İnfaz

1423 Kelimeler
Pars Sabah kapımın alacaklı gibi çalmasıyla uyandım. Kesin bir olay vardı yine... Bu kapı ne zaman düzgün çalındı ki? Güneş yeni doğuyordu. Kapıyı açtığımda Müslüm karşımda telaşlıydı. "Yüzbaşım... çok kötü bir şey oldu!" Anlatmasını bekliyordum ama aniden susmuştu. "Anlat Müslüm davetiye mi bekliyorsun?" diye sabırsızca sordum. "Otobüs... sabah 4.30 sularında ilçe girişine on kilometre kala dağ yolunda durdurulmuş. Teröristler asker kılığındaymış. Bir sivil öldürmüşler bir de köye yeni atanan doktor kız varmış, onu da dağa kaldırmışlar." dedi. Kimin yaptığını tahmin etmek hiç de zor değil. "Sırtlan mı?" Başını umutsuzca salladı. "Evet yüzbaşım, şerefsiz bir de size selam göndermiş. On beş dakikaya tim hazır olacak." Kararlı ve soğuk bir sesle, "beş dakika! Her şey hazır olsun." diye emrettim. Müslüm başını sallayıp kapıdan hızla uzaklaştı. Sırtlan'ın adını her duyduğumda geçmişim gözerimin önünden film şeridi gibi geçiyordu. Sekiz yaşında küçük bir çocukken annemin "ses çıkarma oğlum... ne görürsen gör, asla çıkma..." sesini duyuyordum. Ve bu ses kafamdan yıllar geçse de çıkmıyordu... O gün annemin dediği gibi çıkmadım ama izledim. Marcus'un anneme yaptıklarını, köyüme yaptıklarını, beni diri diri mezara sokan o geceyi izledim. Her anı, her ayrıntısına kadar beynime kazıdım. Sekiz yaşıma kadar çok mutlu bir çocuktum. Babam gündelik çiftlik içlerine bakardı, annem de ev hanımıydı. Sade bir yaşantımız vardı... Marcus mahvedene kadar. O gece gözlerimin önünde anneme tecavüz edilişini izledim. O şerefsizin zevk iniltisi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. İşi bittiğinde ise annemin kafasına sıkmıştı. Bende ölmüştüm o gece. Sesler kesilince, annemin yanına çıkıp uyanması için ağlamıştım ama uyanmamıştı. Arkamdan bir ses geldiğinde geri döndüler sanmıştım ama gelenler Türk askeriydi. Yanıma bir asker eğildi, elini omzuma koydu ve "annenin intikamını almak ister misin?" İntikam... Ben küçük bir çocuktum, intikam nasıl alabilirdim ki? Annemin kana bulanmış cesedine sarılıp ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. "Senin için çok zor bir durum çocuk. Ama inan bana Marcus'u öldürmen için eğiteceğim seni." Dediğinde de hiçbir şey anlamıyordum. "Akif yüzbaşım... tüm köyü kontrol ettik tek kurtulan bu çocuk." diye başka birinden ses duymuştum. Ama başımı kaldırıp bakamıyordum, gözlerim yerde kanlar içinde yatan annemdeydi. "Salih! kayıtlara köyde kurtulan kimse yok diye geçsin." Sesinde ki soğuk kararlılık benimle ilgili planların olduğunun kanıtıydı. O zamanlar anlamamıştım tabi. "Ama komutanım--" Salih dediği askerin sözünü tamamlamasına izin vermeden sertçe kesti. "Aması yok Salih. Bu bir emirdir. Dediğimi yap!" Salih asker kabullendi. "Emredersiniz komutanım." Adının Akif olduğunu öğrendiğim komutan beni kucağına aldı. "Adın ne senin oğlum?" diye yumuşak bir sesle sordu. "Yusuf...komutan abi." dedim ağlamaktan çatallanan sesimle. "Hayır, Yusuf öldü. Sen artık pars Timur'sun." O zaman ne demek istediğini anlamamıştım ama o soğuk üsse girince, her şey değişmişti. O küçük Yusuf'tan geriye hiçbir şey kalmamıştı... *** Aracın motoru sustuğunda çevremizi mutlak bir sessizlik sardı. Kaputun üstüne yaslandım. Müslüm haritayı yere serdi, diğerleri çevreme toplandı. Dağa çıkmadan önce son planlamayı yapıyorduk. “Olay tam burada gerçekleşmiş komutanım.” Parmaklarıyla haritanın kıvrımlarını gösterdi. “Yani tam şu kıvrımda otobüs durdurulmuş.” “Yüzbaşım,” dedi Azad, yeni gelen çocuklardan biri. “Kaçırılan doktor... kadınmış galiba.” “Yirmi dört yaşında, yeni mezunmuş. Mecburi hizmete gönderilmiş." Müslüm bir kaç kişiye sorup kadın hakkında biraz bir şeyler öğrenmişti. “Harika.” Sesimdeki ironi netti. “İlk görev yerine bak. Güneykavak. İnsanın düşmanına atamayacağı yer.” Hangi akla hizmet buraya bir kadın gönderirler ki?! “Kadıncağız korkmuştur kesin.” Azad, kadınlar konusunda çok hassas bir çocuktu. “Kadıncağız mı?” Adım atarak Azad’ın karşısına geçtim. “Burada kimseden ‘kadıncağız’ diye bahsedilmez. Burada herkes ya direnir ya ölür. Dağ, merhamet tanımaz.” Sami lafa karıştı, “Ama yüzbaşım... kadın tek başına nasıl dayansın? Düşünsene. O ortamda, o adamların elinde…” Haklıydı. Kelimeler boğazımda düğümlendi, bu dağa çıkarılan hiç kimse canlı bir şekilde geri dönmedi. Yine öyle olacaktı... “İşte tam da bu yüzden,” dedim. “Ölmemişse... mucize.” dedim zorlukla. Yine her zaman ki gibi elimizde bir ceset torbasıyla döneceğimizi çok iyi biliyordum. Müslüm bana yanaştı. “Sırtlan gibi birinin elinde kadın bir doktor... Çok uzun süre yaşamaz komutanım.” Başımı iki yana salladım. "Böyle bir yere kadın doktoru kim atar ki? Kim akıl etti bunu?" “Valilik onayıyla olmuş.” “Valilik... Bürokrasi…” Tükürür gibi söyledim. “Hayatı masa başından idare edenlerin verdiği kararlar, bizim dağlarda ölüme sebep oluyor. Yürüyün. Bu saçmalığı sona erdireceğiz. Ölü ya da diri, ama bulacağız." Emrim kesindi. Ölü ya da diri onu alıp getirmemiz gerekiyordu. Dağa doğru yürürken ayağımın altındaki taşlar ufalanıyor, güneş yavaş yavaş gökyüzünde yükseliyordu. İki saat olmuştu. Tepenin yamacında bir kayanın gölgesinde nefesleniyorduk. Ağaçlar seyrekleşmişti ama hâlâ tam manzarayı göremiyorduk. “Komutanım,” dedi Müslüm, pusulayı cebine koyarken. “Çok yol kat etmedik. Bu yakınlarda bir yerlerde olmalılar.” “Elbette.” Başımı kaldırmadan cevap verdim. “Sırtlanın kaçma şekli bellidir. Önce tırmanır, sonra iz kaybettirir.” Şerefsiz it! Azad alnındaki teri koluyla sildi. “Ama… doktor kız? Bu yürüyüşte bizim bile dizimiz titriyor. Kadın nasıl çıkacak o dağa?” “Çıkamaz.” Cevabım netti. “Ya taşıyorlardır… ya da bırakacakları bir yerde işi çoktan bitmiştir.” Bir sessizlik çöktü. Herkes ne demek istediğimi anlamıştı. "Umarım yaşıyordur komutanım." Keşke dediğin gibi olsa Sami ama sonu belliydi. Canlı çıkması imkansızdı. “İki yıldır dağda sırtlanın her pisliğini temizliyoruz.” dedi Müslüm nefretle. “Pislikleri değil, kökünü kurutacağız.” Emin adımlarla yürümeye devam ettik. “Yüzbaşım… Belki kadın kaçmıştır.” Azad hep iyisini düşünürdü. "Azad... kötü düşünmek istemiyorsun anlıyorum seni ama o yaşta, o deneyimsizlikle, sırtlan gibi birinin elinde bir kadın? Kulağa masal gibi geliyor.” Yol daralmaya başlamıştı elimi kaldırarak işaret verdim. “Şuradan sonra sessiz gidiyoruz. Kuş bile uçsa tetiğe hazır olun. İz varsa, ancak bu vadide saklanabilirler.” Dar geçidi geçmemizle birlikte, önümüz açıldı. Vadiye inen taşlı yamaç, sessizliğin içinde ürkütücü bir serinlik taşıyordu. Müslüm önümden ilerliyordu, elini havaya kaldırıp durdu. “Komutanım… şuraya bakın!” diye panikle bağırdı. Yaklaştığımda yerde sırt üstü bir beden yatıyordu. Üzerindeki kıyafet lime lime olmuştu. Gözleri açık, yüzü kaskatı kesilmişti. Elinde bir tüfeğin kalıntısı vardı ama asıl dikkatimi çeken, vücudunda otuzdan fazla kurşun vardı. Sami, hemen arkamızdan yetişip çevreyi taramaya başladı. “Komutanım! Çukur var burada!” Sami aşağı doğru eğildi, kaşları çatıldı. “Ben sekiz kelle sayıyorum… biri yerde, dokuz etti. Yolcular on kişi demişti." Timden biri sessizce mırıldandı. “Biri kaçtı mı yoksa?” Ben başımı iki yana salladım. “Kaçacak zaman kalmamış gibi görünüyor.” Yavaşça Müslüm’e döndüm. “Bu olay için başka bir tim görevlendirildi mi?” Bu adamları bu hâle kim getirmişti? Müslüm kaşlarını çatıp omzunu silkti. “Bilmiyorum komutanım. Ama tim görevlendirilmiş olsa bile... böyle çalışacak birilerini tanımıyorum. Bu cesetlerin hepsi tek hamlede, temiz alınmış. Bazılarının kelleleri yerinde bile değil.” derken cesetlere daha fazla bakamıyordu. Yere eğilip bir kaç cesedi inceledim.Cesetlerden birinin eli kırıktı, bir kaç tanesi ise öldürülmeyecek şekilde eklemlerinde kurşun vardı. Hangi manyak öldürmeyecek şekilde vurup sonradan öldürür ki? Kafamın içinde binlerce olasılık dönüyordu. "Büyük ihtimal... başka bir terör grubuyla anlaşmazlık olabilir." Askeriye de kimse böyle bir şey yapmaz. “Dağılıyoruz!” diye seslendim yüksek sesle. “Çevreyi tarayın. Geniş dairede arama yapın. Herkes telsizini açık tutsun. Hiçbir detayı atlamayın.” Kim yaptıysa fazla uzaklaşmış olamaz. Kan daha tazeydi. “Yüzbaşım…” Azad, biraz ilerideki ağaçlık alandan seslendi. “Bu tarafta da kan var.” Azad'ın dediği yöne doğru ilerledim. Kan izleri yamacın kenarına kadar uzanıyordu. Tam sınırda durdum. Dizlerimi kırarak eğildiğimde gözümle takip ettim, taze lekeler birkaç adım daha aşağıdaydı ama... hepsi orada bitiyordu. “Biri... ya da bir şey, buradan aşağıya kaymış olabilir,” dedim, kendi kendime mırıldanır gibi. “Yüzbaşım,” dedi Azad, arkamdan. “Orası uçurum sayılır. Eğer biri düştüyse, parçalanmadan kurtulması mümkün değil.” Uçurum ama dört metrelik. Kurtulma ihtimali de vardı. Sıkıntıyla derin bir nefes verdim. “El bombası, kurşun, bıçak... Savaşın ortası burası. Ama ceset sayısı, iz sayısıyla uymuyor.” Ortada bir katliam vardı ama henüz yapanın izi yoktu. Dikkatlice etrafa baktım. Ne bir ayak izi, ne de sürüklenme işareti vardı. Sadece... kan ve boşluk. Bu bir pusuya benzemiyordu. Bir çatışma da değildi. Bu plan yapılmış, hedef alınmış ama kim tarafından? Aşağısı kayalık ve parçalıydı. Yamaçta ölü ya da diri kimse görünmüyordu. Elimi telsize götürdüm. “Tüm birlikler! Aramaya devam. Geniş daireyi daraltıyoruz. İz varsa, en geç bir saat içinde bulmak zorundayız. Dikkatinizi bir an bile kaybetmeyin. Gözünüz yerde olacak. Gölge bile geçse, raporlayın.” Dönüp bir kez daha çukurdaki adamların üzerine baktım. Kim yaptıysa bunu... bu asker değil. Ama terörist hiç değildi. Sırtlan bile bu kadar acımasız çalışmazdı. Kafamın içinde bir boşluk vardı. Şimdiye dek her izi çözdüm, her işaretin izini sürdüm. Ama bu… bu tamamen farklıydı. Sırtlan'ı ilk kez olayın merkezinde göremedim. Olayı onun başlatmasına rağmen ilk kez onu göremedim. Çünkü... ilk defa ondan daha acımasız bir iz bırakılmıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE