6. BÖLÜM
Cihan’dan...
Sabah, annemin çığlıklarıyla yankılandı tüm konak.
“Kaçmış! O Boran itiyle kaçmış!” diye haykırıyordu dört bir yana.
Kardeşimin Boran’la kaçtığını duyduğumda içimde volkanlar patladı. Daha on dokuzundaydı, çocuktu… Üstelik “Evlenmem,” deyip duruyordu. Ne olmuştu da o herifle gitmişti? Yoksa zorla mı götürdü? Bu ihtimal, içimdeki öfkeyi körükledi. Hemen harekete geçmeye hazırlanırken dedem, “Evde yoklarsa, Gülperi’yi alın, gelin,” dedi.
Bir an afalladım. Gülperi... Daha on iki yaşında küçücük bir çocuktu. Başka biri olsa belki bu kadar öfkelenmezdim ama onun adının bile geçmesi, içimde öyle bir yangın başlattı ki gözlerim ateş saçtı. Töre diye küçücük kızın başını yakacaklardı...
Gözlerim Berfe’yle buluştu. Gözleri dolmuştu, usulca yaklaştı. Severek evlenmiştik, o benim eşimdi ama çocuğu olmuyordu. Annem defalarca kuma almamı önermişti ama asla kabul etmemiştim. Onu seviyordum. Şimdi ise gözlerime “Yapma,” dercesine baktı. Ellerini tuttum, başımı belli belirsiz salladım ama o da biliyordu, o kız bu konağa gelecekti. Gelmek zorundaydı.
Omuzlarım düştü. İlk kez onun karşısında bu kadar güçsüz hissettim. Oysa ben Lazen aşiretinin ağasıydım, töre belliydi. Kim olursa olsun, bu karar bozulmazdı.
“En azından kızımız gibi büyütür, severiz. Okuturuz onu,” diye fısıldadım kulağına. Gözlerinde bir anlık ışık belirdi ama çabucak söndü.
Mecburdum. Konaktan çıktım.
Kızın evine vardığımızda tek bir silah sesiyle herkes avluya toplandı. Her şey çok hızlı gelişti. Kalabalığın içinde, sarı saçlı bir kız dikkatimi çekti. Korkuyla uzaktan bizi izliyor, bir yandan da birilerini arar gibi bakınıyordu. Göz göze geldik. Kaçırdı bakışlarını hemen. Sonra sanki aradığı kişiyi bulmuşçasına hızla ilerledi. Halil Ağa’nın kızıymış bu. Yasemin...
Adını herkes bilirdi ama kimse yüzünü tanımazdı.
O an Gülperi’yi bir kenara bırakıp babasının karşısına geçtim, Yasemin’i çekip aldım. Önce saçları, sonra gözleri dikkatimi çekti. Öyle masum, öyle korkak bakıyordu ki… İnsanın içini sızlatıyordu adeta.
---
Yasemin’den...
Korkudan dilim tutulmuştu. Kulaklarım uğulduyordu. Yere düşmüştüm. Beni yerden kaldıran adam, bileğimden tuttuğu gibi sürüklemeye başladı. Arkasında kalan aileme döndü:
“Boran kız kardeşimi getirene kadar, Yasemin de bizimle kalacak. Akşam yediye kadar vaktiniz var.”
Ne kadar çırpınsam da kurtulamadım elinden. Zaten ağlamaktan nefes alamıyordum. Neye uğradığımı bilmiyordum. Sanki bir bataklığa saplanmış, her çırpınışımda daha da dibe çekiliyordum.
Arabaya bindirilirken aileme son bir kez baktım. Herkes bana bakıyordu ama kimseden ses çıkmıyordu. Gülperi için verilen mücadele, sanki benimle sona ermişti.
Bu neydi? Ne anlama geliyordu? Yüreğimdeki ağırlık, annemin hastalığını öğrendiğimde duyduğum çaresizliğe benziyordu.
Babam... Gözüm ona takıldı. Onu zor tutuyorlardı. Belki de çırpınışlarım, onun sonunu getirirdi. Bu düşünce omuzlarıma bir yük daha bindirdi. Sessizce bindim arabaya. Direnmekten vazgeçmiştim.
Boğazım kurumuş, gözlerim kıpkırmızı olmuştu. Vücudumda hâl kalmamıştı. Kendi kendime mırıldandım:
“Biz çok güzel bir aileydik baba. Sen ve ben kalmıştık. Neden bunu kabullenemedin? Neden beni bu cehenneme gönderdin?”
Ellerimi yüzüme kapattım, hıçkıra hıçkıra ağladım.
Yanımda oturan adam uzun süre sessiz kaldı. Sonra yumuşak bir sesle konuştu:
“Ağlama artık. Korkma. Sana da babana da bir zarar gelmeyecek.”
Ellerimi yavaşça indirdim. Şaşkınlıkla ona baktım.
Ne demekti bu?
Az önce esip gürleyen adam, şimdi sanki başka birine dönüşmüştü.
Ben bu toprakların hiçbir kuralını bilmiyordum. Her şey bana yabancıydı. Sinirlerim altüst olmuştu.
“Beni nereye götürüyorsun?” diye sordum ağlamaklı sesimle.
“Bizim konağa. Benim adım Cihan. Memnun oldum, Yasemin.”
“Peki Cihan, neden beni kaçırıyorsun?” dedim.
Gülümsedi. “Baban sana bu toprakların kurallarını hiç anlatmamış belli ki. Yabancısın buralara.”
“Yani, bir kız kaçınca siz de karşı aileden bir kızı mı kaçırıyorsunuz? Bu mu töre? Ya ben olmasaydım? Ya ailede başka kız olmasaydı?” Sesim çatallaşmış, öfkeye dönüşmüştü.
Yüzü gerildi. Ne söyleyeceğini tarttı bir süre, sonra derin bir nefes aldı:
“Berdel deriz biz buna. Kabul etmek zorundasın. Kimse senin ya da benim fikrimi sormaz. Kurallar bellidir. Kabul edilmezse iki aileden de kan akar.”
Söyledikleri aklıma mantıklı gelmiyordu. Gülmeye başladım, sinirden.
Duraksadı, yüzüme baktı ama toparlandı hemen.
“Akşam yediye kadar abin gelmezse, artık benim karım olacaksın,” dedi sert bir ifadeyle.
Sözleri içimi dondurdu. Tüylerim diken diken oldu. Titreyerek, “Saçmalıyorsun! Asla seninle evlenmem. Kimseyle evlenmem! Bırak beni Allah’ın cezası!” diye bağırdım.
Kapıyı açmaya çalıştım ama kitliydi. Çırpındıkça daha çok hapsolmuş gibi hissettim.
Arabayı durdurdu. Bana dönerek,
“Eve geldik. Hadi, artık debelenme,” dedi.
Başımı iki yana salladım. Gözlerim doldu. İçimden sadece dua ediyordum:
“Allah’ım sen yardım et…”
Korkudan titreye titreye indim arabadan. Direnecek hâlim bile kalmamıştı. Cihan, bileğimden tuttuğu gibi sürükledi beni. Her adımda içimdeki korku büyüyordu.
Konağın önünde toplanmış kalabalığın önüne beni fırlattı. Dizlerim kanadı, ellerime taşlar battı. Gözlerim yaşlı, acı doluydu. Bir umut, biri elimi tutar mı diye çevreme baktım.
Ama kimse gelmedi. Yalnızdım.
Kalabalıktan bir kadın seslendi:
“Kimdir bu Cihan? Gülperi’yi neden getirmedin?”
Başını eğdi. Düşünceliydi. Sonra bana bakarak,
“Halil Ağa’nın kızı Yasemin. Akşam yediye kadar hoca efendiyi çağırın. Boran gelmezse artık benim karım,” dedi.
O an her şey dondu. İçimdeki öfke, lav gibi kabarıyordu. Koştum yanına.
“Yeter artık! Kimse kimseyle evlenmiyor! Kimseyi tanımıyorum ben! Ne hâliniz varsa görün!”
Ama kimse duymadı. Herkesin gözü Cihan’daydı.
Ben ise dizlerimin üzerine çöktüm.
Artık ağlamıyordum. Hıçkıryordum.
Ama bu taş toprakta, herkesin kalbi de taştandı.
Ve ben... tek başımaydım.