sessizlik içinde bulundukları durumun vahametinden kaynaklıydı.
Gom da o sessizliğe katılarak zırhının üstündeki renkli yıldızı parmaklarıyla dürterken gözleri masanın en sonunda oturmuş maskeli adama döndü. Aynı anda adamın açıkta duran yeşil gözleri de hemen kendisine dönünce ister istemez kaşlarını çattı. Bu adamın, yüzünü görmediğine emin olsa da bir anda içinde çıplak olduğuna dair bir his belirmişti. Sanki bu adam, bedeninin her yanını sarmış zırhı değil de içindeki bedeni çıplak vaziyette görüyordu.
Derin bir nefes alıp verdi ve önündeki dosyaya çevirdi gözlerini. İlk büyük saldırının ardından şehre geldiklerinde de bu adam dikkatini çekmişti ve kim olduğunu Şaya Muri'ye sormuştu ama yeterli bir cevap alamamıştı. Anlayabildiği tek şey tanrılar bir plan kurmuştu ve planın temel taşı bu adamdı. Umuyordu ki bu plan karanlığı yok etmek üzerineydi. Zaten umut edebileceği başka bir şeyi de kalmamıştı elinde. Sadece gitmek istiyordu, aydınlatılmış topraklara gidip son yirmi yıldır aralıksız yaptığı gibi savaşmak istiyordu; her ne kadar artık o topraklar karanlık olsa da.
Eski zamanlara dönüp, ilerleyişleri bir tembel hayvandan daha yavaş olsa da, karanlığı aydınlatmaya devam etmek istiyordu.
Şaya Muri salondan içeri girince tüm komutanlar hafiften başını eğerek selam verdi. Muri de hızlıca selam verdi ve masanın en ucundaki yerine geçip ceketinin iliğini çözerek sandalyesine oturdu. Önce gözleri herkesin gelip gelmediğini kontrol etmiş ardından da yanındaki sekreterine göz ucuyla bakmıştı. Derin bir nefes alıp gevşetmek için can attığı kravatını düzeltti ve ellerini masada birleştirdi.
"Başlayabiliriz." Dedi tüm ciddiyetiyle.