Kapadokya’nın masalsı atmosferinde, tozlu yolların üzerinde yükselen peribacaları, güneşin son ışıklarıyla altın renginde parlıyordu. Gündüzün sıcaklığını geride bırakıp serinliğe teslim olan akşam havası, tatlı bir esintiyle derinin saçlarını uçuşturuyordu.
Ancak bu büyülü manzara içinde bir anlık panik yaşanmıştı. Derin’in bindiği at birden huysuzlanıp dört nala koşmaya başlamış, onu kontrol etmek imkânsız hâle gelmişti. Nefesi kesilmiş, korkuyla dizginlere asılmıştı ama atın hızını kesmeye niyeti yoktu. Peribacalarının arasına daldıklarında, yol birden çıkmaza girdi ve hayvan aniden şahlanarak onu sırtından fırlattı. Derin, sert zemine poposunun üstüne düştü, canı yanmıştı ama asıl sorun, sağ ayağındaki burkulmaydı.
Levent, atını ustalıkla durdurup hızla yanına geldi. Önce hayvanı sakinleştirip dizginlerini gevşetti, ardından Derin’in yanına çömeldi. Endişeyle yüzüne baktı:
**“Bir yerin çok acıyor mu?”** diye sordu, gözleri dikkatle Derin’in yüzünü inceliyordu.
Derin dişlerini sıkarak **“Biraz ayağım burkuldu sanırım.”** dedi.
Levent hemen sırt çantasını açtı, içinden çıkardığı soğuk suyu şişeyi hiç tereddüt etmeden Derin’in ayak bileğine döktü. Serin su Derin’in cildine değdiğinde ürperdi ama rahatlatıcı etkisi hemen kendini gösterdi. Ardından Levent, parmak uçlarıyla nazikçe bileğine dokunarak:
**“Şurası ağrıyor mu?”** diye sordu.
Derin, parmaklarının hafif baskısını hissettiğinde irkildi. Yüzüne sıcak bir kızarıklık yayıldı, utangaç bir ifadeyle **“Ah! İşte orası!”** diye inledi.
Levent hafifçe gülümsedi, sırt çantasından kırmızı saten bir örtü çıkardı ve yere serdi. Üzerinde küçük işlemeler bulunan bu şık örtü, çöl kumlarına benzer rengiyle ortamla mükemmel uyum sağlıyordu. Derin’in zorlukla oturduğunu fark edince, kollarını usulca onun beline doladı ve tüy gibi hafif bir hareketle örtünün üzerine bıraktı.
**“Ayağını hareket ettirmemelisin, daha kötü olabilir.”** dedi, sesi kararlı ama bir o kadar da nazikti.
Derin başını sallayarak kabul etti. Akşam güneşi yerini yavaş yavaş yıldızlara bırakırken, durdukları yer bambaşka bir atmosfere bürünüyordu. Gökyüzü siyah bir kadife gibi yavaşça kararıyor, yıldızlar birer birer belirginleşiyordu. Peribacalarının arasından yükselen ılık rüzgâr, esrarengiz ve huzur verici bir melodi gibi etraflarında dolaşıyordu.
Levent, sırt çantasından iki zarif kadeh çıkardı ve yere yerleştirdi. Ardından eski, yıllanmış bir şarap şişesinin mantarını dikkatlice çıkardı. Açılan şişeden yayılan derin aromalar Kapadokya’nın büyüsüne eşlik eder gibi havada asılı kaldı. Şarabı özenle kadehlere doldurduktan sonra, birini Derin’e uzattı.
Derin, bir an tereddüt etti ama sonra şarabı aldı ve küçük bir yudum içti. Damaklarında tanıdık ama etkileyici bir tat bırakan içki, içini sıcak bir hisle doldurdu. Gözlerini gökyüzüne çevirdi ve yıldızları izlemeye başladı. Gök kubbede beliren sonsuz ışık noktaları arasında, bir yıldız kaydı.
O an içini tuhaf bir his kapladı. Farkında olmadan aklı Eren’e gitti. Amerika’da neler yaptığı hakkında hiçbir fikri yoktu ama özlemi gitgide derinleşiyordu. Gözlerini kaybolan yıldıza dikmişken, Levent’in sesi onu bulunduğu ana çekti:
**“Şurada bir yıldız kaydı… Hadi bir dilek tutalım.”**
Derin, sessizce gözlerini kapattı. İçinden geçen dileği kimseye söylemeyecekti ama biliyordu ki, kalbinin en derininde sadece bir şey istiyordu…
Kapadokya’nın yıldızlarla bezeli gökyüzü, o gece adeta sonsuz bir evrenin kapılarını aralıyordu. Derin, kırmızı saten örtünün üzerinde, ayak bileğindeki hafif acıyı unutmuş halde, karşısındaki yıldızlara dalmıştı. Levent ise gözlerini gökyüzünde süzülen bir yıldızın kayışına dikmiş, içindeki düşünceleri tartıyordu.
