Bu ahiret soruları niyeydi bilmiyorum ama teklifini duyar duymaz şok olmuştum. "Ben bunu kabul edemem efe- Bay Veziroğlu." dediğimde bakışları sertleşti. Bana doğru döndü tamamen.
"Neden?"
"Ben gemide çalışan sıradan bir kamarotum. Müdürümüzün izni olmadan kabul etmem etik olmaz."
Alayla kıvrıldı dudağının ucu. "Etiğe her zaman böyle önem verir misin?" dediğinde içki bardağını alıp yavaşça yudumladığında gözleri üzerimdeydi.
Tepkisizce bekledim.
Cevap vermediğimi görünce içkisini yutarak parmağıyla dudağına dokundu, ardından başını kaldırarak bana baktı. "Sen biraz düşün... Şule. Müdürünle ben konuşurum. Eğer kabul edersen ayda 8 bin dolar maaş ve yan hakların olacak. Siren sana sözleşmeyi gösterir. Çalışma saatlerin de insani olacak." Yerinden doğrulup ellerini cebine sokarak bana doğru adım attı. "Kendine ait bir odan olacak. Küçücük kamaralarda kalmayacaksın. Ailen varsa ona da destek olmak için ek ödeme de yaparım."
Üzerime bakış attı. "Üniforma giymek zorunda da değilsin ayrıca. Serbest kıyafet."
Bunlar çok fazlaydı.
"Bu imkanlar sadece özel asistan pozisyonu için mi?"
Ellerini kaldırdı. "Kesinlikle." Sesi tok ve kışkırtıcıydı. "Benim gemimde çalışmak CV'ni parlatır, referansımla globalde iş bulursun, açamayacağın kapı olmaz." Bu adam kesinlikle işini biliyordu, ikna etme ustası çıksa şaşırmazdım. "Ne diyorsun?"
Ama ben işe ihtiyacı olan biri değildim.
"Düşünmek istiyorum Bay Veziroğlu. Dediğim gibi gerekli izinleri de almam gerekir."
"Peki, düşün ve kararını bana bildir." Yakıcı bakışlarının altında daha fazla ezilmek istemediğimden arkamı dönüp hızla terk ettim odayı.
Aylar Önce
"Güven Veziroğlu."
Kucağıma bırakılan dosyaya şaşkınlıkla bakarken yanıma oturan Başkan'a baktım. Babam. Bu hayattaki tek dayanağım. Beni büyüten, bugünlere getiren adam. Ona sorgu sualim yoktu, boynum kıldan inceydi. Şeftali suyumu kenara koyarken dosyayı açmadan sadece üstüne yapıştırılan kırmızı etikete baktım.
"Bu kez ne?"
"Zor." dedi ve sessiz kaldı. O zor derse aylarca görüşmeyeceğimizin kanıtıydı. Kolay derse ise görev hemen bitecek, sahadan çıkacaktım. Tehlikede olmayacaktım. Onun da aklı kalmayacaktı.
Bir şey demedim. Ne görev hakkında sorular sordum ne hedefteki kişi hakkında.
"Neden ben..." Dosyayı avucumun içinde sıkıyordum. "Ömür hastalandı. Ata görevde." Sezgin ve Tuna sahaya çıkmıyor." Gözleri beni buldu. "Geriye tek sen kaldın."
Lale ben. Hiç bir şeyi olmayan, sahipsiz bir kadın Lale.
Artık Lale Bayrak.
"Kaç ay?"
"En az altı belki daha fazla."
Burukça gülümsedim. Bakışlarımı ondan çekip kumda oynayan çocuklara baktım. Yetimhanenin bahçesinde banklardan birine oturuyorduk. Güneş batmak üzereydi. Kızıl saçlarım turuncuya çalıyordu. Boyamak istiyordum. Boyayacaktım da... Ansızın görev gelmeseydi.
"Sen ne istediysen yaptım Lale..." Sesi derindi. Düşünüyor gibi konuşuyordu. Göz ucuyla baktım. Beni değil koşturan çocukları izliyordu. "Üniversite okumak istemediğinde saygı duydum, yurt dışına gitmek istediğinde saygı duydum. Üvey kardeşini görmek istediğinde saygı duydum."
Minnettardım.
Çünkü eski devlet ajanı olarak şu an Kale'nin başkanıydı, bunları yapmak hiç kolay değildi. Her seferinde ifşa olmasına neden oluyordum. Kale diyordu devlet MIT'e. Bir de abisi vardı. Amcam, Ahmet Tahir Bayrak.
Babam, Selim Başkan. Selim Mete Bayrak.
Çocukken bizi yetimhaneden almıştı. Beş kişilik ekiptik. Ata, Ömür, Tuna, Sezgin ve ben. Hepimiz aynı yaraya sahip tek beşli olabilirdik. Hiç birimiz sahipli değildik. Kimsesiz demiyorum sahipli...
Başkan bize sahip çıktı hakkını yiyemem. Ama bahsettiğim bu sahiplenme...
Bir aile. Sıcacık bir aile.
İç çektim. "Sana boynum kıldan ince baba. Biliyorsun." Devam etmek istemedim. Yutkunamadım. "Göreve gideceğim."
"Sorgusuz sualsiz?"
Başımı salladım. "Aç o zaman..." Dosyayı işaret etti. "Güven Veziroğlu." Kaset başa sardı. "Azılı bir silah kaçakçılığı yapan bir tüccar. Sıradan bir tüccar değil ama, eli kolu her yere uzanıyor. Singapur'da dövüş turnuvaları düzenler. Her sene iki kez Amerika'ya seyahat eder. Tabii ki Amerika'da işi yok, derdi Meksika'da. Diğer tüccarlarla hep iletişim halindedir."
"Sadece silah kaçakçılığı ile dünyadaki tüm tüccarlarla bağlantısı olabilir mi bir insanın?"
"Olamaz." Doğruldu Başkan. "Çünkü bu adam bir köprü. Meksika'da bir konsey kurduklarını dünyayı yöneten güçlerinin ellerinde olduğunu düşünüyoruz. Veziroğlu da bu işin içinde."
"Nasıl bu kadar eminsin?"
"Çünkü geçen sene yılda iki kezden fazla gitti Amerika'ya."
"Bu yine de kesin değil."
"Ama şüphe uyandırıcı." Doğru. Başımı yeniden dosyaya indirirken, sayfaları çeviriyordum. En sonda fotoğrafı çıkmıştı karşıma. Üç numaraya vurulmuş saçları, geniş omuzları, keskin bakışları ve sert çehresiyle bakıyordu ileriye. Yüzü yandan çekilmişti. Kulağının arkasında dövme vardı ama aslında yaraydı o. Gizlemek için yaptırdığını düşünmüştüm o an.
"Adamın El Salvador'daki çetelerle bağlantısı olabileceğini, hatta yeni çeteleri onun oluşturduğunu düşünüyoruz."
"Sen biliyordun!" dedi Ata şaşkınca yüzüme bakarken. "Hedefimiz Stanzio değildi ama Veziroğlu'na yakın olmak için Stanzio'ydu!" İnanamaz gözlerle bana bakarken sinirle güldü, parmaklarını sarı saçlarından geçirdi. "Bize nasıl söylemezsin Lale?!"
"Görevde yanlışlık yok. Sadece emin olmak zorundaydık Başkan'ın kararı."
Ata kaşlarını çatarak hırsla elini savurdu. "Bu yüzden mi Veziroğlu'nun asistanı olmaya karar verdin?! Bunun için miydi?!"
Sakindim, dik duruşumu ifadesiz surat ifademi bozmadım. "Evet. Bu yüzden."
"Hala inanamıyorum..." Ata öfkesini düşüremeden volta atarken Ömür köşede sessizce bizi izliyordu. Göz göze geldiğimizde başını kaldırıp bana baktı. "Yine de bizimle paylaşmanı beklerdim Lale."
"Sizi riske atamazdım. Eğer Veziroğlu değilse bile boşu boşuna onun radarına girmiş olacaktık."
"Yine de söylemek zorundaydın!" Ata çıldırırcasına ellerini saçlarından geçirirken Ömür bu kez onu sakinleştirmeye çalışmadı. Tuna yoktu bu kez. Başkan ile olan online görüşmemizden sonra ortalıklarda görünmemişti.
"Biliyorum sinirlisin... Amacımız zaten biyolojik silahı üreten örgütü ele geçirmek. Bu değişmedi, değişmeyecek de."
"Stanzio ile hala ilgileniyoruz yani?"
"A planımız hep oydu." dedim Ömür'e dönerek. Yatağın üzerinde kaydı ayaklarımı tabana basarak. "Bakın bu sadece bilgiydi. Veziroğlu'nun bu gemide olup olmayacağını bilmiyorduk. Siz yoktunuz ben bir sene önce Kuşadası'nda Veziroğlu'nun gemisinde altı aydan fazla kaldım ama hiç bir iz bulamayınca görev askıya alındı geri döndüm."
"Nasıl bu kadar çabuk pes ettiniz?" diye sordu sinirle Ata.
"Neredeyse 1 yıl olmuştu Ata. Veziroğlu'nun biç bir açığını yakalayamadım. Adam bukalemun gibi. Nereye sızıyorsa uyum sağlıyor." Ellerim açtım hayretle. "Şu anki halini bile tanıyamadım çünkü onu zayıf çelimsiz saçları üç numara dövmeli beklerken karşımda kaslı bakışları sertleşmiş bir adam olarak çıktı. Emin olmak zorundaydım diyorum size!"
Ata oturmuyor sinirle sakinleşmeye çalışıyordu. "Yine de. Söylemek. Zorundaydın!" Parmağını ileriye sinirle atarak baktı bana gözlerini dikerek. "Hadi tanıyamadın hadi başkan da bilmiyordu Kale de mi iz sürmüyordu? Takip etmiyor muydunuz?!"
"Üstünden üç yıl geçti Ata." dedim ben de sinirlerime hakim olmaya çalışarak. Sakin konuşuyordum ama Ata biraz daha böyle üzerime gelmeye devam ederse patlayacaktım. "Bir sene de gemide kaldığımı düşünürsek... Evet tanıyamadım. Volcano'yu araştırınca çıktı her şey ortaya. Artık eminiz Veziroğlu da bu işin içinde ve kaçakçı bir tüccar." Ömür'e bakış attım. "İkisinden de ayırmayacağız gözümüzü."
"Ne var biliyor musun Lale?" Ata bakışlarını kısarak durdu geride. "Bu saatten senin sözüne inanı siksinler." Ömür'ün gözleri irileşti. Bense tepkisizce ellerimi bağlamış dirseklerimi dizlerime vaziyette alttan alttan Ata'yı izliyordum.
"Bir de sana engel olmaya çalıştık ya," Sinirle güldü. "Kendime kızıyorum! Siksen de dinlemem kızım seni!"
"Ata!"
"Bırak konuşsun Ömür," dedim bakışlarımı Ata'dan ayırmadan. "Döksün eteğindeki taşları."
"Senin aksine sizden sakladığım bir taş yok Lale Hanım." Ve kamaradan çekip giderken son sözü bu oldu. Sessizlik içinde Ömür ile baş başa kalırken bakışlarımı kaldırdım. Bazaya yaslamış kucağında yastık vardı. Kıvırcık saçlarını toplamamıştı bu kez.
"Ne düşünüyorsun?"
"Seni." dedi bakışlarını tavandan çekmeden. Şaşırmıştım. "Neden?"
Başını omzuna doğru düşürerek bana baktı. "Hiçbirimizin haberi olmadığına göre o bir yıl çok zor geçti demektir." Yutkundum. "Çınar hastaydı... Zordu bu yüzden evet." Bakışlarımı eğerken ellerimi seyrediyordum. Ömür'ün bakışları üstümdeydi. "Ondan sonra bir daha da haber alamadım zaten."
"Bir gün onu bulacaksın biliyorsun değil mi?" Omuz silktim gözlerim Ömür'e dönerken. "Bilmiyorum. Ben artık hiç bir şey bilmiyorum Ömür. Yaşadığını da düşünmüyorum zaten."Sessiz kaldı bu kez. Teselli vermeye kalkışmadı. Yerinde doğrulup benim gibi yatağa oturduğunda ellerime uzandı tuttu sıkıca.
"Bilerek bizi üzmezsin sen. Ben buna eminim." Ona minnettar gözlerle baktım. "Ama..."
"Ama?" dedim kırık dökük sesimle.
"Gerçekten o adamın Veziroğlu olduğunu bilmiyor muydun Lale?"
"Bilsem neden başından söylemeyeyim? Her şey çok farklı olurdu. Boşu boşuna oyalanır mıyım ben? Sizi riske atmamak için sustum. Emin olunca söyleyecektim ki söyledim zaten."
"Ama o zaman başka olurdu her şey. Bulurduk bir yolunu."
Başımı hayır dercesine iki yana salladım. "Eğer o adam Veziroğlu çıkmasaydı Stanzio'nun bundan haberi olsaydı boşuna ifşa olurduk. Düşünsene hiç alakası olmayan adamı alıyoruz Stanzio tuzak diye bağırıyor."
"Olası..." dedi Ömür sessizce düşünürken. "Bilerek saklasan da kızamam sana ben. Sen benim bu hayattaki tek kız kardeşimsin biliyorsun değil mi?"
Gülümsedim sıcakkanlıkla. "Biliyorum Ömür, iyi ki varsın benim güzel kardeşim." Sarıldığımızda geri çekilip saçlarıma baktı. "Dibin gelmiş hadi boyalım şunu. Güzelim kızılı siyaha çevirmemize içim gitse de yapacak bir şey yok."
&
Akşam üzeri restoran yine kalabalıktı.
Dik bakışlarım masalarda dolanırken o kadını gördüm. Siren'i. Tek başına bir masaya oturup uzun saçlarını savurdu. Dikkatimi çeken saçlarını boyatmıştı.
Kızıla.
Bakışlarım kısıldı şüpheyle. Ata'nın bahsettiği Veziroğlu'nun zaafı bu kadın Siren olabilir miydi? Çok geçmeden bir adam gelip omzuna dokunduğunda Siren başını elinde tuttuğu menüden kaldırıp adama baktı. Yüzü ifadesizdi. Adam eğilip dudaklarından öptüğünde bile tepki vermemişti.
Bu adamı daha önce gördüğüme emin değildim.
"Selam."
İrkilip başımı çevirirken elime bağrıma basmamak için zor tuttum. Yutkunarak kötü bakışlarımı Tuna'ya diktim. "Ödümü koparttın Nişancı."
Sırıttı, başını eğerek gözlüklerini iteledi. "Baş kopartmışlığım da vardır öd de nedir..." Cebinden balık krakeri çıkarıp ağzına atıp katur kutur yediğinde yan bakış attım yine mi dercesine. Başımı iki yana salladım önüme dönerken. "Sen de mi şüphelendin?"
"Dün siyahtı saçları eminim," dedim kollarımı göğsümde toplarken. İkimizin de bakışları o masadaydı. "Şu adam..." dedim gözlerim sırtı bize yan dönük herife kayınca. "Kim sen biliyor musun?"
"Fecir Veziroğlu."
Kaşlarım çatıldı başımı çevirdim direkt. "Nasıl? O da mı bir Veziroğlu?"
Tuna yeniden gözlüklerini iteleyerek bana bakıl attı. "Aralarında on yaş var. Güven 32 yaşında. Fecir 22. Üvey kardeşler. Babaları... Tahir Veziroğlu. Biri evlatlık ama kim bilmiyoruz."
"Fecir'in olması daha olası değil mi?"
"Ben Güven'den şüpheleniyorum Yengeç," Yeniden balık kraker ağzına attığında bakışları etrafta geziniyordu. Batmak üzere olan füneşin ışıkları restorana vururken mum ışığı gibi ışık yayan avizeler parlıyordu, ortamda Lara Fabien, Je T'aime çalıyordu. "Tahir Veziroğlu 43 yaşında. Bu adam 21 yaşında baba olacak bir tip değil."
Sessiz kaldım.
"Anlaşılan Veziroğullarını iyice araştırmamız gerekecek," dedim daha çok kendi kendime. Nişancı'ya döndüm tamamen kollarımı çözerek. İşaret parmağımı göğsüne bastırdım. "Başkan'a bir şey demek yok."
"Neden? Zaten bizden daha hakim değil mi konuya?"
Başımı çevirdim. "Yani..." Barmen kadehleri bezle parlatıyordu. "Bizim bilmediğimiz şeyler var Nişancı. Başkan da bunu bilerek saklıyor."
"Güvenmiyor musun?"
"Saçmalama. O benim babam!"
"E o zaman? Bu dediğin anlamsız..."
İç çektim gözlerimi saliselik yumup açarken. "Bir şeylerin gizli kalması hoşuma gitmiyor sadece. Tamam paylaşıyor bizimle. Ama gerektiği kadar." Yeniden masaya bakış attım. "Veziroğlu'nun bir zaafı olduğunu bile bilmiyordur," Yeniden Tuna'ya döndüm. "O yüzden olabildiğince biz bilgi edineceğiz. Buradaki işleri hızlandıracağız."
"Bu iş sandığımızdan da uzun sürebilir Yengeç." Tuna göz kırpıp yanımdan terk edip gittiğinde yutkundum, peşinden ben de restorandan çıkarken asansörlerin önünde beklemeye başladım. Çok geçmeden biri gelip kapı açıldığında durdum.
Güven Veziroğlu.
O önde, adamları arkada asansörden inerlen gözleri beni bulduğunda duraksadı. "Şule?" Hızla duruşumu düzelttim. Yanıma yaklaştığında aramızdaki mesafe kısaydı. Adamları köşeye dağılırken konuştum direkt. "Talat Bey'le konuşacaktım ancak kendisi yoktu Bay Veziroğlu." Talat, Ortadoğu'daki çalışanları yöneten müdürdü. Türk'tü.
Güven başını sallarken bakışları aniden kaşıma takıldığında kaşları hafif çatılır gibi olmuştu. Ellerini cebinden çıkarırken parmağı kaşıma uzanmak istediğinde istemsizce geri çektim kendimi. Eli havada kalsa da umrunda olmadı, dik bakışları bana döndü. "Bu nasıl oldu?"
"Ne?"
"Kaşındaki iz."
Görünmeyen küçük bir izden mi bahsediyordu? Nasıl fark etmişti anlayamazken dağılan suratımı toparladım. "Çocukken. Ağaçtan düştüm."
Bakışları düştü. "Anladım." Ellerini yeniden cebine soktu. "İşin var mı?"
"Hayır?"
"O zaman odama gel." Yüzüme yaklaştı. "Şimdi." dedi fısıltıyla.
Adamlarıyla beraber uzaklaşırken biz önde yan yana yürüyorduk, o sırada açık restorandan o masaya kaydı gözlerim. Siren'in bakışları direkt bizi bulmuştu. Benle göz göze gelse de Güven'le gelemedi. Başımı yavaşça kaldırdığımda bana baktığını fark ettim. Adam bana bakıyordu tabii Siren'i fark edemezdi.
Odaya vardığımızda adamları odaya almadan önden beni aldı, odanın ortasına kadar yürüyüp sırtımı ona dönerken kapıyı kapattığımda yanıma gelmedi hemen.
Yarım saniye sonra bir kutu ile geldiğinde ona doğru döndüm. "Bu akşam benim için bir oyun var. Kumarhanede." Yanıma yaklaştı, gözlerine baktığımda gözleri gözlerimdeydi.
"Özel kurpiyerim olacaksın," deyip elindeki kutuyu uzattığında bu ne dercesine bakış attım. Gözleriyle işaret etti. "Aç da bak." Kutuyla beraber koltuğa ilerlerken ellerini cebine sokarak arkamda durdu. Karton kapağı açtığımda içinde mavi çok güzel ışıltılı bir elbise çıkmıştı. "Bunu giymeni istiyorum."
Başım çevrildi arkaya doğru omzumun üzerinden ona baktım ellerimde elbiseyi tutmaya devam ederken. Bakışları direkt bendeydi. "Gözlerin mavi senin. En az onlar kadar bu elbiseyi güzelleştireceğini biliyorum."