8. Bölüm

975 Kelimeler
Kimsenin umurunda olmayanlara… Hayatı bir döngü şeklinde yaşayanlara… Öncesine hasret, yaşanmışlara özlemli… Sonrasına kızgın, yaşayamadıklarına küskün olanlara… Kimsenin anlamadığı yalnız çocuklara… Kimsesizlere… ve sana… Polis hala kapıdaydı. “Anlamadım?” dedim… “Hakkınızda şikayet var, bizimle karakola kadar geleceksiniz…” “Bekleyin bir dakika, ne şikayeti?” “Karakolda öğrenirsiniz…” “Kimliğimi alıp geliyorum…” Kapıyı kapattım… Sonra da bir hışımla Faruk’un yanına gittim. “Polisler gelmiş ve beni soruyorlar… Eğer hakkımdaki şikayet…” sözümü kesti… “Dur bende seninle geleyim…” “Gelme şimdilik, fakat telefonunun sesi açık olsun. Taner ile alakalı olabilir…” “Taner?” Kapının tekrardan tıklanma sesini duydum… “Geliyorum…” Ceketimi alarak dışarıya çıktım. Kapıyı kapattım. İki polis memuru koluma girdi. Oldukça gençlerdi. Arabaya bindiğimde; “Hangi karakola gidiyoruz.” “Gittiğimizde görürsün.” Yanıtını aldım. Normal bir sivil araba ile gelmişlerdi. İkisi önde oturuyorlardı ve doların durumundan, kripto piyasasından, arabalardan konuşup duruyorlardı. Onları sessize alıp başımı cama koyarak yolu izlemeye başladım. Mesleğe başladığımın üçüncü veya dördüncü ayından bir hikaye geldi aklıma. Size de anlatayım. Mesleğe başladığımda haftada üç bazen dört müşteri kabul ediyordum. Çok fazla bağlantım yok. Bir yerden geliyordu o zamanlar müşteriler. Daha tanınmamıştım ve kadınlar arasında bu kadar popüler değildim. Bunda tutukluğumun da etkisi vardı sanırım. Her birlikte olduğum kadın ilk kez mi diye sorardı… Aslında her defasında ilk kez gibi bir heyecana sahiptim ama zamanla fark etmeze döndü. Herkes gibi… Her şey gibi… Hala ilk kez gibi tutuğum aslında fakat drama eğitimi aldığım için rolümü iyi oynuyorum. Bu ben değilim… Herkes gibi, her şey gibi, sen gibi… Ellerim cebimde, kafamda kapüşonlu mont, başım öne eğik bir şekilde yürüyorken, tarla başının girişinde bir adamın dayak yediğini duyuyordum. Kafamı hafifçe kaldırdım ve sesin geldiği yöne doğru baktım, iki kadın ve üç erkeğin bir adamı yere yatırıp acımasızca vurduklarına şahit oldum. “Paramı ver orospu çocuğu…” diye vuruyordu kadınlar ve erkekler de ara sıra tekmeler savurup küfürler ediyorlardı. Yerde yatan çocuk yalvarıyordu, “Beni bırakın vereceğim paranızı… lütfen… yarın getireceğim…” Ama onu duymuyordu bile vuranlar… Güç onların elindeydi. Gece yarısını çoktan geçmişti saat ve zaman artık, gayri meşru zamanıydı. İstanbul gibi kalabalık şehirlerde yaşayanlar belli bir saatten sonra dışarıya çıkmazlar. Güvensiz caddelerde dolaşmazlar, olay oldu mu müdahale etmezler. Bu İstanbul’un yazılmayan kurallarındandır. Yürüyüp gidiyorken çelişkiye düştüm. Kendi çocukluğum geldi aklıma. Yerde yatan kanlar içindeki çocuğun kendim olduğu anlar geldi… Sırtını dönüp giden sevdiklerim geldi aklıma… Kapüşonu çıkardım… Adamlara doğru yürümeye başladım… “Bıraksanıza adamı… duymuyor musunuz? Yarın parayı getireceğini söylüyor. Öldürürseniz parayı nasıl alacaksınız?” “Sen karışma yarma…” dedi erkeklerden teki ve üzerime doğru geliyordu. Yalpalıyordu ve alkollü olduğu belliydi. Elimle hafifçe ittirmemle sırt üstü yere düştü. Diğerleri de kısa boylu adamlardı ve biraz boğuştuk. Alkollü olmalarından dolayı çok fazla uğraştırmadılar beni. Şunu belirtmek istiyorum şiddet yanlısı biri asla olmadım. Evet şiddete şiddetle karşılık vermekten çekinmem fakat hepsi bu kadar. Üçünü birden yere serince, kadınlarda yerdeki adama vurmayı bıraktılar. Bana hamle yapacaklar ama onlara göre cüsse olarak fazla büyük olduğum için cesaret edemediler. Zaten bir kadına şiddet uygulayacak değilim. En fazla elimle iterdim. Kadınlar yerdeki adamların yanlarına giderek onları ayağa kaldırmaya çalışıyorlarken, adamlar bana yerden küfür etmeye devam ediyorlardı. Duymazdan gelmek sonradan kazandığım bir özellik olsa da, çok işe yarıyor. Adamı yerden kaldırdım. Suratını kapattığı için fazla darbe almamıştı yüzüne. “İyi misin birader?” “İyiyim, iyiyim abi, sağolasın,” Dayak yiyen bir erkek değil, bir kadınmış. Ses tonundan anlamıştım. Fark etmemişim… Onu yerden kaldırdım ve adamlar onun peşine düşmesinler diyerek onunla birlikte yürümeye başladım. Ne o konuşuyordu benimle, ne de ben onunla konuştum. Seke seke yürüyordu. Oldukça yorgun görünüyordu. “Aç mısın?” “Yok abi…” “İsmin ne?” “Mehtap…” Ne sorarsam sorayım tek cümlelik cevaplar veriyordu. Genellikle bu cümleler ‘hayır’ üzerine kurulmuştu. Bir süre birlikte yürüdük. “Artık peşindekiler seni bırakmışlardır. Gidecek yerin varsa bırakayım?” “Gidecek yerim yok abi…” İşte bu cümleden çok hoşlanmamıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. “Senin işin varsa gidebilirsin abi, ben başımın çaresine bakarım…” “Paran filan var mı?” “Var abi sağol.” Biraz öğüt verip yanından uzaklaşırken o çaresiz bakışları suratında hissettim. Ne parası nede gidecek bir yeri vardı galiba. Mantığım gitmemi söylese de, arkamı döndüm; “İstersen bu gece bende kalabilirsin… Merak etme sana bir kötülüğüm dokunmaz.” Bu teklifim karşılığında söyleyecek bir şey bulamadı. Gelip gelmeme konusunda kararsız kaldı. “Sen bilirsin…” diyerek tekrar arkamı dönüp yürümeye başladım. Daha fazla bir şey yapamazdım. Yanlış anlayabilir, bağırabilir, beni taciz etti, beni bu adam darp etti diyebilir bir sürü şey söyleyebilirdi. Başıma daha önce gelmemişti ama gelmeyeceği anlamına gelmiyordu. Aynı şekilde onun da gelmemesini anlayabiliyordum. Herkes kendini düşünürse bu dünyada, kimsenin bir başkasını düşünmesine gerek kalmaz. Eve doğru yürüdüm apartmandan içeriye girerken arkamdan biri seslendi; “Abi yanlış anlamazsan…” “Gel geç içeri…” İçeriye girdi. Üstü başı çamur içindeydi. Git istersen yıkan, bende kapının üzerine sana uyabilecek birkaç parça eşya getireyim… Tamam abi dedi ve banyoya girdi. Bende birkaç arkadaşımdan kalan sevgilim değil normal arkadaşımdan kalan bir iki üst başı ona getirdim. Bir saat sonra banyodan çıktı. “Aç mısın?” diye sorduğumda “Evet abi açım…” diye cevap verirken gözleri yerdeydi. Dışarıdan bir şeyler söyledim. Sonra da uyuması için oturma odasındaki kanepeyi gösterdim. Gitti ve uyudu. Uzun zaman önce olmuştu ama aklıma gelmişti bir anda. Tüm yalnızların aklına gelir böyle şeyler. Kıyıda köşede kalmış her anı bir gün çıkar karşımıza. Önde oturan polis; “Geldik…” Demeseydi belki de saatler boyu içimde yolculuk etmeyi sürdürürdüm. Bu kalan hikayeyi de ilerleyen günlerde yazar sizlere anlatırım. Dışarıya çıktık ve bir polis merkezinden içeriye girdim. İfademi almak için bir odaya girdim. Tecavüz, tehdit, darp ile suçlanıyordum. Herhangi bir şey söylemedim, zaten söylenecekte bir şey yoktu. Dışarıdaki arkadaşım Faruk’un bu olayı çözmesini beklemek daha mantıklıydı. İşler daha fazla sarpa sarsın istemiyordum. Sorgudan sonra beni hücre gibi bir yere attılar. Birazdan baronun atadığı avukatım gelecekmiş.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE