18. Bölüm Part:1

2622 Kelimeler
"Ölümün Kokusu" Ölüm, ne tuhaf şeydi şimdi yaşıyor nefes alıyor ve bir gün öleceğimize inanmıyor inanamıyorduk sanki o gün hiç gelmeyecekmiş gibi hissediyor ona göre hareket ediyorduk. Oysa ölüm en acı şekilde vardı. Ölümü en iyi anladığımız inandığımız an en sevdiğimizi kaybettiğimizde bir daha bize dönemeyeceğini anladığımızda en acı şekilde öğrenirdik. Ölüm, arzulanır mıydı peki? Beden ölümü kendine çeker, ister miydi? Ah, tabiki ben arzulamıyordum ve elbette istemiyordum ancak olmuşla ölmüşe çare yoktu değil mi? İnsanlık ne tuhaf bir şeydi, bir bebek olarak doğar yine bir bebek olarak ölürdün. Tek fark bedeninizin büyüklüğüdür. Şanslıysanız elden ayaktan düşmeden ölmekti kimseye muhtaç olmadan çünkü bu kişi evladımız da olsa bize bakmazdı aksine en yakın zamanda ölmeniz için size yemek ve suyunuzu bile doğru dürüst vermez ve sizi bir bebekten farksız olduğunuz zamanda rezil etmekten beter duruma sokarlardı. Elbette genelleme yaparak konuşmuyordum ancak bakılınca durum buydu. Ne demiş büyüklerimiz bir anne baba on evlada birden bakarmışta, on evlat bir anne babaya bakamazmış oysa bir gün seninde karşındaki gibi yardıma muhtaç birine dönüşeceğini tahmin etmezsin değil mi. Birde işin kadınlar boyutu vardı onların genel olarak yaşlanmalarına bile izin vermiyordu hayat, malûm 'erkeklerimiz' sağ olsun çoklu sebeplerden ötürü ölümü hakeden varlıklarız çünkü biz, dayak yediğimizde kim bilir ne yaptı denilecek varlıklarız, utanç verici ölmesi gereken iğrenç varlıklar olarak görülürüz çoğunun gözünde sanırım bu kişilerin aynaları yoktu, oysa aynaya baksalar kendilerini çatılardan aşağı atıcak varlıklar olduklarını görürlerdi. Çoğu kadın hep vicdanından kaybediyordu hayatta oysa karşımızdaki merhamet nedir bilmeyenlerdendi, haketmeyen ve sende ona göre merhametsiz yeri geldiğinde en gaddar kişi olmalıydın yoksa karşındaki varlık seni bir insan yerine koymayabilirdi, öncelikle bütün kadınların bilmesi gereken tek şey aslında, ben kimseye muhtaç değilim ben ne olursa olsun ayaklarım üzerinde durabilirim kimsenin ne sevgisine ne parasına ne de arkamda durmasına ihtiyacım var ben bir kadınım ve karşımdaki binlerce kendini erkek zanneden topluluktan güçlüyüm demeliydi, çünkü öyleyiz bizi bastırmalarına izin vermemeliyiz. Biraz büyüdüğümüz de bize ne zaman evleneceksin diye darlayanlara, evlilik bu dünyada mecburi bir şey değil diyebilmeliyiz, ben hayatıma bekar devam etmek istiyorum kimse haklarıma karışamaz diyebilmeliyiz buna gücümüz yoksa bile direnmeliyiz biliyorum her kadın yaşadığı şartlar buna ne yazık ki çoğu zaman uygun değildi ama pes etmekte bir kural olmamalıdır, direnmeli kimseye söz hakkı tanımamalıydık. Çünkü biz yer yüzündeki bütün varlıklardan daha güçlüydük ki zaten bizi ezmeye çalışanlar bu yüzden bize zulmedenlerdi onların bizde gördüklerini bizimde kendimizde görmemiz gerekiyordu sadece, bu yüzden susma, düzelir diye bekleme, laf söz ederler ne yaparım diye katlanma! Onlar değil sen yaşıyorsun bu hayatı, adalet elbet bir gün tecelli bulurdu bulmuyorsada biz buldururduk! Güç hiç bir zaman bilek gücü değildi şiddet göstermek güçlü olduğun anlamına gelmezdi. Güç seni ezmeye kalkışanlara boyun eğmemekti güç yaşadıklarına rağmen ayakta kalabilmekti güç vicdan sevgi ve merhametti -hak edene göre- bu bir erkeğe yakışan en mükemmel şeydi, şiddet ve üstünlük taslamak niyeydi? Hayatımda her zaman söz hakkına sahip olmaya çalıştım çoğu kadına göre şanslı sayılırdım aslında çünkü şiddet görmüyordum şüphesiz şiddet görseydim eğer o zaman bu kadar tölaranslı asla olmazdım bu sebeple hep şükrettim. Bende fazlasıyla direnmiştim kendimi bildim bileli hep karşı çıkmaya çalıştım bu olaya ama kader beni yine kaçtığım noktaya getirdi. Allah katında intiharın affı yoktu peki buda intihara girer miydi, kendi ayaklarınla kendini öldürtmeye gitmek. Elimdeki paranın hepsini taksiye verdim neyseki en azından taksicinin hakkı kalmayacaktı üzerimde, arabadan indiğimde taksici yavaşça uzaklaştı ve gitti. Sabahın bu çok erken saatlerinde bulunduğum köy yolu ve karşımdaki evin bahçesinde bulunan adam arabanın sesiyle bize dönmüş araba gittiğinde de gözünü ayırmamıştı, çünkü beni tanımıştı. Elindeki su dolu güğümü önündeki çeşmenin yanına bıraktı yaşlılığın verdiği yavaşlıkla doğruldu, önümdeki yarım tahta kapıya yaklaştım açmadan önce, "Müsade var mıdır girmeme." diye sordum. Eli temiz görünüyordu ama yinede siyah şalvarına sürdü üzerindeki tuniğe benzer beyaz gömleğinide düzeltti, "Müsade senindir, kapıma kadar gelmişsin döndürmek olur mu hiç." hafifçe gülümseyip yüreğimdeki ağırlıkla kapıyı iterek girdim içeri çoğunlukla toprakla kaplı bahçe eve giden yolu taşlıydı sadece, adını yeni öğrendiğim Nezir Ağa'ya yaklaştım yavaşça, "Selamünaleyküm." Diye selam verdiğimde o da gülümsedi yüzündeki kırışıklıklar daha belirgin olduğunda, "Ve aleykümselam." diye karşılık verdi. Eline uzanmak istediğimde elini gözleri parıldayarak uzatmıştı adeta, saygıyla öptüm ve alnıma koydum, o da elini omuzuma koyup iki kere vurdu yavaşça, "Allah ne muradın varsa versin emi kızım." Hiç bir şey demedim. Muradım belliydi. Buraların en yaşlı ağalarından olan Nezir Ağa nişanımda ortalığı dindiren herkesi yatıştıran ve benim doğduğum günde bulunan Ağa'ydı çoğu kişinin akıl almaya geldiği çoğu kişinin kaçtığında yanına geldiği kapısına sığındığı ondan yardım istenen Nezir Ağa. "Önce bir içeri geçelim hanımda kahvaltı hazırlıyordu çok şanslısın bak." Dedi ve eve yönelirken yürümem için elini uzatarak yön gösterdi, onunla birlikte içeri girdik tabi ayaklarımdaki sandaleti çıkararak. Salona kurulu olan yer sofrası ve başında çay dolduran kadın beni farkettiğinde şaşırsada hemen ayaklanmaya çalışmıştı engellemiştim, "Lütfen oturun kalkmayın." Dedim onunda elini öpmüş ve yanak yanağa tokalaşmıştık. "Seni buralara hangi rüzgar attı kızım, hayırdır." Dedi yaşlı kadın ardından Nezir Ağa, "Hanım bırakta iki lokma bir şey yesin sabahın bu saatinde gelmiş açtır şimdi." diye tersledi. Kadın beni tanımadan bile o kadar samimi davranıyorduki bu iç ısıtıcıydı. Ama aslında onlarda sudan sebeple buraya gelmeyeceğimi bilecek kadar tecrübeliydiler ancak görmezden geliyorlardı sanki. "Aman doğru söylüyorsun sen bize bakma kızım ye hadi." Sofraya oturmuştuk, aslında tek lokma bile gözüme gelmiyordu çünkü evdekileri düşünmek bile yetiyordu buna muhtemelen şu an yeni yeni uyanıyorlardır. "Hayır size afiyet olsun, siz yiyin lütfen." dediğimde Nezir Ağa huzursuzca kıpırdanmıştı bunun nedeni ise karısının ona elimi gözleriyle işaret etmesiydi, çünkü parmaklarımda yüzükler yoktu. Bu açıkça ben kertmeliğide nişanıda bozdum anlamına geliyordu. Sonuç ise ölümdü. Eğer beşik kermeliysen ve doğuştan sözlüysen o yüzüğü çıkaramazdın bu erkelerde de geçerliydi onlarda ne uygulanıyordu bilmiyordum ama kadınlarda alenen ölüm fermanını imzalamak demekti. "Daha çok gençsin yapma be kızım." Dedi Nezir Ağa, burukça gülümsedim, "Hergün ölmektense bir kere ölürüm daha iyi." Sesim duygusuzca çıkmıştı. Başındaki beyaz takkesini düzeltti eliyle, aslında zaten düzgündü, hanımıyla göz göze geldi, sanırım iştah bırakmadığımdan ayaklandı onunla birlikte yaşlı kadından ayaklandı ona yardımcı olmuştum. "Gel biz seninle konuşalım biraz güzel kızım." Dedi ördürdüğüm saçımı arkamdan okşayarak kadın, bakışlarım Nezir Ağa'ya gitti, "Lütfen aileme haber vermeyin buraya adım attıkları an canıma kıymaktan çekinmem." Dedim soğuk ve ruhsuz bir şekilde, sadece çaresizce baş salladı. Biz koridora çıkıp ufak bir odaya girdik, çaprazlama iki çekyatın bulunduğu karşı duvarda boydan boya döşeklerin ve yorganların üst üste koyulduğu yataklar vardı. Çekyatın üstüne oturduğumda yanıma oturdu kadın yavaşça korkudan ya da zamanın yaklaşmasından mı bilinmez kalbimde bir sıkışma vardı, elini sırtıma yerleştirdi hafif okşarken, "Hayatından vazgeçmen bu kadar kolaymıdır yani." Kürtçe konuşmaya başlaması ile bende o şekilde cevap verdim ona "Hayat diye bir şey yokki nene." Elleri hareketini durdurmadan saçlarıma çıktı aynı anda ağlamamak için tutuyordum kendimi. "Biliyorum zordur senin için ama geleceğin ne getireceğini bilmezsinki belki ilerde çok mutlu olucaksın böyle hayatından vazgeçmek kolaymıdır yani he?" Beni vazgeçirmeleri için gelmemiştim buraya o yüzden uzatmayacaktım bu işi, "Kararım kesindir nene Nezir Ağa'yı çağır gelsin ne olacaksa olsun." dedim net bir ifadeyle, elini yavaşça çekti çünkü bakışlarımdan bile kesin olduğu belliydi o odadan omuzları düşük halde çıkarken ben elimle yüzümü sıvazladım, acaba ilk kim görmüştü mektubu ne yapıyorlardı şimdi ne haldelerdi, onlar için üzülüyordum elbet ama onlar bana üzülmemişti tek istedikleri kan dökülmemesiydi o da olmayacaktı zaten. Nezir ağa çaresiz yüzüyle girdi içeri ayağa kalktım o otur diye işaret yaptığında ise tekrar gerisin geri oturdum, odanın ortasında dururken karşınsında koltukta oturuyordum yüreğimdeki ağrıyla, "Hâlâ kesin midir kararın." O şiveli bir sekilde konuşuyordu sanırım Kürtçe bilmediğimi düşünüyordu, insan kendi dilini bilmez miydi, yinede bozmadım onu. O konuşmaya başlamadan konuştum, "Haberi Mardin'e salın ve Asparşah aşiretine haber edin, diyinki yıllardır iki damla kan için yakınmanıza gerek kalmadı istediğiniz o Riva kanı şu an evimde celladını bekliyor, bunu yapacak yürekli kimse gelsin tez elden halletsin işi." Sesim buz gibi çıktığında vazgeçmişlik olarak yankılandı odada. Başını olumsuzca salladı ancak bir şey diyemeden tekrar çıktı odadan bu da haber vereceği anlamına geliyordu, geriye beni öldürmeye nail olacak kişiyi beklemek kalıyordu. 🔗🔗 Her şeye rağmen ablasını biraz güldürmek belkide daha çok deli etmek için seke seke onun odasına ilerliyordu Hevdem. "Bekle beni vahşi vaşak ormanının kralı geliyor." diye neşeyle şakıyarak konuşan Hevdem her şeyden habersiz ablasının odasına yine pat diye daldı, kapının gürültüyle açılması onu tatmin ederken o hiç akıllanmıyordu Gece'nin öfkesine aşıktı sanırım başka açıklaması yoktu çünkü. Ancak beklediği görüntüyle karşılaşmadı ne yazık ki belkide bir daha hiçbir zaman karşılaşamayacaktı, yüzü dehşete kapıldı adeta çünkü her şey açıktı. Düzgün bir yatak ve üzerinde mektup dahası burdan bile parlaklığıyla beli olan yüzükleri. "Abla..." diye titrek bir ses düştü dudaklarında karnına giren titremeli bir ağrı peyda oldu sonrasında midesinde bir sıkışma hissi kapıyı öylece bıraktı ve banyoya girdi direkt ancak boştu hayatında ilk defa o yatağa gitmek istemeyen adımlarla ilerledi, yatağa ettığı her adımda o kadar saniye içerisinde binlerce dua sığdırdı diline, "Nolur alma onu bizden nolur, Allah'ım lütfen gitmesin." Yüzükleri avucunun içine aldığında anında bir kaç damla aktı yanaklarından aşağı sonrasında titreyen parmakları katlı olan kâğıdı açtı, her satırı ayrı bir acı haykıran kelimeler beyninde dönüp dolaşıp göz yaşlarından dışarı çıktı, "Son kelimeleri okuduğun an benimde ruhumun bedenimde ayrıldığı andır." Son sözleri fazlasıyla yüksek çıktı dudaklarında yinede aşağıdaki cümbüşten duyulması mümkün değildi çünkü Kubar ve Jiyan Riva ailesiyle kahvaltıya gelmişti konağa ve Rona'nın sebepsiz ağlayışları tam odadan duyulan Asi'nin kişnemesi yeterince ses yapıyordu ortamda. Elinde mektupu sıkıca tutarken odadan dışarı hızla attı kendini ve merdivenlere yöneldi. "Hayır neyi var anlamadım bu atın çağırın Gece'yi gelsin baksın atına diğer atları korkutuyor diye arka bahçeye çıkarıp bağladık ama hâli hâl değil diyeyim ben size." Jiyan söylenerek avludaki masaya Ferman'la ilerlerken Ferman cevap verememiş Hevdem'in merdivenlerden hızla inmesine bakıyordu, "Kızım ben sana kaç defa dedim şu kızın odasına pat diye dalma diye, bu sefer seni bende almam elinden valla, git Kubar amcamın yanına iyisimi sen." Neşeli sesi ile herkesin yüzünde gülümseme oluşmuştu, sanki normalde her şey çok düzgün gidiyor gibi davranıyorlarlardı üstelik, ancak Hevdem hiç kimseyi duymuyormuş gibi merdivenleri bitirdiği gibi dizlerinin üstünde yere atmıştı kendini büyük bir çöküşle, avucunun içindeki alyans ve yüzük yerde yuvarlanarak ortaya saçıldığında herkes bir Hevdem'e bir yerdeki iki yüzüğe baktı, "Bunlar ne böyle kızın yüzüklerini mi aldın sen." diyen Fisun'du. "Abi ablam, a-ablam." diye kekelediğinde elinde yarısı buruşmuş mektubu havaya kaldırdı, Ferman aslında olaya Hevdem'in yüzünü görür görmez aymıştı, bir terslik olduğu belliydi onun dibinde bittiğinde yüzükleri aldığı gibi cebine koydu mektubu yutkunarak aldığında etraf birden bire sesizleşmişti ve Serkan Jiyan'da Ferman'ın iki yanına geçerek okumaya başlamıştı diğerleri ise korkuyla bakıyorlardı bunlara, bir yandan da merdivenlere bakıyorlardı Sultan hanım kimseyi bilemeden yüreğinde sabahtan beri olan ağırlıkla büyük bir çığlık atmış ve merdivenlere yönelmişti, "KIZIMM! Olmaz olamaz, hayır!" Merdivenlere yöneldiğinde Fisun Ferman'ın yüzündeki ifadeden Gece'ye bir şey olduğunu anlamıştı eğer yukarda odasında canına kıymışsa yengesini oraya gönderemezdi bu sebeple onun kollarını tuttuğu gibi çekmişti merdivenlerden, diğer kolunuda Nüvit tuttu, "Yenge Allah'ına bir sakin ol noldu bilmiyoruz daha." dedi acıyla ama Sultan durmadı çırpındı, "Öldü, aldınız onu sonunda benden! Allah hepinizin belasını versin!! KIZIMIN CENAZESİ ÇIKSIN BU EVDEN YAKARIM BURAYI! DUYDUNUZ MU!" Acıyla bağırırken Nüvit yere çöken gitmeye çalışan kadını belindende tutmaya çalıştı, "Saçma saçma konuşma hiç bir şey yok yukarda Gece canına kıyar mı hiç sakin ol Allah aşkına Sultan." O orada onu teselli ederken Kalender Riva inme inmiş gibi kalakaldı yerinde, sandalyesinde ne sağa dönmüş ne sola öylece kalakalmıştı anneside tıpkı onun gibi. "Ne yani şimdi yukarıda kızın cansız bedeni mi duruyordu." Diye düşünüyordu sürekli. Leyla ise kucağında kızıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı kimsenin yukarıya çıkmaya cesareti yok gibiydi. "Hevdem kendine gel bi, nefes al sen daha yeni iyileştin hem yapma bunu," dedi hıçkırıklar arasında olan Hevdem'e Fisun ona destek olmaya çalışarak, yengesini annesi tutuyordu zaten. O da şoktaydı ne yapmasını bilemez durumdaydı ve ağlama isteği ile doluydu içi tuhaf şekilde, inanamıyordu. "Gece." Diye döküldü dudaklarından Ferman'ın, "Gitti, bizi bırakıp gitti. Koruyamadım kardeşimi." Acıyla konuşması ile Jiyan Mektubu eline aldı ve bu sefer sesli bir şekilde tekrar tekrar okudu, herkeste duydu. Eliyle buruşturup öfkeyle attığında o da Ferman'la aynı anda merdivenlere ilerledi ancak onlardan önce yukarı çıkan Serkan merdivenlerin başında göründü, "Burada yok!" diye bağırdı, "Odada falan yok eşyaları odada ama o yok, gitmiş." dedi konağı inletecek bir sesle hizmetlilerde etraftakilere yardım ediyordu herkes dağılmış durumdaydı. "Yatağın, ya-yatağın üstünde buldum." Hevdem'in kesik kesik gelen sesleriyle Fisun ona su içirmeye çalıştı. "Tamam sakin olun." Diye bağırdı Ferman herkese. "Mektupta sizide kurtararak gidecem diyor yani kaçmadı kendini Asparşah'lara öldürtecek herhalde!" Onlar yukarıda bir ceset olmadığı için rahatlasada iyi değillerdi, "Ana korkma sağ salim getiricem onu." Dedi içli içli ağlayan annesine, onu ilk defa böyle görüyordu gerçekten kızı için mi ağlıyordu, şimdi mi gelmişti aklına yani. Jiyan'la kapıya yöneldiler, "Herkes toplansın." Diye bağırdı adamlarına en önde Cahit ona doğru gelirken öfkeyle ona doğru adımladı ve yakasından tuttuğu gibi kafasını geçirdi yüzüne, neye uğradığını şaşıran aldığı darbeyle canı yansa da ses etmedi sadece burnunu tuttu Cahit, "Konuş lan sen mi çıkardın Gece'yi buradan lan, sen mi götürdün onu konuş!" Cahit Zerre kadar anlamıyordu karşısındaki adamı. Yakalarından tutan adama, "Ne diyorsunuz anlamıyorum Ağam." Diye kendini açıklasa da Ferman durmadı yakalarını silkerek bıraktı, "Ne anlamıyon lan sen, Gece yok evde ne yapsa bir sana anlatıyor bir seni alıyor adamlardan yanına, konuş diyorum konaktan nasıl çıktı!" Diye bağırdı. Cahit biliyordu ancak söylemeyecekti o sadece ne istedilerse onu yapmıştı, Hanımağası arkada adam olmasın demişti sabah o da dinleyip adamları kısa süreliğine çekmişti ancak tek kelime dahi etmeyecekti yine, ölse etmezdi. "Bilmiyorum Ağam." Dedi sadece öfkeden köpüren Ferman tekrar atak yapıcakken Jiyan tuttu onu kollarından, "Dur oğlum bir, nasıl gitmişse gitmiş önemli olan bir şey olmadan bulmak oyalanmayalım daha fazla." Dediğinde geri çekilmişti haklıydı çünkü. Cahit'e baktı tekrar, "Adamları topla hemen." Dedi, telefonu cebinden çıkarıp Boran Ağa'ya haber vermeliydi böyle bir şeye müsade edemezdi asla, kardeşi iyiydi ve kurtarıcaktı onu ancak o aramadan başka bir arama düştü ekrana, Boran Asparşah'tandı. Açtı hızla; aynı anda. "Gece!" Dediler. Sonra Ferman hızla konuştu, "Gece yok konakta şu an nerde bilmiyoruz mektup bırakmış bu davayı bitirecem diye yazmış gitmiş, nerde bilmiyoruz!" Diye yakındı. Boran ise öfkeyle, "Ben nerde olduğunu biliyorum siz bu konuyu konaktan dışarı sakın çıkarmayın halledeceğim ben." Dedi sert keskin sesiyle. "Nasıl?" Diye sordu şaşkınlıkla Ferman. "Gece'nin kılına zarar gelmeden getiricem ama siz kimsenin duymamasını sağlayın bu mesele dışarı çıkacak olursa işte o zaman vay halimize." dedi. "Onu getir Boran Ağa, nolursa olsun getir." Kelimeler ağzından muhtaçlıkla döküldü. "Getireceğim merak etme, kendi de dahil canını asla alamayacak bir daha." Son sözleri bunlardı Boran Ağa'nın. Arkasındaki onlarca araçla konvoy yapmış şekilde Nezir Ağa'nın evine sürüyordu Boran Ağa, "Canına kıymaya kalkmak neymiş görelim bakalım Gece hanım!" 🔗🔗 Ölümün kokusu var mıydı acaba varsada neye benziyordu. Neye benzediği bilinmez ama verdiği his tahmin edilebilirdi ölüm soğukluk verirdi bence, hissizlik verirdi denilene göre insanların ölüm anı yaklaştığında gözlerinin feri söner her şeye her olaya boş bakarmış ve bazı kişiler öleceğini önceden sezermişte, bazıları iyi olarak bazıları kötü olarak. İçimde amansız bir ağırlık vardı iki goğsümün arasında, sanki bir zincirle dolamışlar yüreğimide iki koldan sıkıyorlarmış gibi. Oturduğum kanepede gözlerim yerdeydi ve gelicek olan celladımı bekliyordum, haber verdiğini söylemişti Nezir Ağa. Ve çok ama çok korkuyordum öyleki titreyen ellerimi bacaklarımın altına koymuş kendimi sakin tutmaya çalışıyordum ölümünü bekleyen birinin sakin kalması gerektiği kadar işte. Sanırım bu işi yapıcak olan kişi Gurbet hanımın ölen nişanlısının babası olabilirdi en ufak bir hatamızı kolluyorlardı çünkü ve bu ona zevk verirdi. Bir araba sesi hatta birden fazla araba sesinin gelmesi ile göğsüm korkuyla hızla inip kakmaya başladı. Acaba kim gelmişti Asparşah'lardan, Bertan Ağa bunu yapabilir miydi bilmiyordum Boran Ağa'ya söylememesi için uyarmıştım zaten bu sebeple dedeleri şu an burada olmadığından bende ölen diğer kişinin babasını çağırmasını istemiştim Gurbet hanımın ölen nişanlışının babası, Bertan Ağa'nında baba tarafından kuzeni oluyordu tabii. Eminim bunun için can atan çok kişi vardı. İçeri girdi her kim geldiyse Nezir Ağa içeridedir diye burayı göstermişti sanırım ki zaten baskın ayak sesleri yerden çıkan sesleri ezerek buraya doğru geliyordu, cellatım olacak kişi başımı yerden kaldırmazken çok sık nefesler almaya başladım, ölmeden önce herhangi bir kriz geçirmek istemiyordum şu an.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE