Eren, Amerika’ya eğitim vermek için gittiğini söylemişti ama gerçek bundan çok uzaktı. Kanserle savaşıyordu. Doktorlar ona altı aylık bir ömür biçmişti, ama o pes etmeye niyetli değildi. Eren için bu, bedeniyle ve zihniyle giriştiği en büyük savaştı. Her gün, kendi içindeki korkular ve ağrılarla yüzleşmek zorundaydı, ama bunu Derin’e söylemek istemiyordu. Onun hayatında bu kara gölgeyi bırakmak yerine, güzel bir anı olarak kalmayı tercih ediyordu.
Derin ise bu gerçeklerden tamamen habersizdi. Uçağa binmiş, Kapadokya’ya doğru ilerliyordu. Uçak, bulutları yararak ilerlerken, Derin’in gözleri camdan dışarıya kitlenmişti. Gördükleri adeta bir rüya gibiydi. Rengârenk sıcak hava balonları, peri bacalarının arasından süzülüyordu. Gökyüzündeki bu görsel şölen, Derin’in içinde tarifsiz bir mutluluk uyandırmıştı. Kalbi heyecanla atıyordu. Camın buğusuna dokunarak, **“Keşke Eren de burada olsaydı,”** diye iç çekti. Onun eksikliği, bu büyülü manzarayı tamamlayamıyordu.
Uçak sonunda yere indiğinde, Derin sabırsız bir şekilde kapıya yöneldi. Çocukça bir heyecanla adımlarını hızlandırdı. Uçaktan iner inmez, valizini almak için havalimanının bagaj bölümüne koştu. Bandın üzerinde dönen valizlere göz gezdirirken bir anda düşüncelere dalmıştı. Eren olsaydı, onun valizini çoktan alırdı. Bu düşünce, içinde bir hüzün dalgası yarattı. Havalimanındaki kalabalığın sesi, bandın mekanik uğultusu arasında kayboluyordu.
Derin, etrafındaki insanları fark etmeden valizine bakarken, aniden sırtına sert bir omuz darbesi aldı. Bu darbe, onu dengeden tamamen düşürdü ve valiz bandının üzerine yüzüstü kapaklanmasına neden oldu. İnsanlar bir an için şaşkınlıkla ona bakarken, Derin’in zihni darbenin şokuyla karışmıştı. Kendini doğrultup arkasını döndüğünde, omuz darbesinin sahibini gördü: İri yapılı, kaslı, devasa bir adam. Adamın geniş göğsü ve kaba yüz hatları, Derin’i hem şaşırtmış hem de kızdırmıştı.
Öfkeyle, **“Öküz oğlu öküz!”** diye bağırdı. Adam, bu tepkiye hiçbir şey demeden duruyordu. Derin ise bandın üzerinde savrulmaya devam ediyordu. Bandın yavaş hareketiyle birlikte, Derin’in sinirleri daha da gerilmişti. **“Sen burada bekle, şu bant bir tur dönsün de tekrar geleceğim!”** diye bağırdı, ama adamdan yine bir tepki gelmedi. İnsanlar, bu beklenmedik sahneye kayıtsız kalamayıp gülümsemeye başlamıştı.
Bandın üzerinde ayakta durmaya çalışan Derin, bir süre daha ilerledi. Ardından, hiç düşünmeden hızlı bir şekilde kendini adamın üzerine attı. **“Seni öküz herif!”** diye bağırırken, adamın göğsüne doğru atılmıştı. Ancak adam, tek bir adım bile geri çekilmedi. Adeta bir dağ gibi sabit duruyordu. Derin ise, onun göğsünde bir böcek gibi kalmıştı.
Adamın sessizliği Derin’i daha da öfkelendirdi. Yumruklarını sıkarak, **“Sen insan mısın yoksa taş duvar mı?”** dedi. İnsanlar bu sahneyi izlerken kahkahalarını tutamıyordu. Adam, sakin bir şekilde başını eğip Derin’e baktı. Gözlerindeki yorgunluk ve derin ifade, Derin’i bir an için duraksattı. Fakat bu, Derin’in öfkesini hemen dindirecek gibi görünmüyordu. Adam, düşük bir ses tonuyla, **“Düşmek istemediğiniz için bağırıyorsunuz ama aslında, hayat sizi çoktan yere düşürmüş. Sakin olun ve kendinize bakın,”** dedi. Bu sözler, Derin’in içinde bir şeyleri tetikledi. Ama o an için, ne olduğunu anlamadı.
Levent, Türkiye’nin vücut geliştirme şampiyonu olarak tanınıyordu. Tatil için Kapadokya’ya gelen bu devasa yapılı adam, aslında son derece sakin ve neşeli biriydi. Ancak, arkadaşının yaptığı şakacı bir hareket yüzünden istemeyerek Derin’e çarpmış ve onu valiz bandının üzerine düşürmüştü. Bu durumun tamamen bir yanlış anlaşılma olduğunu anlatmaya çalışırken, Derin’in öfkesine hedef olmuştu.
Derin, pamuk gibi yumuşak ama son derece hızlı yumruklarıyla Levent’e vurmaya çalışıyordu. **“Sen ne biçim bir insansın! Gözün hiç mi görmüyor?”** diye bağırıyordu. Levent ise sakinliğini koruyarak, **“Hanımefendi, gerçekten istemeden oldu. Arkadaşım beni itti,”** dese de Derin’in sinirli hali pek de yatışmıyordu. İnsanlar çevrede olan biteni izliyor, kimileri kahkahalarını tutamıyordu.
Levent, en sonunda durumu kontrol altına almak için başka bir yöntem denemeye karar verdi. Derin’in bir kolundan yavaşça tuttu ve tek eliyle onu yerden kaldırdı. Derin, bir anda yerden havalandığını fark ettiğinde gözleri şokla büyüdü. **“Sen... beni nasıl bu kadar kolay kaldırıyorsun?!”** diye sordu, hayretle. Levent, o koca elleriyle Derin’i göz hizasına getirmiş, son derece kibar bir şekilde konuşuyordu: **“Lütfen sakin olun, tamamen bir kazaydı. Çok özür dilerim, sizi istemeden düşürdüm.”**
Levent’in nazik tavrı ve bir yandan devasa gücü, Derin’in sinirini biraz da olsa yatıştırdı. Levent, onu yavaşça yere indirdiğinde Derin derin bir nefes aldı ve kendini toparlamaya çalıştı. Ancak öfkesinden tamamen vazgeçmeye niyetli değildi. **“Sen şanslısın ki Eren burada değil! O olsaydı seni duvara çarpmıştı!” diye homurdandı. Levent, bu sözlere gülümseyerek karşılık verdi: “Doğrudur hanımefendi, o durumda pek şansım kalmazdı,” dedi, göz kırparak.
Derin, Levent’in bu hafif alaycı ama sevimli tavrına biraz daha yumuşamıştı. Levent, valizini alıp gitmek için harekete geçti. Son bir kez dönüp, “Tekrar özür dilerim, umarım tatiliniz çok güzel geçer,” diyerek uzaklaştı. Derin, adamın iri yapısına ve güçlü tavırlarına bakarak içinden, “Ne garip bir adam. Ama neyse ki o da iyi niyetliymiş,” diye düşündü.
Derin, valizini aldıktan sonra hızlıca çıkışa doğru yöneldi. Kapadokya’nın masalsı havası, içinde hafif bir heyecan yaratıyordu. Eren’in bıraktığı defteri tekrar eline aldı. 2. sayfaya yapıştırılmış olan zarf, sonunda açılmayı bekliyordu. Zarftan çıkan şey, Derin’i hem şaşırttı hem de meraklandırdı: bir bankanın gold kartı. Kartın yanında bir not vardı: **“Derin, bu kart senin bütün ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Lütfen düşünmeden harca. Ayrıca, Kapadokya’nın en güzel otelinde bir rezervasyon yaptırdım. Adres aşağıda yazıyor.”** Derin bu adresi okuduğunda şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çünkü bu oteli belgeselde görmüştü!
Hemen bir taksi çevirdi, adresi şoföre gösterdi ve **“Lütfen buraya gidebilir miyiz?”** diye sordu. Şoför hafif bir tebessümle, **“Emriniz olur, hanımefendi,”** dedi ve yola çıktılar. Ancak Derin’in aklı hala birkaç saat önce yaşadığı olaydaydı. Sırtında hafif bir ağrı hissediyordu. Bir yandan omuzlarını ovalıyor, bir yandan da kendi kendine mırıldanıyordu: **“O adamın omzu bir balyoz gibiydi! Öküz oğlu öküz, nasıl gelişmişse resmen tır gibi olmuş! İnsan bir çarptığında, tır çarpmış gibi hissediyor kendini!”**
Taksici, Derin’in söylediklerini duyunca kahkahalarla gülmeye başladı. **“Hanımefendi, sizin bahsettiğiniz kişi Levent Bey olsa gerek. Onu tanıyorum,”** dedi. Derin şaşkınlıkla şoföre döndü: **“Nereden tanıyorsunuz?”** diye sordu. Taksici gülümsemeye devam ederek, **“Levent Bey, dünyanın en kibar ve iyi niyetli adamlarından biridir. Onun iri yapısına aldanmayın. Mesela bir keresinde Levent Bey’le yolda yürüyorduk. Aniden beni iki omzumdan kaldırıp başka bir yere koydu. Neden böyle bir şey yaptığını sorduğumda, ‘Yerde bir örümcek vardı, üzerine basmak istemedim,’ dedi. Böyle iyi kalpli bir adamdır. Ama itiraf etmeliyim, ona ilk defa ‘öküz’ diyen birine rastlıyorum. Tebrikler, hanımefendi!”**
Derin, taksicinin anlattıklarını duyunca hem şaşırdı hem de biraz utandı. **“Neyse, zaten bir daha görmeyeceğim onu. O yüzden sorun değil,”** diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. Ancak taksici, bu söz üzerine bir kez daha gülmeye başladı. Derin, taksicinin bu kadar gülmesini şüpheli buldu ama üzerinde fazla durmadı.
Otele geldiklerinde taksici, kapıyı açarak kibar bir şekilde **“Buyurun, Levent Bey’in oteline geldik,”** dedi. Derin, duydukları karşısında adeta dondu kaldı. Şaşkınlıkla taksiciye döndü: **“Nasıl yani? Bu otel o öküz oğlu öküze mi ait?!”** dedi. Taksici gülmeye devam ederek, **“Evet, hanımefendi. Levent Bey’in oteli burası. Burası sadece Kapadokya’nın değil, Türkiye’nin en prestijli otellerinden biridir. Kendisi, bu oteli tamamen misafirlerin konforu için dizayn ettirdi,”** diye yanıtladı.
Derin, bu bilgi karşısında hem şaşkınlık hem de inatla karışık bir his yaşadı. Otelin girişine doğru bakarken, devasa taş kapılar, otantik işlemeler, ve peri bacalarını andıran mimarisi göz alıcı bir ihtişamla karşısındaydı. Levent’in böylesine bir yere sahip olması, onun sadece fiziksel gücünün değil, aynı zamanda iş zekasının da bir göstergesiydi. Derin, kendi kendine mırıldandı: **“Bari bir otel bu kadar güzel olmasaydı! Şimdi bu adamdan daha da fazla nefret edemiyorum!”** diyerek, valizini sıkıca tuttu ve otelin içine doğru ilerledi.