10.Bölüm- Hasta

2477 Kelimeler
  “Aksel’in deyimi ile kaçmıştık bizi kovalayan nefretten. Beni aşka götürmüştü. Hissettiğim elbette aşk değildi ama fena halde içim ısınıyordu ona karşı. Onunla vakit geçirmek, hep onun yanında kalmak istiyordum. Ama günün sonunda dört duvar arasında tıkılıp kalıyordum. Camdan dışarı bakarken hapşırdım. Bu gün saatlerce ıslak kıyafetler ile koşmuştuk. Deliydi resmen… Benim aksime çok deli bir çocuktu. Anı yaşamasını biliyordu. Anı yaşıyordu… En önemlisi de anı yaşatıyordu bana. Bu gün sürekli öpmek ile ilgili söylediği şeyleri hatırladığımda kulaklarım uğulduyordu. Boğazım düğümleniyordu bildiğin. Bir heyecan sarıyordu. Onun düşüncesi bile… İyice saçmalamaya başladım. Ama öyle bir etkisi vardı ki, söylediği cümleler tenimi karıncalandırıyordu. Bir de gülümsetiyordu beni. Hatırladıkça gülüyordum ve bunu engelleyememek sinir bozucuydu. Bu gün eve zor girebilmiştim. Annem o ıslak kıyafetleri görseydi, kıyameti kopartırdı.” Hazel tekrar hapşırınca kamerayı kapattı camın kenarından yatağına doğru yürüdü. Üzerine bir hırka aldı. Hava sıcaktı ama üşüyordu. “Hiç hasta olabileceğim zaman değil Allah’ım ya…” diye mırıldandı. Art arda hapşırık krizi tuttu. Burnu da akmaya başladı. Kapısı çalınınca burnunu sildim ve, “Gel.” diye seslendi. “Yemek hazır kuzum. Annenler seni bekliyor.” Gülsüm Hanım çağırıyordu her zamanki gibi. Hazel güçlü bir şekilde hapşırdığında Gülsüm Hanım odadan içeri girdi. “Hasta mı oluyorsun Hazel?” diye sordu. Yazın girişinde ne güzel ya… Ah Aksel… “Bilmiyorum ki.” dedi Hazel burnunu çekerek. Gülsüm Hanım elini alnına koydu. “Ateşin de yok. Neyse gel yemeğini ye ben sana nane limon kaynatayım.” Hazel başını salladı. Peçetesini yanına aldı ve aşağı indi Gülsüm ablasının arkasından. Annesi ve babası masada onu bekliyordu. Yemeğe başlamamışlardı. “Bir daha geç kalınmayacak demiştim.” dedi babası otoriter sesiyle. O sırada bir kez daha hapşırdı. Cevap vermeden yerine oturdu Hazel. “Hasta mısın?” diye sordu annesi. Hazel, “Sanırım, bir kırgınlık var üzerimde.” diye cevap verdi. Yemeğe başladıklarında çatal ve kaşık seslerinden başka hiçbir ses yoktu. Sonunda yemeğini bitirdiğinde, “Kalkabilir miyim?” diye sordu. “Kalkabilirsin, afiyet olsun.” Sakince yerinden kalktı. Mutfağa doğru gitti. “Gülsüm abla, bir daha odama kadar yorulma, hazır mı nane limon diye geldim?” Cezveyi ocaktan alıp ocağın altını kapattı. “Hazır kuzum iki dakika bekle.” Hazel sandalyeye oturdu. Başı dönüyordu. “Bir anda ne oldu böyle? Havalar da sıcak hâlbuki.” dedi. Gülümsedi bu dediğine. “Sen böyle güldüğüne göre. Aksel bir şey yaptı yine değil mi?” diye sordu. “Tanırım ben onu, rahat durmamıştır kesin. Koşturdu mu seni kendi gibi?” diye sordu. “Sonra da terli terli rüzgar yemişsindir sen? Doğru değil mi?” Aksel’in hep yaptığı şeydi herhalde diye düşündü Hazel. “Aksel’in bünyesi alışkındır da seni ne diye koşturuyor öyle.” diye söylendi. “Aslında bakarsan Gülsüm abla normal koşmadık. Islak ıslak koştuk. O yüzden böyle oldu sanırım. Biz denize düştük de.” Gülsüm Hanımın elindeki bardak biraz hızlı bir şekilde tezgaha çarptı. “Bizim deli oğlan denize mi attı seni?” diye çıkıştı. “Ya hayır öyle olmadı. Düştük.” “Bence hiç öyle bilmeyerek olacak bir şeye benzemiyor.” Kızgın kızgın Hazel’e bakıyordu. “Hazel bak ben her konuda Aksel’e güvenirim. O yüzden seni onunla ilgili uyarmayacağım. Deli yaşlardasınız yaşayacaksınız elbet bazı şeyleri ama aşırıya kaçmayın olur mu? Çünkü bizim deli oğlan bazı şeyleri aşırı yaşamayı sever. Çok da deli doludur zaten. Senin gibi sakin, ılımlı da değildir. O yüzden kollayın birbirinizi. Sen onu dizginleyebilirsin ama onun seni çıldırtmasına izin verme.” Bu dediğine güldü. “Gülsüm abla biz biraz değişik tanıştık onunla. O yüzden çok tanımadığım için ilk başta güvenmek istemedim.” dedi. Devam edecekti ki Gülsüm Hanım sözünü kesti. “Her konuda güvenebilirsin. Kalbinde kötülük yoktur benim oğluşumun.” dedi Nane limon çayını Hazel’in önüne koydu. “Valla bu yaşta yaşayabileceğin o duyguları en iyi yaşayacağın kişi bulmuş seni diyorum ben. Başka biri olsa izin vermezdim. Ama Aksel olması, tanıdığım biri açısından çok iyi oldu.” Hazel yanı başında dikilen kadının beline sarıldı. “Tam bir annesin var ya. Yerim seni ben. Sen de olmasan bu evde delirirdim herhalde Sultanım.” Yanaklarından öptü. O sırada bir öksürük sesi geldi kapıdan. Annesi onlara bakıyordu. Bir an kalbinin burkulduğunu hissetti.  “Nedir bu sevgi gösterisi?” diye sordu. “Gel gel kıskanma. Sana da sarılırım ben.” dedi Hazel gülümseyerek. Annesi birkaç adımda Hazel’in yanına geldi ve, “Ateşin yok ama yüzün kıpkırmızı olmuş. Kapmışsın şifayı.” dedi iç çekerek. Sonra Gülsüm ablasına sarıldığı gibi annesine de sarıldı. “Babam gün geçtikçe daha otoriter oluyor sanki. Masaya bir daha geç kalınmayacak.” diyerek babasını taklit etti. Sonra hep birlikte güldüler. “Valla sayılı zamanlarda evdesiniz zaten. Evde olduğunuz zaman da iş yerinizdeymişsiniz gibi davranmayın lütfen.” Annesi omuz silkti. “Valla ben tamamım da baban emrinde çalışan asistanları sanıyor bizi yıllardır şizofren oldu sanırım.” Annesi de bu dediğine güldü. Üçü birden gülüştüler ve bu sohbet Hazel’e iyi geldi. “Aslında eğlenceli kadınsınız Canan Hanım.” dedi Hazel. Annesi, “Yaa öyle mi?” diye sordu gülümseyerek. “Öyle tabii sizi daha yakından tanımak isterim. Bu hafta sonu müsait misiniz?” Annesi Hazel’in ne yapmaya çalıştığını anlayınca, “Programıma bakmam lazım. Şu sıralar birazcık dolu.” dedi somurtarak. Hazel yine hayal kırıklığına uğradı omuzları düşerken moralinin bozulduğunu belli etmemeye çalıştı. “Amaaa birkaç saatlik boşluk oluşturabilirim sizin gibi tatlı bir hanım efendi için.” Hazel bu duyduğuna o kadar sevindi ki, “Sahiden mi?” diye sordu. Bu soru on yaşında bir kız çocuğundan geliyordu sanki. “Sahiden tabi, ama o boşluğu oluşturabilmek için şimdiden fazla mesai yapmam lazım, ben kaçtım.” Annesi ikisine de veda edip çalışma odasına doğru giderken Hazel mutlu olmuştu. “O kadar uzun zaman oldu ki anne kız vakit geçirmeyeli.” diye söylendi Hazel. Gülsüm Hanım iç çekti. “Birinden biri normal değil ki kızım, ikisi de iş kolik.” diye destek çıktı Hazel’e. Hazel,  “Hadi gel yardım edeyim sana.” dedi elinden tutup. . “Gerek yok kuzum sen soğutmadan çayını iç ben hallederim hemen.” Gülsüm Hanım mutfaktan çıktı. Hazel sandalyeye oturup derin bir nefes aldı. Nane limondan bir yudum almıştı ki Gülsüm ablasının telefonu çaldı. Masanın üzerindeki telefonda Oğluşum yazıyordu. Telefonu aldı eline. Aramayı kabul ederken telefonu kulağına yaklaştırdı. “Teyzoşum, nasılsın?” diyen onun sesini duydu. Tam tahmin ettiği gibi… “Teyzoşunun biraz işi var.” dedi. “Sen kimsin?” Yok artık… “E yuh Aksel.” diye isyan etti. “Tamam tamam şaka yapıyorum. Teyzemin telefonunu senin açacağını bilseydim daha önce on bin defa aramıştım Hazel Hanım.” dedi. Gülümsedi Hazel. “Az önce teyzenle senin hakkında konuştuk.” dedi.  “Bende diyorum saatlerdir kulağım niye çınlıyor.” Hazel bu duyduğuna sesli bir şekilde güldü. “Valla iyi çınlasın baya da küçüklüğünde altına yaptığından falan bahsetti.” ded yalandan gülerek. “Hadi canım, nasıl da sallıyorsun öyle.” Ya her çocuk küçükken altına yapardı. Yapmaz mıydı? Tutmadı mı yani? “Ya ne alakası var. İstersen teyzene sor.” dedi. Nasıl olsa Gülsüm abla benden yana olurdu açığa vermezdi beni diye düşündü. Aksel,  “Nerde şu an?” diye sordu. “İçeride işi var.”  Hazel art arda iki kez hapşırdı. “Hayırdır hasta mı oluyorsun?” diye sordu. Ofladı. “Sayende Aksel, sayende…” “Çok özür dilerim ya. Ben bunun hastalık boyutunu hiç düşünmemiştim.” Gülsüm Hanım mutfaktan içeri girince Hazel’in kulağında telefonu gördü. “Şey Aksel’in aradığını görünce açayım dedim.” diye açıkladı Hazel alt dudağını ısırarak. Gülsüm Hanım sorun değil dercesine başını salladı. “Neyse görüşürüz Aksel, Gülsüm abla geldi veriyorum ona telefonu.” dedi. “Tamam, birazdan seni ararım konuşuruz.” Cevap vermeden Gülsüm ablasına uzattı telefonu. Sonra da nane limonunu alıp mutfaktan çıktı. Odasına geldiğinde şarjdaki telefonunu çıkarttı. Biraz telefonla uğraştı. Sonra ise telefonu kenara bırakıp kitap okumaya başladı. Ama başında dehşet bir sancı vardı. Gözleri de acıyordu. Işığı söndürüp erkenden yatmaya karar vermişti ki, Aksel’in arayacağı geldi aklına. Telefonu eline alıp, “Bitkin hissediyorum uyuyacağım sanırım. Yarın konuşuruz.” Mesajını atıp telefonu kapattı. Aksel cevap gelmedi. Hazel cevabı bekleyecek kadar dinç de hissetmiyordu. Hazel sabaha karşı başının ağrısı ile gözlerini araladım. Boğazı kurumuştu. Saate baktığında alarmımın çalmasına iki dakika kaldığını gördü. Zar zor yataktan çıkıp lavaboya gitti. Elini ve yüzünü yıkadı. Adım atacak hal yoktu. Ciddi ciddi hasta olmuştu ya… Haftanın ortasındaydı. Okula da gitmesi lazımdı. Kıyafetlerini giydi yavaşça. Çantasını hazırlayıp aşağı indi. Mutfağa girdiğinde Gülsüm ablasının yumurta haşladığını gördü. “Günaydın.” diye fısıldadı. Çünkü konuşmaya mecali yoktu. “Günaydın. Biraz daha iyi misin dün akşama göre?” diye sordu. Yüzüne bakınca yanına yaklaştı ve soğuk ellerini alnına bastırdı. “Hiii, Ateşler içinde yanıyorsun sen.” Sandalyeye oturttu. Elini sırtından içeri soktu. “Hemencecik terlemişsin de. Gitme okula bu halde. Geç odana ben sana yiyecek bir şeyler getiririm hadi kuzum.” “Ama dans gösterisi?” diye sormuştu ki, “Bu şekilde okula gidemezsin Hazel hadi kızım geç odana.” diye çıkıştı. Hazel başını eğip mutfaktan çıktı ve merdivenlere yöneldi.  Öksürdü ve yüzünü buruşturdu. Kaçak bir nefes aldı. Bulanıklaşmıştı görüşü. Çıktığı merdivenleri inecekti ki direnci kalmadı ve eli tırabzandan kaydı. Ayağı takıldı. Yuvarlanacağını düşündüğü merdivenlerden ona babası yetişti ve kızını kucakladı. Gerisi yoktu…  Hazel gözlerini araladığında yatağındaydı. Başında ıslak bir bez vardı. Etrafına bakındı. Kimse yoktu. Bir süre öylece yatağında yatıp tavanı izledi. Biraz daha iyi hissediyordu. Kolunda bir serum vardı. Babası takmıştı. Hafif doğrulup yatak başlığına yaslandı. Bir süre sonra kapısı açıldı. “Uyandın mı Hazel?” diye sordu Gülsüm ablası. Yok uyanmadım hala uyuyorum demek istese de bu iğrenç espriyi yapacak kadar dinç hissetmiyordu kendini. “Babam nerde?” diye sordu. “Saatlerdir evdeydi. Yanında kaldı ama acilden çağırmışlar az önce gitmek zorunda kaldı.” dedi. Hazel alayla gülümsedi. “Yalan söylemene gerek yok Gülsüm Sultan, babamın saatlerce başımda beklemeyeceğini ikimiz de biliyoruz.” “Aşk olsun kızım ne zaman yalan söyledim sana? Az önce çıktı. Başında bekledi ateşin düşene kadar. Serum bitince çıkarmamızı söyledi.” Bitmek üzere olan seruma baktı. Gülsüm Hanım, “İyi gözüküyorsun. Yiyecek bir şeyler getireyim ben sana.” dedi. Canı pek bir şey çekmiyordu ama acıkmıştı bunu hissediyordu. Camdan dışarı doğru baktığında güneşin yavaş yavaş battığını gördü. Saatlerdir uyuyordu. Komodinin üzerindeki telefonuna uzandı. Aksel’den ne bir mesaj ne de arama vardı. Dün yazdığı mesaja da cevap vermemişti. İşi vardır herhalde diye düşündü. Telefonu yerine koyup seruma baktı. Bitmişti. Elinin üzerindeki bandajı yavaşça çıkarttı ama canı epey yanmıştı. Yüzünü buruşturdu. O sırada odasının kapısı tıklatıldı. “Gel!” diye seslendi. Serumu tamamen çıkartıp kenara koyarken giren kişiye baktı. “Birileri hasta mı olmuş?” diye sordu elinde kırmızı bir gül ile içeri giren Aksel. Hazel şaşkınlıkla, “Yaa ne işin var senin burada?” diye sordu. Etrafa bakındı. “Geçen geldiğimde odanı incelemeye fırsatım olmamıştı bir inceleyeyim diye geldim.” dedi ciddi bir şekilde. Bu dediğine ikisi de güldü. Hazel baya elini ağzıma kapatarak kahkaha attı. Aksel, Hazel’in başucuna gelip oturdu. Gülü kucağına bıraktı. Sonra eğilip alnını öptü. “Özür dilerim bal.” diye fısıldadı. O an Hazel’in kalbi Allahu ekber dağlarına tırmandı. Yutkunamadı bile o derece… “Niye özür diliyorsun?” diye sordu. “E benim yüzümden hasta oldun. Hem bakıyorum da alttan alttan hoşuna gidiyorum.” Alttan alttan mı gidiyordu acaba hoşuna yoksa açıktan açıktan mı? Orası biraz tartışılırdı ama fena hoşuna gidiyordu bu apaçık gerçekti. “Sustuğuna göre birazcık da utandın tabii şimdi sen.” Eliyle saçını düzeltti. “Dur bir daha öpeyim de öz güvenin yerine gelsin.” Ağzı bir karış açılmıştı ki üzerine eğilip gözlerine baktı. “Tabi şimdi sen hasta hasta senin afallamış halinden yararlanacağımı düşündün.” Dudaklarını yanağına hafif bir şekilde bastırdı. O kadar ufaktı ki bu dokunuş. Gözleri dolu doluydu. Nefesleri sıklaşmıştı. Hazel heyecanını bastırmaya çalışırken kapı tıklatıldı. Kapı açıldığında Aksel eski haline dönmüştü. “Eşek sıpası, kapıyı kapatma demedim mi ben sana?” diye sordu Gülsüm Hanım. Aksel ise sadece gülmek ile yetindi. Gülsüm Hanım elindeki tepsiyi Hazel’e doğru getirdi. “Ver teyze ben yediririm müstakbel gelinine.” Göz kırptı. “Tövbe Estağfurullah ya.” diye söylendi Gülsüm Hanım. “Hasta ziyaretinin kısası makbuldür teyzem hadi sen git artık.” Aksel’i omuzlarından dürttü. “Teyze dur ya. Bulmuşum böyle güzel fırsatı. Kayın babam ve annemle de tanışır öyle giderim.” Hazel gözlerini büyüttü. “Saçmalama.” diye çıkıştılar Gülsüm ablası ile ikisi aynı anda. “Hanımlar sakin olun sadece ufak bir şaka yaptım.” Ellerini teslim oluyormuş gibi kaldırdı. Bu halleri o kadar güldürüyordu ki Hazel’i… “Gülsüm abla biraz daha kalabilir, bir sakıncası yok. Annem de babam da yakın zamanda gelmeyecekler zaten.” dedi.  Muhtemelen gece yarısı gelirlerdi. “Sen öyle diyorsan kızım.” Hazel başını salladı. “Şu tepsiyi bırakıyorum. Hepsini bitir de kuvvetin yerine gelsin.” Odadan çıkarken odanın kapısını sonuna kadar açtı da gitti. Bu hareketi sebepsizce güldürdü ikisini de. Aksel bir süre sonra kalktı kapıyı kapatıp geri gelip Hazel’in yanına oturdu. Bu hareket her şeyden çok güldürdü ikisini de… “Hadi sana yemeğini yedireyim küçük hanım.” Tepsiyi kendi kucağına çekti. Hazel, “Hiç yaşının adamı değilsin.” dedi ona hayran hayran bakarken. “Genelde öyle derler.” Aklın yolu birdi sonuçta… Ama o kadar çocuksu hareketleri vardı ki… “Hadi aç bakalım ağzını uçak geliyooor!” Elindeki kaşığı bana Hazel’e uzatınca, “Ya Aksel güldürme.” diye çıkıştı. “E aç ağzını.” Gülmekten açamıyordu ki. “Hazel bak döktüreceksin.” demesi ile kaşıktaki çorba üzerine boca oldu. “Yaa!” Hazel’ ilk başta sıcak gelen çorba ile tişörtünü kaldırdı. Göbeği açıldı. Eğilip üflemeye çalıştı. Ufak bir kaşık nasıl da yaktı ya diye düşünürken, “Ya sen o kadar haşlı çorbayı birden ağzıma mı sokacaktın? Yandım resmen.” diye söylendi.  Neyse ki uzun sürmemişti. “Kusura bakma ama sen kaşındın.” dedi. Aksel, “Çıkart onu yeni bir tişört vereyim sana. Hangi dolapta?” diye sordu yanından kalkıp. “Sondan ikinci.” Yalnız altında sadece sütyen vardı. Aksel arkası dönükken birden başından çıkarttı tişörtü ve çarşafı üzerine doğru çekti. Aksel bir tişört bulup arkasını döndüğünde Hazel’in bu haline güldü. “Yemeyeceğim seni korkma.” dedi. “Baya komiksin sen ya!” Elindeki tişörtü Hazel’e uzatıp arkasını döndü. Tişörtü başında geçirdi. “Dönebilirsin.” dedi. Aksel Hazel’in yanına oturdu tekrar. Hazel’in saçları tişörtün içinde kalmıştı. Tam çıkaracaktı ki ellerini tuttu. Komodinin üzerindeki tokayı eline geçirip saçlarını tişörtün içinden çıkarıp tepesinde topladı ve topuz yapıp bağladı. Bunu yaparken haddinden fazla yakınındaydı ve… Gözlerinin içine baktı Hazel’i serbest bıraktığında. Sonra birden eğilip burnunu ısırdı. Hazel şok içinde ona bakarken, “Ne yapayım burnun çok şirin. İlk gördüğüm andan beri ısırmak istiyorum.” diye açıkladı. Sonra tepsiyi tekrar kucağına aldı ve konuşmasına fırsat vermeden çoktan soğumuş çorbayı bir güzel içirdi. Çorba bitince de tepsideki meyvelerden yedirdi. Hazel hiçbir şey söyleyemedi. Konuşamadı bile, çünkü her konuşmak istediğinde susası geliyordu. Kulakları uğulduyordu zaten. “Biz evlendiğimizde ben çok iyi bakarım sana bak aşırı güzel ispatladım bunu.” dedi birden. “Sen fazla uçuyorsun. Dikkat et fena çakılırsın yere bu gidişle.” diye çıkıştı Hazel. Aksel ise bu dediğine sadece güldü. “Bence elimden tutarsan ne uçarım ne de çakılırım, böyle dümdüz yolumuzda ilerleriz.” 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE