Terörist Sandım

1576 Kelimeler
Dağ sessizdi, ama içine bir kez girince, o sessizlik en yüksek çığlıktan bile beterdi. Çevremde hiçbir hareket yoktu ama her köşede biri pusuya yatmış gibi tetikteydim. Bir kayanın kenarına geldiğimde içgüdüsel olarak durdum. Yolun yamacı kayalık ve çok tehlikeliydi. Oradan geçmek riskliydi ama önümde başka seçenek yoktu. Geldiğim yola hiç benzemiyordu. Yolumu kaybetmiş olabileceğimi ilk kez o an düşündüm. Ama geri dönemezdim, eninde sonunda bir düzlüğe ulaşacaktım. Biraz ilerlemiştim ki, ileride bir hareketlilik gözüme çarptı. Refleks olarak hemen kayanın arkasına saklandım. Başımı biraz kaldırdığımda asker üniforması giymiş bir adam vardı. Yüzünü tam göremesem de iri ve yapılıydı. "Bir tane daha, bitmedi mi sizin soyunuz?" Kelimeler ağzımdan nefretle döküldü. Elinde telsizle bir şeyler mırıldanıyordu. Tam olarak ne söylediğini anlayamadım ama sesi sert ve buyurgandı. Bastığım yere dikkat ederek sessiz bir şekilde yaklaştım. “Tüm birlikler... iz batıya doğru kaymış olabilir. Azad, sen kuzey çizgisine genişle…” Görünürde askere benziyordu ama sabahki şerefsizler de böyleydi. Üniforma her zaman güven demek değildi. "Ya öl, ya da öldür Büge." deyip bıçağımı kavradım, dengemi alıp tek hamlede kayanın üzerinden sıçradım. "Sizden kaç tane daha var lan!" Bağırmamla birlikte bıçağı adamın koluna sapladım. “Ahh—!” Boğuk bir inleme sesi duydum. Geriye çekilmeden önce dizimi savurdum, ilk tekmem göğsüne denk geldi. Dengesini kaybedip sırtüstü yere serildi. Telsizi elinden yere düştü. "Şerefsizce giyinip masum insanları katletmeye utanmıyor musunuz?! Bu üniformayı elini kolunu sallayarak giyemezsin.” Yerde acıyla kıvranırken tüm nefretimi kusuyordum. “Yüzbaşım? Yüzbaşım cevap verin!” Telsizden ses geliyordu ama o anın adrenalinden anlayamıyordum. “Dur! Ben—” konuşmasına fırsat vermeden bıçağı üzerine savurdum. Adam hızla döndü, bıçağı tutan elimi göğsünden uzaklaştırdı. Ben geri çekilirken bir anlık boşluktan faydalanıp yumruğumu çenesine geçirdim. Ama işlememişti bile, karşımdaki adam çeliktendi sanki. “Ben Türk askeriyim!” diye bağırdı sonunda. Gözlerimi daha da kısıp, sertçe tükürdüm. “Her üniformalıyı asker mi sanıyorsun sen?!" diye tısladım. “Dur!” dedi, “Ben Yüzbaşı Pars Timur’um. Kimliğim—” sözünü tamamlamasına izin vermeden kestim. "Yeter!" Dizimi tam karnına geçireceğim sırada çevik bir hareketle belimden tutup beni sırt üstü yere yatırdı. Bedenini tüm gücüyle bana bastırıyordu. "Manyak karı! Elindeki bıçak çenenden daha çok çalışıyor!" Acıyan koluna rağmen tüm gücünü bana bastırıyordu. Altından kurtulmaya çalışıyordum ama o tüm bedeniyle üzerime yatmıştı. Hareket dahi etmeme izin vermiyordu. Bileğimi sıkarak elimdeki bıçağı düşürdü ama ben dizimle kasığına bastım. “Ahhh! Delirdin mi sen?!” Sert vurmuş olmalıyım ki iki büklüm olmuştu. “Delirmemiş olsam çoktan ölmüştüm!” diye bağırıp hızla toparlandım. “Ne yaşadın kızım sen böyle?” Yerde acıyla kıvranırken benimle konuşmaktan da geri durmuyordu. “Sana ne be adam!” Bakışlarım yerdeki bıçağa kaydığında almak için bir hamle yaptım. Ama ben daha bıçağa ulaşamadan karnıma yediğim darbeyle tökezledim. Sert, ani ve tecrübeli bir hareketti. Nefesim kesildiğinde ellerimi savurdum ama çok geçti. Sırtım toprağa değdiği anda bileğimdeki kelepçeyi farkettim. Her şey çok hızlı gelişmişti. Bu adam ne zaman yerden kalkmıştı?! “Ne yapıyorsun sen!” diye bağırdım. Elimdeki kelepçeler hareketimi daha da kısıtlıyordu. “Senin gibi delileri serbest bırakmıyoruz,” Nefesi burnumun ucundaydı. Deli mi?! Şaşkınlıkla, “kelepçe mi?! Şaka mısın sen?” dedim. Dişlerimi sıkarak kıvranmaya çalıştım ama kolumun arkaya kıvrılması nefes almamı bile zorlaştırdı. “Tepemdeyken canımı almaya çalışıyordun. Şimdi de özgürlük mü istiyorsun?” Sesinde ki alayı hissetmiştim. “Sana güvenmemi mi bekliyorsun?! Farkındaysan üniformalı bir grup tarafından dağa kaldırıldım!" Sesim dağda yankı yapıyordu. “Sustur şunu Allah’ım...!” diye homurdandı ama bırakmadı. Dizini omzuma yaslamıştı, kıpırdayamıyordum. Nefes nefese kalmıştım ama garip olan başka bir şey daha vardı. Etraftan alkış sesleri geliyordu. Yanlış duymuyordum değil mi? Kafamı falan da bir yere çarpmamıştım. Kafamı biraz kaldırdığımda bir grup asker tek sıra olmuşlar alkış yapıyorlardı. “Şaka mı bu?” Hatta sormadım, tükürdüm resmen kelimeleri. “Biz az önce ne izledik lan? Yemin ediyorum aksiyon filmi izlesem bu kadar heyecan yapmazdım.” dedi içlerinden biri heyecanla. Ölümüne boğuştuğum adam, üzerimden kalktı ve bir grup askere döndü. “Siz ne zamandır oradasınız lan, hayırsızlar?!” diyerek kızdı. Lanet olsun, bu adam gerçekten askerdi! “Telsiz yere düştüğünden beri komutanım. Ama çok heyecanlıydı biz de araya girmek istemedik.” Ağzım açık kaldı. Ben terörist sanıp adamı bıçaklıyorum, onlarda sinema izler gibi bizi izliyorlar. Pars denilen adam "biriniz daha ağzını açarsa bir çukur da ben açacağım size!" dedi sinirle. Bu adam bana gönderme mi yapıyordu? Napim canım erken gelseymiş... Yana doğru kıvrıldım, kendimi biraz oturur pozisyona getirdim. Yüzbaşı birden döndü, gözlerini üstüme dikti. “Ne biçim bıçak kullanıyorsun sen? Kolum hâlâ yanıyor.” Bir eliyle koluna tampon yapıyordu. Gülmemek için kendimi zor tuttum. "Sizden önce o bıçak kaç kişiye daha saplandı bir bilseniz." Bir asker ortaya atıldı, "Komutanım bu kadın kesin eğitilmiş. Yani böyle normal doktor falan olamaz. Ağzım açık kaldı.” Beni iyi gözlemlemiş olmalı. İçlerinden bir diğeri de konuşmaya başladı. "Ben hayatımda böyle dövüşmedim. Komutanım resmen yere yapıştırdı sizi." Derken eğlendiklerini asla saklamıyorlardı. Kendimi yavaşça öne doğru eğdim. "Şey... bu sizin tim mi?" diye sordum çekinerek. Az önceki dövüşten sonra çekinerek sormam çok absürt olmuştu. Yüzbaşı başını eğip dudaklarını sıktı. “Maalesef.” Derin bir iç çektim. “Ben nereye düştüm ya Rabbim…” diye mırıldandım. Gerçekten ben nereye düşmüştüm? Bu nasıl bir ordu... bu nasıl bir ekip... bu nasıl bir kader? İçlerinden biri çoşkuyla “Ben hâlâ inanamıyorum ya! Kadın resmen ‘sen teröristsin’ diye bıçağı yapıştırdı, sonra da MMA maçına çevirdi ortalığı!” Uzun süre karargâhta konuşacak laf çıkmıştı bunlara. Yüzbaşı kafasını kaldırıp öyle bir bakış attı ki, herkes susmak zorunda kaldı. O bakışlardan ben bile ürperdim. "Çözün şu kelepçeyi!" diye sertçe emretti. “Yok,” dedim hemen. “Kalsın. En azından şu an birine saldırma şansım yok.” dedim alayla. “Yüzbaşım, bakın hâlâ tehdit ediyor.” Yüzbaşı sabrı tükenmiş gibiydi. "Dua et ki, bizimle karşılaştın. Sırtlanla bizzat karşılaşsaydın bu kadar rahat konuşur muydun?" Bu cümleyi duyduğum anda kahkahayı patlattım. Öyle içten, öyle yüksek bir kahkahaydı ki, herkes durdu, bana baktı. Hatta arkamdaki kuş bile uçmaktan vazgeçmiş olabilir. “Eğer, sırtlan dediğiniz adam, benim gördüğüm sırtlansa... en son korkudan kendini uçurumdan attı. Acaba onu gördünüz mü? Onunla tam hesabım kapanmamıştı." Sesim masumca dudaklarımdan döküldü. Gerçekten ölüm gibi bir sessizlik oldu. “Ne oldu ya? Yanlış bir şey mi söyledim?” deyip hepsinin donmuş yüzüne baktım. Timdeki çocuklardan biri, "Komutanım... bence bu kadını yanımızda götürmeyelim.” dedi korkuyla. “Hı?” dedim, dönüp suratına baktım. Benden gerçekten korkmuşlardı. “Yani... en azından köyün iyiliği için." deyip sustu. “Yürüyün, yoksa ben hepimizi buraya gömeceğim. Kadın da dahil!” derken bir an önce gitmek ister gibi bir hâli vardı. “Yürüyelim ama önce kelepçemi açalım mı? Yani sonuçta tek düşman ben değilim burada, değil mi?” Evet, az önce tamamen şakasına demiştim. Şuan tek isteğim şu kelepçelerden kurtulmak çünkü eski anılarımı tetikliyordu. "Şüpheliyim," dedi yüzbaşı, ama anahtarı çıkardı. Çocukluğumdan bu yana asker, terörist tüm bunlardan nefret ederek büyümüştüm. Ama şunu anladım ki insan en çok kaçtığı şeye doğru yürüyormuş. Birlikte yürümeye başladık. Dağın kıyısından inen dar patika yolu takip ediyorduk. Tim önümüzde sessizce ilerliyordu. Pars denen adam —evet, o sinir bozucu yüzbaşı— önümde yürüyordu, yaralı kolunu belli etmeden tutuyordu. Toprağın kayganlaştığı bir anda, ayağımın altı boşaldı. "Ahh!" dedim istemsizce ve yere yığıldım. Sol bileğimden gelen keskin sızıya küfreder gibi iç geçirdim. “Yüzbaşım! Doktor kız düştü.” dedi biri telaşla. “Düşmezse şaşardım,” diye mırıldandı. Arkasını döndüğünde gözlerini devirdi ama yüzü tuhaf bir şekilde gülümsüyordu. “Ne oldu doktor hanım? Dağ yolu düz asfalt değil tabii.” dedi eğlenen yüzüyle. Ayağımı burkmam onu eğlendirmiş miydi? Tabi eğlendirmişti, kolunu bıçakladığım için. Dişlerimi sıkarak, “bence bu dağ sizi de düşürür ama siz gururunuzla yeri es geçiyorsunuz sanırım.” dedim. Bileğime hafifçe bastım, ama çok acıyordu. "Bileğimi burktum." dedim ağlamaklı bir sesle. Yüzbaşı önüme çömeldi ve bileğime baktı. “Çıkmamış, ama şişmeye başlamış. Yavaş yürürsün." Sesi çok sakindi. “Beni burada bırakmazsınız değil mi?" diye korkuyla sordum. Çünkü beni burada bırakmak ister gibi bir hâli vardı. Sıkıntıyla nefesini verdi. "Seni burada bırakmak iyi bir seçenek ama ne yazık ki buna ben karar veremem." Bileğime yeniden bir sızı girdi. Adım atmaya çalıştım ama yapamıyordum. “Müslüm, kızı sen taşıyacaksın.” Sözlerinin ardından gözlerim irice açıldı. “Ne?! Beni mi taşıyacak?! Ben bir çuval patates değilim!” Müslüm kısa bir an bana baktı, sonra yüzbaşına dönüp “Komutanım… yani… ben—” Müslüm dediği askerin sözünü sertçe kesti. “İtiraz istemiyorum Müslüm. Kadın yürüyemiyor, zamanımız yok." “Hayır, ben yürürüm! Bakın, destek alarak—” Bir adım attım ve hemen ardından neredeyse tekrar düşüyordum. Pars kollarını kavuşturdu, bana gözleriyle inat etmenin manası yok der gibi baktı. Sonra Müslüm’e tekrar döndü. “Omuzlayarak değil, sırtında. Dikkatli ol. Zarar gelmesin. Kadını taşıdığın için bugün ki eğitimden izinlisin.” Müslüm’ün gözleri bir an parladı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Ciddi misiniz komutanım?” Eğitimden yırtmak için her şeyi yapacak gibiydi. "Ne zaman şaka yaptığımı gördün Müslüm?" diye ciddiyetle sordu. “Vallahi kadını sırtımda taşırım komutanım, gerekirse türkü bile söylerim!” dedi Müslüm, birden sevinçle. Timden biri hemen araya girdi, “Sen böyle devam et, Müslüm. Yarın öbür gün düğün alayı gibi dolaşırız dağda.” “Yeter ki eğitim olmasın, ben her sabah Bu kadını sırtımda halayla çıkarırım bu dağa,” hem konuşuyordu hem de beni dikkatle taşıyordu. Yüzbaşı hafifçe başını çevirip, göz ucuyla baktı. “Çok konuşursan o izni de alırım. Taşı ama dilin sussun.” demeyi ihmal etmedi. Müslüm hemen sustu ama gözlerinden neşesi okunuyordu. Bildiğiniz sırt çantası gibi Müslüm'ün sırtındaydım. O kadar düşmanla savaştım, en son çanta gibi taşınacağım aklıma gelmezdi. Rezilliğin resmi çekilseydi, kesin bu anı çerçeveletirdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE