6. BÖLÜM

2151 Kelimeler
30 Eylül 2013 Savaş çalışma masasında ders çalışırken kendisine gelen arama ile elindeki kalemi bıraktı. Babasının aradığını görünce "Alo?"diye cevap verdi. Karşıdan babasının güçlü sesi değilde bir kadın sesi gelince kaşları istemsiz çatılmış kalbi hızla atmaya başlamıştı. "Önder Kunter'in oğlu ile mi görüşüyorum?" "Evet benim siz kimsiniz? Babam nerede?" Derken sesini duyan annesinin elinde mutfak bezi ile endişeli bir şekilde kendisine baktığını gördü. "Beyefendi babanız bir kaza geçirdi. Şu an kendisi doktorlarımız tarafından kontrol altında." "Ne kazası? Hangi hastane? Babamın durumu nasıl iyi mi?" "Şu an babanızın durumu hakkında bilgi sahibi değilim hastaneye gelirseniz doktorlarımız size yeterli bilgiyi vereceklerdir." Karşısında ki kadın bunları derken annesi telefonu hızla elinden almıştı. "Bir dakika hanım efendi ben eşiyim. Kocam hakkında bilgi almak istiyorum. Ne kazası geçirdi?" "Hanım efendi eşiniz trafik kazası ile hastanemize geldi. Durumu hakkında ne yazık ki bilgi sahibi değilim. Özel İstanbul Hastanesin de şu an eşiniz. Buraya gelirseniz doktorlarımız sizi eşiniz hakkında bilgilendirecektir." Annesi telefonu kapattıktan sonra Savaş taksiyi aramış ve hemen bir taksi istemişti. Anne oğul bir kaç dakika içerisinde gelen taksiye binmiş ve hastanenin yolunu tutmuştu. Zehra hanım şoföre "Lütfen hızlı gidin yalvarırım!"derken şoför başını olumlu anlamda sallamıştı. Hastanenin acil bölümünden girerken kırmızı odanın önünde duran iki güvenlik görevlisi Savaş'ın dikkatini çekmişti. Savaş içeri girmek istese de görevliler her defasında engellemişti. Aradan geçen yarım saatte ne bir doktor ne bir hemşire çıkmış bilgi vermişlerdi. O sıra acil kapısından giren iki delikanlı yanlarına yaklaşmış "Kardeşim sen Önder abinin yakını mısın?" Savaş yanına gelenlerle kaşlarını çatıp "Oğluyum siz kimsiniz?" Diye sormuştu. "Babanı bulan ve hastaneye getiren kişileriz. Dışarıda konuşalım istersen..." Derken karşısında ki adam annesine baktı üzülerek. Savaş annesine baktığında annesini hastanede bir kaç hastanın sakinleştirmeye çalıştığını görünce başını olumlu anlamda salladı. Savaşın beyni durmuştu, düşünemiyordu. Ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. İçinde büyüyen karanlık gitgide etrafını sardığını hissediyordu sadece. "Kardeş, baban park halinde ki bir Jeep'e çarptı. Araba bayağı bir hasar görmüş. Hava yastıkları patlamış, ön cam paramparça." Adamın dedikleri ile babasını ne feci durumda olduğunu düşünüyordu Savaş. "Abinin yanına vardığımızda kaza ile ilgili vücudunda bir yara filan gözükmüyordu. Araçtan çıkaracakken de yeni mezun bir hemşire yanımızdaydı. İç kanama geçiriyor olabilir diye hareket ettirmeyin dedi. Bizde bizden daha bilgili diye karışmadık." Bu sefer diğer adam konuşmaya başladı. "Buranın yüz metre ötesinde gerçekleşti kaza. Göbekten az ötede. Koşarak hastaneye geldim doktorları çağırdım ama doktorlar acili terk edemeyiz hasta buraya gelsin dediler." Savaş yüzünü buruşturup "Bir insan orada kaza geçiriyor can çekişiyor ve doktor acili bırakamayız mı diyor? Ve kaza geçiren adama buraya gelsin diyor öyle mi?" "Hastanenin ambulansı olsaymış gelebilirmiş ama o sıra burada ambulans olmadığından çıkamıyor yasakmış. Bende ambulansı aradım. Başka bir yerden gelmesi için. Abinin yanına vardığımda koltuğunu yatırmışlardı. Aradan geçen yirmi dakika boyunca ambulans gelmeyince arkadaşlara söyledim biz götürelim. Abinin başından tutup tam kaldırdığımızda ambulans geldi ama..." Savaş gözünden akan yaşlara dur diyemiyordu artık. "Ama ne abi?" "Kardeşim abinin başını tutup kaldırdığımda buz kesti başı." O sıra Savaşın kalbi de buz kesti. Elini yanında bulunan duvara attı. Duvardan destek alarak ayakta kaldı. Gözlerinden yaşlar iri yaşlar halinde akıyordu. Kalbi büyük bir acı içinde yanıp kavruluyordu. Bu, bu durum bu hissettiği çok farklıydı. Bu hissettiği neydi? Gerçeklerin verdiği çaresizlik mi? O sıra başını cam kapıdan içeri çevirdi kırmızı odanın içerisinden beyaz önlüklü bir doktor çıktı. Savaş hızla içeri girip doktorun karşısına geçti. "Babamın durumu nasıl doktor?" "Eşim nasıl doktor bey? Yalvarırım bir şey söyleyin!" Doktor "Lütfen şöyle geçin size sormam gereken bazı şeyler var." Yeni oda yazılı kapıdan içeri girdiklerinde doktor annesine bakıp "Eşinizin bir hastalığı veya kullandığı ilaçlar var mıydı?" Zehra hanım başını iki yana salladı."Yok. Ama ben kalpten şüpheleniyorum." deyip akan göz yaşlarını durdurmaya çalıştı. "Bir çok doktora götürdüm, en iyi cerrahlarla bile görüştürdüm. Hepsinin dediği bir şeyiniz yok ya da anjiyo olmanız gerekiyor. Eşimin babasını kasıklarından anjiyo olmuş. Eşim küçük yaşta şahit olduğu bu durumdan da oldukça rahatsızdı. Her defasında engelledi, karşı çıktı. Ama ben iki kere daha şahit oldum. İki kere gecenin bir yarısında kalktı. Midem yanıyor deyip göbeğini sıvazlardı. Sırtından çok rahatsız olmuştu bir de inanılmaz ter dökmüştü. O iki gece eşimin döktüğü terlere şaşkınlık içerisinde bakakalmıştım." Doktor derin bir nefes aldı. "Sizinle açık konuşacağım, eşiniz buraya trafik kazası nedeniyle geldi ama yaptığımız tetkiklerde eşiniz kazaya bağlı ne iç ne de dış yaralanmaya maruz kalmamış. Kalp krizi geçirmiş ve bize geldiğinde kalbi durmuştu. Şu an için arkadaşlarım içeride eşinizin kalbini geri çalıştırmaya çalıyorlar. Otuz dakika oldu. Hastanın yaşı genç olduğundan ümidimizi kesmedik." Ne dedi doktor? Eşinizin kalbi durdu ve hala çalıştırmaya çalışıyorlar... Kalbi durmuştu. Otuz dakika boyunca atmayan bir kalp. Ölü bir kalp... Ölü... Ölüm... Soğuk... Hissiz... Çaresiz... Acı... Doktor yanlarından ayrılırken Savaş yanında ki duvara hızla yumruk attı. Ellerini saçlarına götürüp yolmaya başladı. Ayakları ile duvarı tekmelerden "Lanet olsun! Allah Kahretsin!" Diye bağırıyordu. Krize girmişti. Annesi bile aklında değildi. Şu an aklı da sadece babasının ölü kalbi aklındaydı. Atmayan kalbi. Elini ve ayağını vurmaya devam ederken onu geri çekmeye çalışan ellerden kurtulup çevreye zarar vermeye başlamıştı. O sıra yanağına inen tokat ile durdu. Annesi gözlerinde akan yaşlarla kendisine bakıp "Baban ölmüş gibi davranma!" Dedi. O sırada nereden haberleri olduğunu bilmediği dostları çevresini sarmıştı. Hakan, Murat, Batu, Umut, Sıla, Elif ve diğerleri. Mehmet amcasını buldu önce gözleri. Babasının elli yıllık dostu. Sonra Adil amcasını, Ahmet amcasını, Doğan amcasını ve diğerleri. Bakışları annesine kaydı. Melek Teyzesi, Sevda teyzesi, Candan teyzesi ve diğerleri tarafından çember içine alınmıştı. Annesi yalnız değildi. Rahatlamıştı. Ellerini saçlarından geçirdi. Zihni bomboştu. Düşünemiyordu. Düşünmek Savaşı korkutuyordu. Bir kaç dakika yada bir kaç saat sonra yaşanacaklar Savaş'a soğuk bir korku salıyordu vücuduna, ruhuna. Aradan geçen bir yarım saat sonra hastane mahşer gününe döndü. Babasının tüm sevenleri haberi alıp hastaneye dökülmüştü. Amcaları ve dayısı memleketten diğer dayısı da Kırıkkale'den gelmeye çalışıyordu. O sıra Mehmet amcasının o odaya girdiğini gördü. Hızla güvenlikleri aşıp odaya girdiğinde Mehmet amcasının yıkılmış halini gördü. Gördü ve yalanladı... Doktorlar yüzüne bakıyor ve susuyordu. "Ne ne oldu? Yaşıyor değil mi? Durumu nasıl? Ameliyata mı alacaksınız?" Savaş doktorun yakalarından tutup "Bir şey söylesene doktor!" Diye bağırdı. Göz yaşları önünü bulanıklaştırıyordu. "Yalvarırım bir şey söyle!" Dedi yalvararak. Aciz bir sesle yalvarıyordu doktora Savaş. Güzel bir şey söylemesi için. İçinde anlamlandıramadığı bu aciz korkunun geçmesi için yalvardı. "Başınız sağ olsun. Hastayı kaybettik." Savaş o an kendini kaybetmişti. Hızla haykırarak çöktüğü yerden aynı hızla kalkmış ve babasının bulunduğu yan odada ki sedyeye koşmuştu. Aralarında sadece üç adım kala babası ile arasına bir perde çekilmişti. Babasının sadece açılmış gömleğinden göğsünü, siyah kumaş pantolonunu ve siyah ayakkabılarını görmüştü. Elleri yandaydı, kıpırtısız duruyordu. Mehmet amcası ve doktorlar Savaşı tutup geriye çekmeye çalışıyordu ama nafile. Savaşta o an öyle bir güç vardı ki... Kim olursa olsun, kaç kişi olursa olsun durduramazdı. Deli gücü mü diyorlardı buna? Oysa ki Savaş'ın hissettiği, vücudunu saran, yüreğini saran tek şey korkuydu. Savaş korkuyordu. Savaş babasız kalmaktan korkuyordu. İki doktor, iki güvenlik görevlisi ve Mehmet amcasının zoruyla babasının bulunduğu odadan çıkartıldı. Annesine baktığında yerde düşmüş haykırarak feryat figan ağlıyordu. Savaş savaş değildi. Savaş sanki bedeninden ayrılmış başka bir şekilde kendini ve annesini izliyordu. Hissetmiyordu. İçinde ki o korku yok olmuştu. Hiç bir şey hissetmiyordu. Yada hissettiği tek bir şey vardı. Evet Savaşın o an hissettiği tek bir şey vardı. Yalnızlık... O sıra hemşire elinde gelen beyaz çarşaf ile tam Savaş'ın önünden geçecekken Savaş üçüncü bir krize girmişti. Kadının elinden beyaz örtüyü alıp elinde parçalayıp yere atmıştı. "O ölmedi. Bu siktiğimin çarşafını ona seremezsin."derken bu sefer çocuklar tarafından dışarı çıkartıldı. Yirmi dakika geç gelen, babasının ölmesine neden olan, doktorun gitmesini engelleyen ambulans ile burun buruna geldi. Ayağı ile ambulansa teklemeler savurup eliyle vuruyordu. "Bu mu ulan? Bu siktiğimin aracı mı geç geldi? Bu mu lan sizin hayat kurtarmanız? Bu mu doktorluk ulan? Ben sizin doktorluğunuza sıçayım! Ben sizin..."derken bir el ağzına kapatıldı. Ağzında ki eli iterken hastanenin penceresinden kendisine bakanlara bağırdı bu sefer. "Geçin içeriye lan orospu çocukları. Acımızla meraklarınıza gidermeyin. Allah hepinizin belasını versin. Babam orada can çekişirken beş dakikalık mesafede ki doktor nasıl gitmez? Nasıl onun hayatını kurtarmaya çalışmaz. Nerede kaldı sizin yemininiz. Babam orada can çekişirken siz burada kurallarınıza bağlı kaldınız. kurallarınız yüzünden benim babam öldü.'' Önceden duvara vurduğu eli ile tekrar duvara vurunca ortamda büyük bir kırılma sesi yankılandı ama o an Savaş'ın umurunda bile değildi. "Babam öldü lan benim! Atam öldü. Çınarım öldü. Sırtımda ki dağ devrildi." Deyip aciz bir insan gibi duvarın dibine çöküp üç yaşında ki çocuk gibi ağladı. Canı yanıyordu. Aldığı nefes ciğerlerini yakıyordu. Bu olanlara anlam veremiyordu. Bir kabusun içinde hissediyordu Savaş kendini. Çıkış yolu olmayan bir kabus. İçinde sıkışıp kaldığı bir kabus. Çıkış yolu olmadığını bildiği halde ümitsizce, umutsuzca, çaresizce, umut yolu arıyordu. Çıkış yolu arıyordu Savaş. Kahroluyordu. Kalbinin, ruhunun iflas ettiğini hissediyordu. Belki diyordu içinden belki yaşar, belki evimize döneriz. Ama ölüm haberini duyan kulakları ile içinde ki yeşeren umutlara balyoz indi. Kırdılar paramparça ettiler. Tuzla buz olan umutları kalbine batıyordu. Bir kukla gibi Savaş'ı ayağa kaldırdılar. Morgun kapısına götürdüler. Babası üzerinden beyaz bir örtü yüzüne kadar açılmış. Annesi babasının başına çökmüş ağlıyordu. Uyan Bey diyordu! Evimize gidelim diyordu! Nafile. Babasının yüzüne dokundu. Sonra onu sırtından vuran kalbine. Belki atıyordur dedi Savaş, belki yanılmıştır doktorlar. Hissetmeye çalıştı duran kalbi. Çalıştığını hissetmeye çalıştı. Hayat acı bir tokat ile tekrardan suratına vurmuştu. Annesi ile birlikte ağladı babasının göğsünde. Son kez veda ettiler ona. Yalvardılar uyanması için. Allah'a yakardılar onu uyandırması için. Ama kalem kırılmıştı bir kere. Geri dönüşü yoktu. Hüküm verilmişti. Babasının evi artık kara topraktı. ****** Sanki bir filmin içindeydi Savaş. O filmde bir seyirciydi. Hayatı gözlerinin önünden akıp gidiyordu şaşırıyordu. Bu yaşananların gerçekliğini beyni henüz tam olarak kavrayamıyordu. Vurdukları sakinleştirici ile bir sedyede oturuyor ve doktorun elini alçıya alışını izliyordu. Konuşmuyordu. Konuşup ne diyecekti ki? Ne anlatacaktı? Acısını mı? Hissettiklerini mi? Belki tekrardan doktorlara küfrederdi. Hayır Savaş sessizlik ve yalnızlık istiyordu. Sessizlik ve derinlerinde hissettiği yalnızlık. Doktor eliyle olan işini bitirdiğinde sedyede oturmaya devam etti. Gözleri tek bir noktaya dalmıştı. Savaş hayata dair bildiği her şeyin bu saatlerde aslında hiç bir şey olduğunu öğrenmişti. Kolunda hissettiği küçük ele baktı. Sonra elin sahibine boş gözlerle baktı. Gözleri kıpkırmızı kesen Umut. "Savaş..."diye mırıldandı sessizce. "Konuş benimle." "Ölüm ne Umut?" Dedi boş gözlerle. "Ben söyleyeyim, ölümü bu bir kaç saat içerisine tanımını öğrendim. İki heceden oluşan bu kelime içinde tüm karanlıkları barındırıyor. Tüm hissizlikleri, tüm korkuları, tüm yalnızlıkları... Tek bir şey var bedenin cansızlaşması ve toprak olması. Din hocalarından duyduğum kadarıyla ruh bedenden ayrılır Araf denen yerde kıyamet gününe kadar beklerken cansız boş kutu bedenin de toprak olması ve kıyamet günü tekrardan dirilmesi. Doktorların anlatımında kalbin, beynin kısaca iç organlarının işlevsiz olması. Doğarsın, yaşarsın ölürsün. Bu dünyada tek başına doğarsın. Doğarken ağlarsın çığlıklar eşliğinde... Büyürsün yine ağlarsın. Ama ölürsün arkandan sevdiklerin ağlar çığlık çığlığa... Sence babam ölürken ne hissetmiştir? Azrail ile karşılaştığında neler hissetmiştir? Korkmuş mudur? Belki yaşlı annesi için üzülmüştür, annem için, benim için. Gözlerine bant yapıştırmışlardı Umut. Babam gözleri açık gitmiş. Babam geride bıraktıķları için gözleri açık gitmiş.'' sağ gözünden irice bir damla damladı Savaşın. ''Ölüm bu kadar basit mi Umut? Tanrı tarafından sayılı nefes verilirken, bizi seven, bizim sevdiğimiz insanlar hiç mi düşünülmüyor? Duyurularımıza, hislerimize ne oluyor? Neden böylesine bir acı bizlere reva görülüyor? Ne gibi bir kötülük işledik ki böylesine ceza bizlere uygun görülüyor?" Akrep ve yelkovan birbirini kovalamaya devam ederken Savaş nefesinin kesilmesine engel olamıyordu. Bir boşluğa düşen Savaş, acıyla, hissettiği yalnızlıkla başa çıkmaya çalışıyordu. Ruhu yanıyordu Savaş'ın. Acısı ruhunu kavuruyordu. Bir cehennem çukuruna düşmüş gibiydi. Cehennemi bu dünyada yaşamayı reva görmüştü Yaratan. İnançlı yanı isyan etmemesi gerektiğini söylerken, acı ile kavrulan yanı isyan etmesini söylüyordu. Savaş bir af diliyor bir isyan ediyordu. Bir de keşke diyen yanı vardı. Keşke babama son kez onu sevdiğimi söyleyebilseydim diyen yanı. Keşke o baba kokusunu bir kez daha çekebilseydim diyen yanı. Keşke; insanoğlunun bu hayatta ki en büyük pişmanlığı... Ölüm kıymet verirdi insana. Birisini kaybedince kıymeti anlaşılırdı. Bilinirdi ki o bir daha görülmeyecek, duyulmayacak. Ölüm böyleydi işte. Yaşayan ve geri de kalanları derin ateşlerde yakan, ölen içinde yeni bir başlangıçtı. "Cenazeyi çok bekletmemek gerekir. Kardeşleri ne zaman gelecek bilginiz var mı?" Cenaze? Babası... Daha bir kaç saat önce "Kunter" ya da "Önderim"diye seslendikleri adama şimdi cenaze diyorlardı. Ölümün bir acı gerçeği daha suratına tokat gibi çarptı.  ****** İndiği mezara babasının kendisine uzatılmasını bekledi. Başından tutup nazikçe koydu toprağa kefene sarılı babasını. Kimseye izin vermemişti. Özellikle babasının yattığı yerde en ufak bir taş bile yoktu. Kendisi ayarlamıştı. Rahat etsin babası. Hoca duayı etmeye başlamıştı bile. Babasını sağ tarafına çevirdi. Başı Kabe'ye gelecek şekildeydi. Tek tek tahtaları yerleştirmeye başladı. Sonra ilk toprağını attı. Sonra bir daha. Bir daha. Bir daha. Elinden kimse küreği alamamıştı. Ağlayan kadın seslerini duyuyordu, hocanın kuran okuyan sesini duyuyordu. Ama sadece duyuyordu. Beyni algılamıyordu. Gerçeği ya kavrayamıyordu yada kabullenemiyordu. Son toprak atıldı, tahtaları aldı başına ve ayak ucuna dikti. Gözlerinden bir tane bile göz yaşı akmıyordu. Ayağa kalktı Savaş ve önde uzanan mezara baktı. Hayatının en karanlık gününün ikinci günüydü bugün. Geleceğinin tamamen değiştiğinin ikinci günüydü bugün. Savaş'ın değiştiğinin ikinci günüydü bugün. Savaş'ın ölüm gününün ikinci günüydü bugün. Savaş'ın büyüdüğünün ikinci günüydü bugün. Bugün Savaş'ın ilk ve son kahramanının, ilk öğretmeninin, ilk arkadaşının, ilk dostunun ölümünün ikinci günüydü. Bugün Savaş'ın babasının ikinci ölüm günüydü. K.S.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE