Haksızlık bir tanrı hastalığı iken kulun sağlıklı olması beklenilebilir bir sonuç olamaz.
Gece, her detayını ezberlediği odadaki yatağa uzanmış tavanda bulunan lekelere yeni anlamlar yüklemeye çalışıyordu. O kadar yalnız kalmıştı ki yapacak başka bir şey bulamıyordu.
Uzun süredir ne kimsenin yüzünü görmüş ne de kendisine tek bir laf edilmişti. Yalnızca, henüz yüzünü bile göremediği biri günde üç defa kapının üstündeki gözden yemek uzatıyordu ki ne kadar denese de onunla konuşmayı başaramamıştı. Hastalıklı biri gibi muamele görüyordu, konuştuğu veya gördüğü kişi hastalığı kapacaktı da ondan uzak duruyorlardı.
Yalnızlığı öyle bir raddeye gelmişti ki aklını kaybedecek gibi hissediyordu artık. Hanımefendinin yanında olmak bile burada olmaktan iyiydi ona göre. Zira orada konuşacak, dertleşecek hizmetçiler vardı; her ne kadar isimlerini hatta gerçekten insan olup olmadıklarını bilmese de.
Hanımefendinin yanında fiziksel işkence görüyordu evet, bu doğruydu lakin burada gördüğü psikolojik işkenceden daha makuldü bütün bunlar. Keza anlamıştı ki, psikolojik deforme bedensel yaralardan daha büyük bir sorundu. Bedenini iyileştirebiliyordu lakin zihnine yapabileceği hiçbir şey yoktu ne yazık ki. Orada bedensel acı hat safhadayken burada mental acı yüksekti. Zaten yerinde olmayan psikolojisi burada iyice sarpa sarmıştı. Düşüncelerini bile kontrol edemiyordu artık, hal böyleyken bir daha asla dışarı çıkamayabilirdi.
Güçleri ölüm getiriyordu ve mental sağlığı iyi olmayan birinin böyle bir güçle dışarı salınması makul değildi.
Kafasını yastığa iyice bastırıp gözlerini kederle kapattı, belki de bu yüzden kimse onunla muhattap olmuyordu. Ölmekten korkuyorlardı.
Genç kadın kendisinden tiksindiğini hissetti. Böyle doğmak onun suçu olmasa da kendisinden nefret ediyordu artık. Hele ki dünyada yaptıklarından sonra kendine katlanamaz bir duruma gelmişti.
Hiç doğmamış olmayı tercih ederdi.
Düşünceleri kendisini rahatsız etmeye başladığında yerinden kalktı ve tuvalete gidip ayna ile konuşabilmek için aynanın karşısına geçti. Kimseyle dertleşemezse kendisiyle dertleşirdi, bu şekilde rahatlamayı planlıyordu.
Aynada gördüğü kadına baktı, uyku sorunu yaşadığından göz altları morarmıştı; hayır, uyuyamıyor değildi aksine çok fazla uyuyordu. Yapacak hiçbir şeyi olmadığından sürekli olarak kendisi uykuya bırakıyor, gördüğü rüyalarla aklını sabit tutmaya çalışıyordu. Belki yaptığı kendisini daha da kötü hale getirecek bir şeydi ama uyuma isteğine de mani olamıyordu.
"Ne yapacağım ben!" Diye yakındı yansımasını doğru. Kendi kendiyle konuştuğunun farkındaydı lakin elinde başka hiçbir seçenek yoktu. Deliriyor muydu, ondan da emin değildi.
O adam ona yargılanacağı söylemişti, güçlerinden ötürü, lakin haftalardır ne ses vardı ne de seda. Sanki onu burada unutmuşlar gibiydi. Ya da mahkeme olmadan önce onu bu şekilde cezalandırıyor da olabilirlerdi.
Yargılanma sonucu, mahkeme ne karar verirdi bilmiyordu lakin ölecekse bile hemen olsun bitsin istiyordu artık, aksi halde bulunduğu odanın duvarlarını izlemekten kafayı yiyecekti. Karşısındaki aynayı kırıp kendisini aynanın parçalarıyla öldürmeyi ne kadar istese de yeniden dirileceğini bildiğinden yapmıyordu.
Derin bir nefes aldı ve alnını aynaya yasladı. "Cevap vermen gerekiyor, soru sordum." Diye yakındı kendi kendine. Lakin hiçbir geri dönüş almamış, tamamen sessiz olan odanın kulaklarımda yarattığı uğultuyu dinlemişti yalnızca.
Yeniden derin bir nefes alıp aynada kendisiyle konuşmanın sinirlerini daha da gerdiğini fark ettiğinden geri çekildi ve yüzüne birkaç saniye daha bakıp soğuk suyla yıkadı ve odaya geri döndü. Yatağına uzanırken aynadaki yansımanın kendisine cevap vermemesine sinirleniyordu. Her ne kadar aynayla konuştuğunun farkında olsa da aklı mantıksız tavırlarını sorgulayabilecek veya fark edebilecek durumda değildi.
İnce yorganı üstüne çekerken yan yatıp gözlerini yumdu. Odanın uğultusu hiç durmadan devam ediyordu, sanki bu odada kaldıkça basınç artıyor gibiydi.
Bir ölü gibi yatağa uzanmış, daha birkaç dakika önce uyandığı uykuya yeniden dalacağı sıra kapıdan gelen tıkırtı ile gözlerini açıp kapıya baktı ve kolun hareket ettiğini gördü.
Uzun süre sonra birini göreceğini düşünerek heyecanlanınca hızlı doğrulup oturur pozisyona geçti ve kapının açılmasını dört gözle bekledi.
Biri geliyordu, belki öldürmek için ama geliyordu!
Kapı açılınca içeri giren kişi yabancı değildi; onu, dünyasından buraya getiren o adam içeri girmişti. Tanıdık gözleriyle bakıştı hemen, birkaç cümle duymaya ihtiyacı vardı. Tanıdık birinin gelmiş olması genç kadını hiç olmadığı kadar mutlu etmişti ve içeri giren adam karşılaştığı bu mutluluğa kaşlarını çatarak karşılık vermişti. Kaşlarını çatmasının sebebi buna anlam verememiş olmasıydı.
Her ne kadar Gece için bu adam hakkında hiçbir şey bilmediği bir yabancı olsa da, hayatındaki herkes böyle olduğundan, karşılıklı birkaç çift cümle kurduğu insanlar artık gözünde yabancı pozisyonda bulunmuyordu. Aksi halde hayatı boyunca kendisine yabancı olmayan hiçbir kimse yok demekti bu. Ve böyle bir durum kendisini mutlu etmeyecekti. Annesi de yabancı biri oldurdu aksi halde.
Heyecanla adamın gözlerinin içine baktı ve yüzündeki maskeyi çıkarışını izledi. Hemen konuşmak istiyordu, birkaç cümle duymaya ihtiyacı vardı.
Genç adam Gece'nin tavrını görmezden geldi ve kapıyı arkasından kapatıp kabanını çıkardı. Kabanı Gece'nin oturduğu yatağın üstüne bırakıp odanın köşesinde duran sandalye oturmuştu çabucak. Bir şeyler olduğu anlaşılıyordu ve olanların konusunu açmak için aceleci bir tavrı vardı.
"Ne oldu, mahkemeye mı çıkacağım?" Diye sordu gece, hem heyecan hem de korku ile. Ama içinden bir ses konunun bu olmadığını söylüyordu.
Derin bir nefes alarak üstüne dökülen duyguları sakinleştirmeye çalıştı.
Defalarca öldüğünde sebep korktuğu şey ölüm değildi ama sonsuza kadar kaybolmaktan endişeliydi elbette. Her öldümden uyandığında asla, hiçbir şey hatırlamıyordu. Sanki hiç var olmamış gibiydi o zamanlar. Zihni, ruhu, düşünceleri... Her şey hiç var olmamış gibi yok oluyordu ve bu durum genç kadını en çok rahatsız eden şeydi. Tamamen yok olmak... Haksızlık gibiydi, tıpkı tüm hayatının haksızlık üstüne kurulması gibi.
Bunların dışında, heyecanını sebebi ise sonunda duvarlardan başka bir şey görmüş olmasıydı. Zaten çocukluğundan beri gökyüzüne hasret kalmıştı, tam kurtulduğunu düşündüğü anda da daha kötü bir deliğe kapatılmak ve özgürlüğünden koparılmak kabustan bir şey olamazdı. Bunu kabul etmek istemiyordu.
Genç kadının adama odaklı bakışları düşüncelere daldığını belli eder gibi donuklaşırken adam başını iki yana salladı ve küçük sandalyeye yayılabildiği kadar yayıldı. Bu kadını hem çok iyi anlıyor hem de hiç anlamıyordu. Evet, sahip olduğu güç kaldırması zor bir yüktü lakin bunca sene boyunca buna alışmış olması gerekiyordu. Kendini kontrol etmeyi ve bununla yaşamayı. Ama bu kadında hiçbir ilerleme yoktu. Güçlerini yeni keşfetmiş bir çocuktan farklı değildi sanki.
Tabii adamın böyle düşünmesinin sebebi, Gece'nin çocukluğundan beri psikopat bir kadının yanında işkence gördüğünü bilmemesinden kaynaklıydı. Olayı az çok bilse de tam ayrıntılar, Gece başından geçenleri düşünmeyi reddettiğinden eksikti. Aklını okuyabiliyordu lakin aklından geçenleri sadece. Bilinç altına itilip kaybolmaya zorlanan anıları görmek yeteneği değildi.
"Mahkemen çoktan yapıldı, başka bir şey için buradayım. "Dedi düşünmeyi bir kenara bırakarak. Gözlerini dikmiş, genç kadının donuklaşmış gözlerine bakıyordu.
Gece'nin düşünceleri adamın sesini duyunca dağılınca kafasının içindeki dünyadan kopup gerçek dünyaya geri döndü. Heyecanla dikelmiş omuzları yeniden düşerken hala içinde, dışarı çıkacağına dair bir umut taşıyordu. Bir umut, normal insanlar gibi yaşayabileceği bir hayatı olabilirdi belki. Hala bu umudu taşıyordu içinde. Bir gün...
"Ne için geldin peki? Ayrıca mahkeme bittiyse neden hala buradayım ki?" Diye art arda birkaç soru sordu ve daha fazla dayanamayarak adamın gözlerinden kaçırdı gözlerini. O umudu bu adamın görmesini istemezdi, umut zayıflık demekti çünkü. Hanımefendi böyle derdi bunca sene. Hep öyle olduğunu söylerdi ve sonunda onu buna inandırmıştı.
Adamın kaşları, kadının darma duman aklından geçenleri ayırt etmeye çalışırken odaklandığından ötürü çatılmıştı. Her şeyi üst üste düşünüyordu, aklından geçen cümlelere yetişmek zordu. Ve bu kadınla birlikte anlamıştı ki akıl okuma yeteneğini geliştirmesi gerekiyordu.
Derin bir nefesle göğsünü şişirdi ve kollarını birbirine bağlayıp bacaklarını iki yana açtı.
"Yine yaptığın tek şey ölüm getirmek küçük kız, bu kadar bela olacağını ben bile tahmin edemezdim. Ama dua et ki tahminler yanlış çıksın, aksi halde mahkemede affedilen canından olacağım kesin." Dedi aksi bir tavırla. Başına bela aldığının farkındaydı ama onu öldürmenin bir yolu bulunana kadar dayanması gerekiyordu.
Eğer dominyon testi temiz çıkarsa bu odaya geri döneceklerdi ve genç kadını öldürme yolu bulunana kadar burada kalacaktı Gece. Bir yol olmadığı takdirde de ölene kadar burada kalacaktı.
Dominyon testinin pozitif çıkması durumunda da Ederria'dan uzağa, minleri etkileyemeyeceği bir yere götürülecekti. Bu sefer bu adam ona eşlik etmeyecek olsa da gideceği yerde yine kapalı bir kutu bekliyordu onu, içinde yaşaması için.
Aslında genç adam Gece'ye üzülmüyor değildi ama elinden gelen bir şey de yoktu. Dengeyi bozan büyük güçler ya kendi dengelerini sağlardı ya da yok edilirdi. Evrenin kanunu buydu.
****
Cadbib uzun zaman sonra yediği en güzel yemeği yemiş ardından da hep birlikte sofrayı toplayıp ablasının odasına geçmişti. Ablası yeniden kavuştuğu kardeşini memnun edebilmek için elinden geleni yapıyor, odada dört dönüyordu. Annesi her ne kadar onlara katılmak istese de kullandığı ilaçların ardından uykusuna mani olamamıştı ve odasına geçmişti. Anlaşılıyordu ki zamanın getirdiği yaşlılık peşi sıra hastalıkları da getirmişti. Cadbib bu duruma hem çok şaşırıyor hem de ister istemez üzülüyordu. Evet, kendisi de büyümüştü ama annesini böyle görmeyi asla beklemiyordu.
"Sen iyi misin Yuda, seni haberlerde görünce ne kadar korktum anlatamam. Neyse ki annem uyuyordu da bir şey görmedi, çok yaralanmıştın! " Dedi Meline, kız kardeşinin bedenini yollarken. Dolan gözlerine mani olamaması, kız kardeşine ablalık yaparken metanetini koruyamadığından ötürü, kendisine kızmasına sebep oluyordu. Cadbib ablasının, kaburgalarına dokunan ellerini nasırlı elleri ile tuttu ve gülümseyerek gözlerine baktı. O mutlu yüzünün altındaki hüznü ilk baştan beri fark edebiliyordu ve ne mutluydu ablasına ki bu üzüntüyü gösterecek cesareti sergileyebilmişti.v
"Askeri sağlıkçılar işlerini çok iyi yapıyor, izi bile kalmadı. "Dedi ve ablasını rahatlatmak için gri pijamasını kaldırıp kaburgalarını gösterdi. Gerçekten de beyaz teninde hiç iz yoktu ve Meline bunu görünce kocaman bir nefes verdi, rahatlar gibi. O kadar endişelenmişti ki yorgun düşmüştü. Haberlerde kız kardeşini kanlar içinde gördüğünde hiçbir şeyi umursamayıp oraya gitmeyi düşünmüştü ama annesini bırakamadığından çaresizce haber beklemişti sadece. Annesi kalp hastasıydı ve böyle bir şeyi öğrenmek onu canından bile edebilirdi. Her ikisi için de endişe etmekten halsiz düşmüştü bir yerden sonra.
"Şükürler olsun!" Dedi ve kız kardeşine sıkıca sarıldı Meline. Yuda da aynı şekilde karşılık vermişti. Meline belli etmemeye çalışarak gözündeki yaşları sildi ve geri çekilip kız kardeşinin yavruağzı renkli gözlerine baktı. Neden burada olduğunu, sınırda neler olduğunu ve daha birçok soruyu sormak istese de kardeşinin bunları cevaplayamayacağı bildiğinden susuyordu. Lakin kötü bir şeyler olduğu belliydi, hele ki Yuda'nın askeriyeden ayrılması... Aklı karman çormandı.
"Sen anlat..." Diye söze girdi Cadbib ve önündeki meyve suyundan bir yudum alıp "Milon ne ayak?" Diye devam etti, konuyu dağıtmak için.
Ablasının üzgün yüzü hemen aydınlanmış ve bir gülümseme belirmişti. Yanakları kızarırken "harika bir, Yuda! Onu görsen tam bir beyefendi. 5 yıl oldu biz sevgili olalı ama o beyefendi tavrı hala ilk günkü gibi, hiç değişmedi. "Dedi edalı edalı. Yuda ablasının bu mutluluğundan, mutlu olduğunu hissetti. Çok şey kaçırmıştı ailesinin hayatından lakin bunları toparlayabilecek gibi hissediyordu artık.
"Özledim be!" Dedi Meline sustuktan birkaç saniye sonra.
"Mesaj at, işi yoksa ara o zaman." Dedi Yuda hevesle. Ablasının sevgilisini görecek olmak kendisini bir nebze heyecanlandırmıştı. Onu hiç görmese de içinde onunla ilgili olumlu hisler vardı sebepsiz yere. Sanki ailesini korumak için çaba göstermesine gerek yoktu artık.
Meline bileğindeki saate baktı ve telaşla yataktan kalktı bir anda. Heyecanlı bir telaşı vardı.
"Her akşam saat sekizde görüntülü konuşuyoruz!" Diz üstü bilgisayarını alırken alelacele.
"Beş dakika geç kaldım bak, daha az konuşacağız! "Dedi ve yatağa oturup bilgisayarı açtı. Heyecanla tuşlara basarken gülümsüyordu.
"Sen delirmişsin!" Diyerek güldü Yuda, hem şaşkın hem de mutlu vaziyette. Ablasının hala bir çocuk gibi davranıyor olması aşk denen şeydendi anladığı kadarıyla ve bu durum komik gelmişti. Keza Yuda aşkla hayatında hiç karşılaşmamıştı, gerçi buna zamanı da olmamıştı zaten.
****
Beruka İske oturduğu yerde donup kalmış, faltaşı gibi açılmış gözlerle önündeki Savaş planını izliyordu. Saçlarına geçirdiği parmaklarını öyle sıkmıştı ki birkaç tutam saçını koparmış ve koparmaya da devam ediyordu. Bedeninde tek bir kıpırtı yoktu, onu gören öldüğünü bile zanneder bilirdi.
O sırada, sınırın yükselmiş duvarlarının ardındaki karanlıkta sakinlik vardı, ne bir ses nede bir seda. Duvara saldıran bile yokken bu durum savaşa hazır bekleyen askerlerin yüreğine korku düşürüyordu ince ince. Fırtına öncesi sessizlik misali her şey durgundu ve bu durgunluk öyle rahatsız ediciydi ki dev bir ordunun saldırmasını tercih ederlerdi.
Beruka İske, kafasındaki bir tutam saç daha parmakları arasından dökülüp düşerken, saatlerdir hareketsizce oturduğu sandalyeden kalktı ve elini telsize attı. "Görevimi bırakıyorum." Dedi yalnızca, sesi olması gerektiğinden sakindi.
Ardından askerlerin konumlarını son kez kontrol edebilmek için kulenin çatısına çıktı. Bu arada telsizden ona bir şeyler söylenmişti ama ne bunu umursadı ne de söylenenleri anladı. Çatının en köşesine geçti ve elindeki dürbünle askerleri inceledi. Tam ve istediği gibi dizilmişlerdi lakin sayıları çok azdı, kazanamayacaklardı.
İske umutsuzca dürbünü indirdi ve kolunu uzatıp kuleden aşağı bıraktı. Dürbün yüksek kuleden aşağı inerken odasına geri gitmiş ve çekmecedeki işaret fişekleri den birini alıp yeniden kulenin çatısına dönmüştü. Bir tanesini Fişeğe doldururken sakindi, önce gözlüklerini çıkarıp ayak ucunu bıraktı ve ardından kravatını çözüp katlayarak gözlüğünün yanına bıraktı. Öyle sakin bir umutsuzluk vardı ki içinde ne yapacağını bilemez halde idi. Bu, erken yaşına rağmen stratejik zekası herkesin üstünde olan biri için tarifi imkansız bir cezaydı. Çuvallamıştı. İnfe dahil koca bir ordunun silinip gitmesini izlemişti öylece. Oysa her olasılığı düşünmek zorundaydı, zorundaydı. Onun işi buydu ve işini yapamadığı takdirde de yaşamasının bir anlamı kalmıyordu.
Derin bir nefes alıp gözlerini uzaktaki, miyop olmasına rağmen, çok net gördüğü karanlığa çevirdi. Yok edilemezdi, yok ederdi. Kazanamayacaklardı. Bitmişti artık; Ederria, hatta tanrılar dünyası yok olacaktı!
Elindeki işaret fişeğini kaldırdı ama namlusunu gökyüzüne doğrultmak yerine ağzının içine soktu. Son kez derin bir nefes alıp siyah perdeye gözlerini yumdu.
Askerler yüksek bir patlama sesi ile, zaten tetikte olan duyularından ötürü irkildi ve sesin geldiği yöne, ana kuleye baktı. Kuleden aşağı, kafasının yerinde kırmızı duman olan bir adam süzülüyordu. Takım elbisesinin ceketi bir paraşüt gibi şişmişti lakin düşüşünü hiçbir şekilde yavaşlatamazdı.
İşte çaresizliğin ve umutsuzluğun tohumlarının ekildiği koca arazilerden biriydi bu.