Jipin arka koltuğuna oturmuştum. Sol bileğim hala acıyordu ama şuan benim bileğimden daha önemli olan yüzbaşının kolu vardı.
Kan biraz durmuştu ama temizlenip dikiş atılması gerekiyordu. Müslüm direksiyondaydı, Pars ise yan koltuktaydı. Timden iki kişi daha arka koltuğa sıkışmıştı, ben de ortada mahsur kalmıştım. Dar alanda koca bir karakol taşıyorduk sanki.
“İfaden alınmalı,” dedi, camdan dışarı bakarken. “Sonrasında sağlık ocağına bırakacağız.” Kaşlarımı çattım, “Önce sağlık ocağı, sonra karargâh olur.” Pars bana döndüğünde gözlerinde sinirli bir ifade vardı. Emrinin üstüne laf söylenmesi, bir şeyleri kontrol edememek onu delirtiyor olmalıydı. “Burada sırayı sen mi belirliyorsun?”
“Siz varken ne haddime. Ama ben kolundaki yaraya dikiş atacağım.”
Adının Azad olduğunu öğrendiğim asker aramızdaki konuşmaya katıldı. “Vay be... Kadın az önce yüzbaşını bıçakladı, şimdi yardım etmeye çalışıyor. Stockholm sendromu mu bu?”
“Çeneni kapa Azad. Karargaha kadar koşmak istemiyorsan. " Azad tek kelime etmeden sustu. Bu yüzbaşı beni de sindirebileceğini düşünüyorsa yanılıyordu. Çünkü o daha Büge Demirağ'ı tanımıyordu.
“Yüzbaşım, kolunuz kötü gözüküyor. Gerçekten dikiş gerekebilir,” dedi Müslüm, aynadan bakarak.
“Önemli bir şey değil. Sadece küçük bir sıyrık.”
“Küçük bir sıyrık mı?” dedim, kendimi tutamadan. "Ben onu koluna değil de boynuna saplasaydım hâlâ küçük bir sıyrık diyecek miydin?"
“Denemek ister misin? Ama bu sefer dikkat et de.. ben sana saplamayayım, doktor hanım.” Bir saniyeliğine afalladım ama belli etmedim. Oyun mu istiyorsun yüzbaşı?
“Yüzbaşım, sizin için gerçekten üzülüyorum. Aniden gelen saldırılara karşı bu kadar yavaş tepki veriyorsanız... yaşlandığınızı kabul edin bence. Küçük sıyrıklarla atlatıyorsanız, emeklilik dilekçenizi yazma vaktiniz gelmiş olabilir.”
Arkadan bir asker “vayyy” diye sessizce mırıldandı ama Pars, gözlerini gözlerime dikti. Kısa bir sessizlik sonra dudaklarının kenarı azıcık yukarı kıvrıldı.
"Seninle gerçekten dövüşmüş olsaydım… oradan sağ çıkma ihtimalin sıfırdı, doktor hanım." Başını hafif yana eğdi, dudaklarında gerçek bir alaycı kıvrım belirdi. "Unutma… en son altımdaydın. Ellerinse kelepçeliydi."
İçimden "Yerin dibine gir Büge..." diye geçirdim. Bu adamla laf dalaşına bile girilmiyordu. Ama o karnıma son tekmeyi geçirmeden önce bana karşı sert bir şekilde gerçekten dövüşmemişti. O son tekme beni mahvetmişti. Haklı olabilirdi ama benim haklı olmam gerekiyordu.
“Yüzbaşım… o kolunuza dikiş atılmazsa, ileride o elinizle bana bir daha kelepçe takamayabilirsiniz. Gerçi sizin için kötü mü olur, bilemedim.”
Sami araya girdi. “Bence ellemeyelim Büge Hanım. Yüzbaşım biraz arızalıdır ama idare eder.”
Adamın inadına, umursamaz tavrına, sus pus oturup kendini dev aynasında seyredişine tahammülüm kalmamıştı. Önce dağda deliler gibi dövüştüm, sonra sırt çantası gibi taşındım, şimdi de koluna basit bir dikiş atacağım diye dakikalardır yalvarıyorum!
“Eeeehh yeter be! Altı üstü bir dikiş atacağım! Sonra da alırsın ifademi.Ne inatçı adammışsın sen." Sabrımın son damlası da patladı. Bu neydi ya? Sanki koluna dikiş atacağım değil, damardan zehir vereceğim! Pars başını çevirdiğinde gözlerinde ki şaşkınlık okunuyordu. Sanırım kimse ona sesini yükseltememişti.
"O dikişi atamazsın doktor hanım."
“Öyle mi dersin Yüzbaşı? O zaman sen de benim ifademi alamazsın! Hiç boşuna ‘seni hapsederim, parmaklıklar arasına atarım’ deme. Günlerce de kalsam, ağzımdan tek bir kelime alamazsın.” Bir an sessizlik oldu. Askerler bile susmuştu.
“Sen... kimsin? Benimle bu şekilde konuşamazsın!”
Gözlerimi devirdim. Allah’ım bu adam ego abidesi mi?! Sesini duyunca içimdeki sabır ırmağı tamamen kurudu.
“Bu ne ego böyle ya?” dedim, biraz da alayla. Sonra gözlerine dik bakarak devam ettim.
“Ama biliyor musun, ben neden o dikişi attırmadığını artık anladım, Yüzbaşı.”
Timden birkaç kişi güldü. Azad mırıldandı, “aha... geliyor bir şey daha!” Pars arkasını dönüp yaklaştı bana yüzlerimiz arasında on beş santim vardı ya da yoktu. "Nedir doktor hanım? Aydınlat da kurtulalım.”
İçimden geleni söyledim, sesimde en ufak bir titreme olmadan. “Açtığım yarayı benim kapatmamı istemiyorsun. Çünkü bu, egonu kırıyor. O yaranın izi sana bu günü hatırlatacağı için."
Timde çıt çıkmadı. Yeminle, dağ bile bir anlığına nefesini tuttu.
Pars ise tek kelime etmeden döndü.
“Müslüm, önce sağlık ocağı. Sonra karargâh.”
***
Sağlık ocağının önüne vardığımızda Pars arkasını dönmeden inmemi işaret etti ama hâlâ surat asıyordu. Umurumda bile değildi.
Bina eskiydi ama çevresinde birkaç çocuk ve bir kadın gördüm, bana dikkatle bakıyorlardı. İçeriden çıkmış, saçlarını aceleyle bone altına sıkıştıran biri ise bizi görünce koşarak geldi.
"Allah'ım! Çok şükür! Büge Hanım sizsiniz değil mi?" Kadın, nefes nefese kalmıştı ama gözlerindeki endişe çok netti.
“Ben Gülseren. Burada hemşireyim ama aynı zamanda buranın yöneticisi sayılırım, sizi bekliyorduk. Yani... sizi kaçırdıklarını duyar duymaz her şeyimizi bırakıp dua etmeye başladık!”
Pars hafifçe kaşlarını çatarken ben kadına yaklaştım.
“Gülseren Hanım, memnun oldum. Şimdi hemen bir müdahale yapmam gerek, daha sonra gelip odama yerleşirim.”
“Acil bir şey mi?”
“Hem evet, hem hayır,” dedim ve Pars’a göz ucuyla baktım. “Ufak bir dikiş işi.”
Pars yerinde kıpırdandı. Gülseren bir şey söyleyecek oldu ama ben daha fazla uzamasını istemiyordum. “Müdahale odası hazır mı? Sadece beş dakikam var.”
“Hazır tabii! Buyurun, buyurun! Gelin hemen.”
Kapıdan içeri girerken Pars’ı yanıma çağırdım. “Yüzbaşı, kolunla ilgili birkaç şeye bakmam lazım. Eğer hâlâ inat edip gelmeyeceksen, burada karargâha rapor yazarım: ‘Hasta, tedaviyi reddetti. Direndi, sonra bayıldı.’ Emin ol, çok ikna edici olurum.”
“Sen beni tehdit mi ediyorsun, doktor hanım?”
“Yok canım. Sadece senin hayatta kalmanı sağlıyorum. Bu da benim işim.” Yarası onun için ölümcül olmayabilirdi ama enfeksiyon kaparsa gerçekten durum ciddi bir hâl alırdı.
Pars bir şey demeden peşimden gelmeye başladı.
Sağlık ocağının içi küçük ama derli topluydu. Müdahale odasına girdiğimde Gülseren, steril örtüleri hazırlıyordu. Bir yandan heyecanla bana bakıyordu, “Ne kadar da gençsiniz… Maşallah, bu yaşta doktor olup da buraya gelen kimse olmadı bugüne kadar.”
Gülümsedim ama gözlerim Pars’ın kolundaydı.
“Sen şuraya otur, yüzbaşım,” dedim, sesimi biraz fazla tatlı yaparak. “Sana minicik bir iyilik yapacağım. Kolun tekrar kelepçe takabilecek hâle gelsin diye.”
Pars gözlerini devirdi ama karşı çıkmadı. Gülseren odayı usulca terk ederken kapıyı kapattı. Ben ise ellerimi yıkayıp eldivenleri takarken kendi kendime mırıldandım.
“Bu kadar inat ettikten sonra çuvaldız iğnesiyle dikmek istiyorum seni ama...hipokrat yemini ettik be yüzbaşım.”
Yarayı gözümle tararken hâlâ ne kadar derin olduğunu anlamaya çalışıyordum. Açıkçası, bu kadar güçlü birini yaraladığım için içten içe biraz... gururluydum.
“Sakın kıpırdama,” dedim, sesim uyarıdan çok uykulu bir melodi gibiydi. “Yoksa düz dikiş gideceğine yıldız şeklinde işlemem gerekebilir.”
Pars, göz ucuyla bana baktı. “Yeter ki sus artık, dilediğin gibi süsle. Acıya alışığım.”
İçimden “maşallah” dedim. Ama dışımdan tek kelime etmeden betadinin kapağını açtım. Pamukla yaranın çevresini temizlerken kasları istemsizce gerildi.
“Demek ki alışkanlık, kasları tetiklemiyor,” dedim alayla. “Acı hâlâ acı.”
“Sen konuşurken daha çok acıyor,” diye homurdandı ama yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bu adam kendine söylenmesine alışık değildi ama garip şekilde hoşuna gidiyor gibiydi.
İğneyi hazırlayıp yanaştım. İğneyi koluna batırdığım anda kaşları hafifçe çatıldı. Gözlerim onun tepkisindeydi. Gık demedi ama nefes alışları hızlandı. "Dişini sık biraz." Sadece çok az kalmıştı.
“Bitti,” dedim sonunda. “Ama kolunu kullanmazsan sevinirim. Özellikle de bana yeniden kelepçe takmak için.”
“Ellerin dövüşürken çok sert ama dikiş atarken hafif. Bu ikisini aynı anda kullanan birini ilk kez görüyorum.”
“Benim için de biriyle hem savaşmak hem dikiş atmak ilk defa oluyor.”
Pars ayağa kalkarken kolunu tuttu, bir an iç çekti. Ben göz ucuyla o sargıya baktım. “İlk diktiğim adam olmanın şansını iyi değerlendir, yüzbaşım.”
“Seninle ilk karşılaşan adam olmanın travmasını ben nasıl atlatacağım onu söyle.”
Kapı açıldığında ikimiz de birden sustuk.
Gülseren hâlâ koridorda bekliyordu, gözleri Pars’la benim aramda gidip geliyordu. “Tekrar geçmiş olsun Büge Hanım,” dedi nazikçe. Pars’a da ufak bir selam verip geri çekildi.
Dışarı çıktığımızda hava biraz serinlemişti ama güneş yavaş yavaş zirveye tırmanıyordu. Araca doğru yürürken Pars arkamda yürüyordu, muhtemelen hâlâ beni çözmeye çalışıyordu.
Müslüm, direksiyon başındaydı. Bizi görür görmez motoru çalıştırdı.
“Yüzbaşım, hazır mıyız?”
“Sağlık ocağını atlattık, sıra karargâhta,” dedi Pars, ardından bana döndü. “İfaden için hazırlıklı ol.”
“Ben her zaman hazırım yüzbaşım."
Arabaya bindiğimizde yol kısa sürdü.
Araba ağır ağır durduğunda, motorun sesi kesildi. Sessizlik, aniden üzerimize çöküverdi. Pars kapıyı açıp indi, ben ise birkaç saniye hareketsiz kaldım. Camdan dışarı baktım. Yıllardır silmeye çalıştığım manzara, hâlâ aynıydı. Betonun üzerine sinmiş disiplin, soğuk duvarlara kazınmış anılar ve üzerime üzerime yürüyen o boğuk sessizlik...
Kapıyı açtım ve ayağımı toprağa bastım.
İlk adımda nefesim düğümlendi. Başımı kaldırdım ve karşımdaki yapıya uzun uzun baktım. Zaman, geçmişi bugüne sanki bir film gibi çiviliyordu. Sadece bir bina değil, çocukluğumun mezarı gibiydi orası. Babamın anıları, bir çocuk sessizliğinde atılmış haykırışlar... hepsi o duvarların içinde hâlâ yankılanıyor gibiydi.
Altı yıl önce, bu karargâhın önünden çıkarken dönüp bir kez bile bakmamıştım. O gün kendi kendime bir söz vermiştim.
“Bir daha asla bu kapıdan geçmeyeceğim.”
Ama işte buradaydım.
Kader beni altı yıl sonra, aynı kapının önüne aynı acıyla, ama bambaşka bir kadın olarak getirmişti.
Ve bu defa o kapıdan geçerken, yalnızca geçmişimin değil, geleceğimin de beni içeride beklediğini hissediyordum.