“Aksel ile birlikte anı yaşamayı öğreniyordum. Ondan önce ihtimaller dahilinde çok düşünürdüm ben. Düşünmekten kafayı yerdim hatta. Ölmeden önce yapılacaklar listesine de hala başlayamama sebebim buydu. Hani diyete başlamak için pazartesileri beklenir ya da ders çalışmaya başlamak için saat başı beklenir. Benimki de o hesaptı hep bir şeylerin başlaması için doğru zamanı beklerdim. Ama Aksel ile birlikte bunu yenmiştim. Günlerden perşembeydi ve saat onu kırk yedi geçiyordu. Ben ölmeden önce yapılacaklar listemden bir maddeyi kazırken… Yani bir şeylere başlamak için zamanı beklemek ki doğru tabiriyle ertelemek gerekmiyor. O başlanacak şeye o an da başlanabiliyor. Haftanın ilk gününü ya da saatin başını beklemedin diye o iş olmuyor diye bir şey yok. Oluyor, hem de bal gibi…”
Hazel ve Aksel fidanı dikmek için uygun bir yer aramışlardı. Bunun için birçok park gezmişlerdi. Ama içlerine sinen bir yer yoktu.
“Aklıma bir yer geldi ama ne dersin bilmiyorum.” dedi Aksel arabayı kullanırken. “Sizin evin bahçesi nasıl? Bahçeniz çok geniş ama çok boş. Bence oraya dikebiliriz. Hem hep gözünün önünde olur, büyüdüğüne şahit olursun o evde yaşadığın sürece.”
Hazel’in aklına bu fikir neden gelmemişti anlam veremedi. Aksel’in aklına bu fikrin gelmiş olması onu o kadar mutlu etti ki az kalsın fidanları belki de ayda yılda bir kez uğrayacağı bilmediği bir yere dikecekti… “Aşırı iyi bir fikir yalnız bu… Hadi sür sür bizim eve sür.”
Onunla bir şeyler yapıyor olmak zaten başlı başına heyecanlıydı… Şimdi videolarını çekmeye devam ederken ve o yanında hayallerini birlikte gerçekleştirirlerken ikisi de çok mutluydu, özellikle de Hazel…
“Sen nereden çıktın benim karşıma ya?” diye sordu birden Hazel.
Aksel gülümsedi. “Bizimkisi geç kalınmış bir karşılaşmaydı. Çok öncesinde çıkmalıydım karşına. Ama zamanı buymuş demek ki…”
Sahiden de öyleydi. Şu an karşılaşmış olmaları bir garipti ama güzeldi. Zaman geçtikçe en doğru vaktin bu vakitler olduğunu her ikisi de anlayacaktı.
Birden bire kendisine bir çare bulmuş gibi hissediyordu Hazel. Çünkü artık dayanacak bir dalı varmış gibi, sığınacak bir limanı…
“Annen ve babandan bahsetmek ister misin? İşleri dışında ne yaparlar aranız nasıldır?”
“Annem babamdan da yoğun bir kadın. Babam da annemden otoriter bir adam. İkisi bir noktada birbirlerini tamamlıyorlar. Annem eğlenceli bir kadındır aslında. Ama mesleği üzerine bir is gibi çöktüğü için davranmak istediği şekilde hiçbir zaman davranamadı. Babam ise annem kadar olmasa da yoğun ve bir tık anneme göre daha ilgisiz. Hep yurtlarda yatılı kalmış biri olduğu için aile sevgisi pek görememiş. O yüzden nasıl baba olunur bilmiyor sanırım.”
Aksel bu açık sözlülük karşısında afalladı.
“Anladım, büyüyene kadar senin için aileni özlemek çok zor olmuş olmalı. Hazel başını olumlu anlamda salladı. “Zordu, ama alıştım. Bu hafta sonu annemle plan yaptık şayet son anda bir şey gelişmez de uygularsak planı anneme olan özlemim dinecek, birkaç ay idare eder bu birlikte vakit geçirdiğimiz zamanlar.
“Onlara kızgın değilsin.” diye bir tespitte bulundu Aksel. Hazel yolu izliyordu. “Evet çünkü sadece kırgınım.”
Bundan sonra ikisi de eve gelene kadar konuşmadılar.
“Anneler evde midir?” diye sordu. Hazel başını olumsuz anlamda sallayıp, “Akşam geç gelirler onlar.” dedi.
Fidanları araçtan indirirlerken, “Birini bahçenin bir köşesine diğerini de diğer köşesine dikelim .” diye bir öneride bulundu Hazel. Kamerayı ikisini de güzel çekebilecek bir yere yerleştirdiler ve ilk fidanı dikmeye başladılar.
“Şeker Portakalı’nı okudun mu?” diye sordu Hazel.
“Kitaplarla aram pek yok ama ismini çok duydum.”
Hazel bunu duyduğuna epey üzüldü. O kitapları çok severdi. Aksel’in de seviyor olmasını çok isterdi. Ama bunu ona belli etmedi.
“Orada da bir şeker portakalı ağacı vardı. O geldi aklıma. Bir fidandı… Ama her şeydi de. Şimdi benim de bahçeye çıkıp konuşabileceğim iki ağacım oldu. Biri erik biri vişne.”
Aksel elleri toprak içinde kalmış Hazel’i izlerken ve anlattıklarını dinlerken huzurlu hissediyordu.
Onu dinlemek izlemek kadar güzeldi.
“Hu hu? Dinlemiyor musun sen beni?” diye sordu Hazel.
“Ha? Yok dinliyorum. Şeker portakalı diyordun.”
Hazel Aksel’in tepkisine güldü. O sırada Gülsüm Hanım bahçedeki hareketliliği görüp bahçeye çıktı.
“Siz ikiniz yine ne karıştırıyorsunuz? Dün gecenin hesabı daha kapanmadı ona göre.” diye söylene söylene yanlarına geldi. “Bak sultanım fidan dikiyoruz. Bizim bahçe baya boş da. Böyle değerlendirelim dedik.”
“Her tarafınız toz toprak içinde. Nereden çıktı şimdi bu bahçıvanlık merakınız anlamış değilim.
“Aksel teyzesinin yanağını sıktı ve “Teyzelerin teyzesi, bir tanesin sen bir tane…” diye yalakalık yapmaya başladı.
“Sırnaşma, kızgınım size.”
Aksel türlü şirinliklerle teyzesinin gönlünü aldı. Fidanları dikme işi bitince eve geçtiler. Gülsüm hanım yeni yemek yapmıştı ve ikisi de çok acıkmıştı.
“İyice alıştın sen bu eve, ayıp oğlum ayıp.”
“Gören de her gün buradayım sanır teyze ya. İki çorba içelim dedik boğazımıza dizdin.”
Aksel, teyzesini nereden vuracağını çok iyi biliyordu. “Aşk olsun oğlum.” dedi mahcup bir sesle. Az önceki çatık kaşlarından eser kalmamıştı.
“Biz iyi anlaştık.” dedi kaşığı ağzına götürürken Hazel. “Birlikte güzel vakit geçiriyoruz yani.”
Aksel bunu duyduğuna epey sevinmişti. Yavaş yavaş kendi açık sözlülüğünü Hazel’e de bulaştırmıştı.
“İyi anlaşın da gerisi önemli değil, bakmayın bana siz. Takılıyorum öyle.”
Gülsüm Hanım’ın telefonu çalınca ayağa kalktı. “Annen arıyor.” dedi Aksel’e. “Hem de görüntülü.”
Gülsüm Hanım telefonu açıp yanlarına geldi. “Bak burada kim var Gülkız.”
“Teyzee.” diye söylendi Aksel.
“Anaa, Aksel’in ne işi var orada?” diye sordu Gülkız Hanım telefonun diğer ucundan.
“Bizim kızla arkadaş olmuşlar. Güzel vakit geçiriyorlarmış öyle diyorlar.”
“Tövbe estağfurullah. Başımıza yeni adet mi bu da şimdi güzel vakit geçirmek.”
Hazel Aksel’in türlü türlü hallere girmesine güldü. “Seni Hazel ile tanıştırayım Gülkız.”
Telefonu Hazel’e çevirince bu sefer türlü türlü hallere girme sırası Hazel’deydi. “Merhaba.” diye mırıldanabildi.
“Tanıştığıma çok memnun oldum.” dedi en sonunda cesaretini toplayıp. “Ben de çok memnun oldum kızım.” dedi Gülkız Hanım. İkisi de o kısacık zaman diliminde birbirlerini incelemişlerdi.
Gülsüm Hanım telefonu kendine çevirince Gülkız Hanım, “Aksel ne diye mutfakta Gülsüm. Elin evinde ayıp olur şimdi hanımın falan gelir.”
“Birlikte bahçeye fidan diktiler o yüzden sıcak çorba içsinler diye çağırdım Gülkız. Kalkar o da şimdi.”
Gülsüm hanım ikiziyle biraz daha konuştuktan sonra telefonu kapattı.
“Annemle böyle tanışmanı istemezdim.” diye fısıldadı Aksel. Hazel de gülümsedi, “Biraz garip oldu haklısın.” dedi.
“Ben kalkayım o zaman.”
“Tamam ben seni geçireyim. Bir dahaki kazı kazanı ne zaman yaparız?”
Birlikte mutfaktan çıkıp kapıya doğru ilerlediler. O sırada Aksel’in yan profilini inceleme fırsatı buldu Hazel. Annesine epey benziyordu.
“Bilmem ki, şu sıralar ben müsaidim ama iki hafta sonra kampa gireceğiz.”
Hazel bunu duyduğuna üzülmüştü. Ama futbolcuların böyle zamanları oluyordu bunu daha öncesinden biliyordu.
“Üzüldün mü sen bakayım?” diye sordu Aksel.
“Yok ne alakası var.”
“Tamam tamam.”
Aksel kapının önündeyken içeri doğru baktı. Teyzesi mutfaktaydı. Kolunu Hazel’in omzuna atıp kendine çekti ve sımsıkı sarıldı. Hazel’de kollarını beline dolayıp ona karşılık verdi.
“Bu kadar çabuk olmamalıydı.” diye mırıldandı Hazel.
“Ne olmamalıydı?” diye sordu Aksel.
“Bu kadar çabuk aşık olmamalıydım.”