"Özür dilerim." dedim varla yok arasında çıkan sesimle. Bir süre etrafta sukut hâkim olmuştu ve keskin kılıç darbesi etkisi yaratmıştı, cılız ses tellerimin titreşimi.
"Sen bir şey yapmadın. Bu gerçekleştirmediğim rüyanın bir cezası olmalı. Kukla gibi her gördüğümüzü tekrarlayamayız. İlla ki bir sebebi olmalı fakat internette dahi böyle bir şey yok." Oldukça sıkıntı içinde söylemişti cümlelerini. En azından beni suçlu bulmuyor, benimle alakalı durum olduğunu sanmıyordu.
Pürüzsüz cilde sahip yüzü bana döndü tekrardan. "Sende, vicdanın için buradaysan gidebilirsin." Geldiğim günün ertesi gitmem için beni ikna etmeye çalışıyordu, benim gitmeme sebebimi vicdanım sanıyordu. Vicdanımın da etkisi vardı elbet fakat ben bu olanları yaşarken kimse inanmamış, altı yaşındaki masum çocuğu rehabilitasyon merkezine yatırmak istemişlerdi. Efdal'i yalnız başına, kimsenin inanmadığı toplulukla baş başa bırakmak istemezdim. Ben bıraksam altı yaşındaki çocuğun çığlıkları kulağımı tırmalar ve beni sorgulardı. O çocuk için bırakmazdım onu.
"Vicdanım için değil." dedim hala masaj yapmaya devam ederken. Hışımla ayağa kalktı ve aramızdaki temas tamamen kesildi. Gözlerindeki hiddet gözle görülür biçimdeydi.
"Kaç gündür, senin yüzünden olduğu için özür dileyip duruyordun. Çocuk mu kandırıyorsun yoksa yine savcıya hakime yalan söylediğin gibi yalan mı söylüyorsun avukat? Fakat unuttuğun bir şey var, burası ne oyun parkı ne de adliye salonu." Şaşıp kalmıştım açıkçası. Bu denli tepkiyi ben hayal dahi edemezken, az önce uysalca oturduğu kanepeden kalkarak bana çıkışması şaşıp kalınası tepkiydi. Yaşadıkları normal değildi biliyordum ama yalan söylemem için sebep yokken ona yalan söylediğimi düşünmesi saçmaydı.
"Anlıyorum, kaç gündür uyumadın ve korkuyor dahi olabilirsin fakat ben seni kandırmıyorum. Altı yaşındaki çocuğun elinden kimse tutmadı ve ona inanmadılar. Benden başka kimsenin de sana inanacağını düşünmüyorum doğrusu. İnanmış gibi yaparlar fakat hiçbir zaman akılları bunu kabullenmez. En ufak hatanda yüzüne dahi vururlar. Bunları sadece arkadaşların değil ailen dahi yapar. En yakının, tüm hayatındaki yoldaşın olan ailen...!" Kurumuş dudaklarımın üzerinde dilimin gezdirdim. Efdal ne su içip ne yemek yemezken onun yanında bende yemeden içmeden kesilmiştim. Tükettiğimiz tek şey neredeyse acı kahveydi. (Baş ağrısını dindirmek için)
Zil çalıp bakışlarımız birbirinden kesilince aramızdaki tüm elektrikler sanki gitmişti. "Eğer birini bekliyorsan sen aç. Yoksa yemekler gelmiştir." Sesim buz gibi çıkmıştı. Bir süre çözüleceğini de sanmıyordum.
"Yok." dedi kısa ve net bir şekilde. Topuklu, kadın terliğiyle, parkenin üzerinden geçip dış kapıya ulaştığımda beklemeden kapıyı açtım.
"Hop, yanlış zamanlama mı?" Beklediğimiz gibi yemekler değil, Efdal'i ilk gördüğüm arkadaşlarından ikisi gelmişti. O gün kendi derdimle ikisini de inceleyememiştim. Az önce konuşan, diğerine göre daha boşboğaz gibi olan, kumral ve mavi gözlüydü. Boyu benle hemen hemen aynı gibi gözüküyordu. Efdal'e göre kısaydı. Gözleri ve saç sitili onu çekici gösteriyordu. Diğeri tamamen esmer ve koyu kahve gözlere sahipti, Efdal'le boyu aynı veya ondan daha uzun gibiydi fakat 185'ten uzun olduğu aşikardı. Yanındaki arkadaşı onun yanında epey kısa kalıyordu, tıpkı benim de kısa kaldığım gibi.
"Geçebilirsiniz." dedim sanki kendim evimmiş gibi büyük misafirperverlik göstererek. Kapıyı geçmeleri için daha fazla açtım. İkisi de aynı anda geçemeye çalışırken sığamamaları dudaklarımda tebessüm filizlendirdi. "Teker teker!" dedim sanki küçük çocuğa uyarıda bulunurmuş gibi. Kumral ve mavi gözlere sahip olan daha önce geçti ve hemen üzerindeki montu çıkarıp, ayaklı askıya astı.
"Bizim zeki arkadaşımız nere..." derken cümlesini tamamlamama sebebi Efdal'i görmüş olmasıydı. "Ne oldu oğlum sana?" dedi büyük bozguna uğramış gibi. Eh, pekte haksız sayılmazdı. Dışarıdan birisi, onu daha önce görmemiş, bu adama ne olmuş diye düşünebilirdi.
Efdal'in evinin salonu, direkt dış kapının girişindeydi. Büyük ev değildi ve tek kişi için oldukça mütevaziydi. Tabi tek kişi kalıyorsa.
Üçümüz birlikte koltukların ve Efdal'in bulunduğu alana giderken arkadaşlarının yüzünde bariz belli olan endişe hakimdi. Benim ise içimde büyük bir merak. Arkadaşlarına gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatacak mıydı yoksa yalan mı söyleyecekti?
Esmer tene sahip olan büyük hassasiyetle arkadaşının yanına gitti. Efdal açıklama yapmak zorunda kaldığı için gerilmişse benziyordu, öyle ki sanki onlara 'iyiyim' mesajı vermek için ayağa bile kalkmıştı fakat her an düşecek gibiydi. Üç günlük uykusuzluk onun bedenini de direncini de mahvetmişti.
"Başımın ağrısından uyuyamadım." dedi kestirip atarcasına. Beynimdeki efkarlar beni yiyip bitiriyordu. Belki az önce, etrafındaki insanlar sadece inanmış gibi yapıyor, demeseydim gerçeği söyleyecekti. Bana kalırsa anlatmaması daha iyi olurdu. Arkadaşlarının bana deliymişim gibi baktıklarını o da görmüştü ve ona inanmamaları da büyük ihtimaldi.
"Ağrı kesici içseydin ya!" dedi azarlar gibi kumral olan.
"Zekân gözlerimi yaşartıyor Bartu." Efdal cümlesinin ardından alay edercesine bakış atmayı da ihmal etmemişti. İki arkadaşı da ayakta kalmış öylece onu inceliyorlardı. "Oturun." dedi Efdal, onlara unuttukları şeyi hatırlatır gibi. İkisi de sanki bu cümleyi bekliyor gibi hemen, Efdal'i ortaya alacak biçimde, Bartu sağına, esmer olan ise soluna oturmuştu. Ben ise kanepenin diğer ucuna oturmak durumunda kalmıştım.
"Siz niye geldiniz?" Tek kaşını kaldırmış, sorgularcasına sormuştu. İki arkadaşı da onunla göz temasını kesmiyor, Efdal ise bir ona bir diğerine bakıyordu.
"Acaba niye? İki gündür telefonların kapalı. Annen meraktan ne yapacağını şaşırmış. Manyak mısın sen? Hastaysan hastasın neden telefonunu kapatıyorsun?" Efdal'i azarlaması komiğe gitmişti fakat dudaklarımda tebessümün filizlenmesine ve boy göstermesine izin vermemek adına yanaklarımın içini ısırdım. Üç arkadaş ise banim aksime oldukça ciddiydi.
"Abartma Ömer Asaf." dedi Efdal umursamazcasına. Arkadaşları ise onu çok merak etmiş olacak ki onun bu tavrına sakin kalamadılar.
"Diyene bak amına koya..." gözleri benimle buluşunca edeceği küfürü yarıda kesti ve cümlesine hiçbir şey olmamış gibi devam etti Ömer Asaf. "... hatırlamıyor musun, balık tutmaya gidince ulaşamadınız diye polisi aradığınızı! Sadece üç saat ulaşamayınca tüm karakolu ayağa kaldırmıştınız. Şimdi gelip abartma diyorsun. İki gün ulaşamadık sana iki gün!" Aralarındaki bağın oldukça güçlü olduğu belli oluyordu. Birbirlerini öyle sahiplenmişlerdi ki üç saat dahi ulaşamayınca endişe içlerinde kabarıyordu.
"Benim aklıma hala, polisi aradık diye sinirlenip çöpe attığın balıklarla!" Şimdi kahkahamı saklayamamış ve dudaklarımın arasında patlayıp dışarı ses çıkmasına müsaade etmiştim. Üçünün de gözleri, bir an içerideki varlığımı unuttukları, bana dönmüştü fakat bu bakışlar ancak iki saniye olmuştu.
"Neyse ne! İyiyim işte gördünüz siz gidin. Ben annemi ararım." Apaçık kovmuştu fakat arkadaşları pek oralı olmuş gözükmüyordu.
"Ne gitmesi, biz bu gece buradayız! Meltem teyzenin emri var." Yerini sabitlemek istercesine kanepede iyice yayılmış, sırtını rahat koltuğa dayamıştı. Ömer Asaf ve Efdal onun bu hareketini anlamsız bulmuş olacaklar ki ikisinde yüzünde alaycı duruş hâkim olmuştu.
Efdal'i kurtarmak istesem de bunu yapmadım. Bu gece de uyumazdı ve hala vaktimiz varken rüyasını gerçekleştirmeliydi. Arkadaşları gittiği sürece bu gece de uyumamaya inat ederdi. Kaçmak çözüm değildi.
"Bence de gitmeyin. Efdal, yorgun ve uykusuz gözüküyor." dedim, 'uykusuz' kelimesini bastırarak. Efdal'in bakışları 'sen ne yaptın?' dercesine bende buluştu fakat umursamaz biçimde omuz sallamakla yetindim. Onu zifir olan vahşetgaha atamazdım. Eninde sonunda rüyasını gerçekleştirecekti ve inat etmesi hiçbir şeyi değiştirmezdi.
"Biz yemek siparişi verdik. Siz eğer açsanız kendiniz yaparsınız veyahut size de sipariş verin." dedim. Tok olduklarını belirtiler ve kısa sürede de bizim siparişlerimiz gelmişti. İskender ve çorba sipariş etmiştim, Efdal'e sormadan. Herkes sevmeyebilirdi ve endişelenmiyor da değildim. Elimdeki paketlerle mutfağa yönelip, masanın üzerine bıraktım. Efdal bir an önce yemek yese iyi olacaktı.
Beyaz parke ile döşenmiş salona girdiğimde üçü de ne konuşuyor ise ben gelince sustular ve hepsi bir anda bana bakar vaziyet aldılar. "Efdal, siparişler geldi. Yemek yesen sağlığın için iyi olacak." Dedim varla yok arasında. Şayet gururum, ben gelince susmalarına alınmış ve kırılmıştı.
"Tamam geliyorum." Bu cümleyi gönülsüz kurduğu sesinin tınısından belliydi. Şayet arkadaşları gelmemiş olsaydı gelip yemek yemek durdun, başını bile kucağından kaldıracağını düşünmüyordum. Birkaç homurtu eşliğinde, kapının hemen yanında duran, bedenimin önünde yerini almıştı. Giydiği eşofmanlar günlük değişiyor fakat renkleri hep aynı kalıyordu. Siyahın tonu olan eşofmanı ve üzerindeki gri tişörtü onun vücudunun fitliğini gözler önüne seriyordu. Kendine ve vücuduna iyi baktığı iyi baktığı belliydi.
"Ayza, geçebilir miyiz artık?" Mutfağa geçiş olan koridoru kapattığımdan olacak ben onu incelerken o da beni bekliyordu. "Ha pardon..." dedim ve önden ben, arkamdan ise o mutfağa ilerlemesini sağladım.
"İskender seversin umarım. Yoksa kendine bir şeyler hazırlamak durumunda kalırsın." dedim cümlenin sonunda dudağımı büzerken.
"Şu halimde iştahımı kabartabilecek nadir yemekler arasında." Yukarı doğru kıvrılan dudağıma engel olamadım. Yemek zevklerimizden birisi aynıydı en azından. Karakter olarak çok benzediğimizi ve fikirlerimizin çok uyuştuğunu düşünmüyordum. Üç gündür aramızda görünmeyen soğuk rüzgarlar esiyordu adeta. Ben onun üzerine düştükçe o rahatsız oluyor gibi hali vardı fakat yanındayken yalnız bırakmak anlamsız olurdu. Madem yalnız kalmayı diliyordu neden çağırmıştı? Davranışları çelişkiliydi.
"Sevindim. Aç kalmamana." Yemekleri oldukça sessiz sakin yemiştik. Tıpkı üç gün konuşmadığımız gibi konuşmamıştık. İçtiğimiz kolaların bardaklarını kendisi makineye yerleştirirken ilk konuşan o olmuştu.
"Neden arkadaşlarımın gitmesi konusunda bana yardımcı olmadın?" Kızıyor gibiydi fakat sorgulayıcı kurmuştu cümlesini
"Eninde sonunda uyuyacaksın çünkü Efdal," Bedeninin tezgâha yaslamış, tam oturduğum sandalyenin önüne sabitlemişti. Bakışlarını da bedeni gibi bakışlarımla sabitledi ve devam ettim. "...arkadaşlarının yanında o lanet olası ataklarını geçirmeni istemem sende istemezsin diye umuyorum. Gece olmadan rüyanı gerçekleştirmeliyiz. İlk gün her şeyin kesik olduğunu söyledin ama sonra... Rüyanın içeriği hakkında ağzından tek kelime çıkmadı." Arkadaşlarının duymaması için kısık, sadece onun duyabileceği tonda konuşmuştum.
"Ayza." dedi ve sabır dilercesine derin nefes aldı. "Gerçekleştiremeyeceğim bir rüya gördüm." Sesini stabil tutmakta zorlanıyor gibi gözükse de baya başarılıydı.
"Ne gördün?"