Gözlerimi açtığımda, zihnim sanki ağır bir sis tabakasının altında can çekişiyordu. Vücudumdaki her bir kas, her bir hücre o kadar bitkindi ki, parmak uçlarımı kıpırdatmak bile imkansız bir görev gibi geliyordu. Hayatla, kendimle ve en çok da Ateş’le girdiğim o amansız savaştan mağlup çıkmış bir asker gibiydim. Etraf zifiri karanlıktı; zaman mefhumunu yitirmiştim. Gündüz müydü, gece mi? Yoksa ebedi bir alacakaranlığın içinde mi hapsolmuştum? Yatakta yanıma, onun sıcaklığına uzandım. Tenim hala onun yakıcı dokunuşlarının izini taşırken, parmaklarım sadece soğuk ve kırışmış çarşaflara çarptı. Ateş yoktu. Gitmişti. Odanın köşesinde, sönmeye yüz tutmuş o zayıf sarı ışık, sanki son nefesini vermeden önce etrafı son bir kez aydınlatmaya çalışıyordu. Titrek gölgeler duvarda dans ederken, boğazım