Aynı anda, binlerce kilometre uzakta, Amerika’da Eren’in omuzları yere değmiş, gözlerinden süzülen yaşlar toprağa karışmıştı. Levent, kayan yıldızı fark ettiğinde içini garip bir his kapladı. Bir anlık tereddütten sonra Derin’e döndü ve gözlerinin içine bakarak:
**“Sana söylemem gereken bir şey var.”** dedi, sesi ciddiydi.
Derin başını ona çevirdi. Şimdi bütün dikkatini Levent’in yüzüne, gözlerinin derinliklerine vermişti. Onun ağzından çıkacak her kelimeyi büyük bir önemle dinlemeye hazırdı.
Levent derin bir nefes aldı, bakışlarını kaçırmadan konuşmaya devam etti:
**“Derin… ben senden hoşlanıyorum. Hem de sandığından daha fazla. Sen gerçekten çok güzel bir kadınsın. Ama sadece dış güzelliğinden bahsetmiyorum. İçindeki ışık, gücün… bunlar etkileyici.”**
Derin’in gözleri büyüdü, elleri bir an bardağı sıkıca kavradı. Bunu beklemiyordu. Ancak Levent henüz bitirmemişti.
**“Eren’le olan ilişkin hakkında çok fazla şey bilmiyorum ama… seni gerçekten sevseydi, şu an burada seninle birlikte olurdu. Amerika’da ne yaptığını bile bilmiyorsun.”**
Derin aniden irkildi. Levent’in sözleri kafasında yankılanmaya başlamıştı. Elindeki bardağı yere koydu ve sert bir ifadeyle:
**“Hayır, Eren beni seviyor! Amerika’ya eğitim vermek için gitti. Para kazanması gerekiyor.”** dedi, sesinde kendinden emin olmaya çalışan bir ton vardı.
Levent hafifçe gülümsedi. Ancak bu gülümseme alaycı ya da küçümseyici değildi; aksine, içinde biraz hayal kırıklığı, biraz da gerçekleri kabullenmenin getirdiği bir hüzün barındırıyordu.
**“Para kazanmak için mi?”** diye tekrarladı yavaşça. Ardından başını hafifçe iki yana sallayarak devam etti:
**“Derin, Eren’in paraya ihtiyacı yok. O benden bile varlıklı biri. Sana söylemek istemezdim ama gerçek şu ki, o neden gitti bilmiyorum. Ama para için olmadığı kesin.”**
Derin’in içinde bir şeyler kopuyordu. Sanki bir yapbozun eksik parçaları birer birer yerine oturuyordu ama bu, ona huzur vermek yerine içindeki şüpheleri körüklüyordu. Kadehini yeniden eline aldı ama bu kez içmek için değil, sadece tutunacak bir şey arıyormuş gibi parmaklarını bardağın etrafında gezdirdi.
**“Beni gerçekten sevseydi yanımda olurdu…”** diye düşündü, içinden ama kelimeleri yüksek sesle söylemeye cesaret edemedi.
Gözlerini yıldızlara çevirdi. Gecenin ıssızlığında, içinde yankılanan düşünceler onu bambaşka bir boşluğa sürüklüyordu. Şu an yanında sadece Levent vardı ve o, onunla olmaktan çekinmiyor, ondan uzaklaşmıyordu. Oysa Eren çok uzaktaydı ve nedenini bile tam olarak bilmiyordu.
Levent’in gözleri, Derin’in yüzündeki dalgın ifadeyi yakaladı. Ona doğru hafifçe eğilerek:
**“Derin…”** dedi usulca.
Derin başını ona doğru çevirdi. Kalbi hızlı atıyordu. Hayır, Eren ona bunu yapmazdı, değil mi? Hayır… Eren onu seviyordu.
**“Ben de onu seviyorum.”** diye fısıldadı ama sesi kararsızdı.
Ve o anda, içini bir sorgulama dalgası kapladı. Yanında Levent varken, bu kadar güzel bir gecede, romantik bir atmosferin içinde, neden kendini Eren’e değil de burada, bu ana ait gibi hissediyordu?
Levent’in gözleri, sanki onun zihnini okuyormuş gibi, düşüncelerini yansıtan bir ayna gibiydi. Derin bir kez daha yıldızlara baktı, kayan yıldızın bıraktığı iz hâlâ gökyüzünde silik bir çizgi gibi duruyordu. Belki de dileğini tutmuştu ama artık neyi dilediğini bile bilmiyordu.
Kapadokya’nın gizemli atmosferi, bu gece sanki daha da yoğunlaşmıştı. Peribacalarının gölgeleri, ay ışığında uzun siluetler gibi uzanıyor, doğanın kusursuz sessizliği sadece hafif esen rüzgâr ve uzaklardan gelen baykuş sesleriyle bozuluyordu. Derin’in kalbi, Levent’in söyledikleriyle sarsılmış, içini öfke ve belirsizlik kaplamıştı.
Bir an bile tereddüt etmeden yerinden kalktı, kalbinin hızla atmasına aldırmadan uzaklaşmak istedi. Ama Levent de onunla birlikte ayağa kalktı. Derin tam arkasını dönüp yürümek üzereyken, Levent aniden elini tuttu. Güçlü ve kararlı bir hareketle onu kendisine çekti. Derin şaşkınlıktan gözlerini açamadan, Levent’in dudakları bir anda onunkilerle buluştu.
Şok içinde göz bebekleri büyüdü, bedeni hareketsiz kaldı. Ama sadece birkaç saniye… Sonra hızla geri çekildi, Levent’i göğsünden iterek kendinden uzaklaştırdı.
**"Ne yapıyorsun salak?!"** diye bağırdı. Nefesi düzensizdi, kalbi göğsünde çılgınlar gibi çarpıyordu. **"Bu yaptığımız doğru değil!"**
Levent’in yüzündeki ifade bir anda değişti. Derin, onun gözlerine baktığında içindeki üzüntüyü, pişmanlığı ve belki de bir anlık kaybolmuşluğu görebiliyordu. O an Levent’in, belki de hayatında ilk defa böyle bir şey yaptığını fark etti.
Levent başını öne eğdi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi: **"Özür dilerim... İlk defa böyle bir şey yaptım. Nedenini bilmiyorum..."**
Fakat biliyordu. İçinde patlayan duyguları, Derin’e olan çekimini, onun her kelimesini, her bakışını nasıl içinde büyüttüğünü... Ama şimdi bunları söylemenin bir anlamı yoktu. Kendisine kızıyordu, ne yaptığını sorguluyordu.
Derin, derin bir nefes aldı ve sertçe konuştu: **"Tamam. Bir daha böyle bir şey yaşamayacağız. En iyisi ikimizin de birbirinden uzaklaşması."**
Cümlesini tamamlar tamamlamaz arkasını döndü ve gitmek için adım attı. Ama tam o anda bileğindeki ağrı onu yakaladı. Ayağını her yere bastığında keskin bir acı hissediyordu. Dişlerini sıktı, güçlü kalmaya çalıştı ama acı gittikçe dayanılmaz hale geliyordu.
**"Derin, dur!"** dedi Levent, sesi endişeliydi. **"Bu şekilde yürüyemezsin. Seni taşımam gerekiyor."**
Derin başını hızla iki yana salladı. **"Hayır, yapamam!"** dedi, ama adımlarını atmaya devam ettikçe ağrının daha da arttığını hissetti. On adım attıktan sonra durdu, başını kaldırıp Levent’e baktı.
Ve o an, yüzünden yaşlar süzüldü.
Bu gözyaşları sadece acının getirdiği bir refleks miydi? Yoksa içinde biriktirdiği tüm duyguların, Eren’e olan özleminin ve belki de duyduğu hayal kırıklığının bir dışa vurumu muydu? Derin, bunu bilmiyordu.
Levent gözyaşlarını gördüğünde daha fazla dayanamadı. Ona doğru hızlıca yaklaşıp kollarını etrafına sardı, sıcacık bedeniyle onu sakinleştirmeye çalıştı.
**"Tamam, sakin ol. Şimdi seni buradan çıkaracağız, sonra konuşuruz."** dedi, sesi güven vericiydi.
Ve o anda Derin’i kollarına aldı.
Levent’in güçlü kolları Derin’i kolayca kaldırdı, sanki onu taşımak için yaratılmış gibiydi. Derin başta direnmek istedi, ama acısı buna izin vermedi. Ellerini istemsizce Levent’in boynuna doladı. Göğsüne yaslandığında, kaslarının her kıvrımını hissetti. Levent’in teninin sıcaklığı, nefesinin ritmik yükselip alçalışı… Her şey o kadar gerçekti ki.
O an fark etti.
Bu, onun için bir sınamaydı.
Her kas dokunuşunda, Levent’in kollarında oluşunun verdiği his, onu bir duygu karmaşasına sürüklüyordu. Kendini sıktı, direndi, ama sonunda gözleri Levent’in yüz hatlarına kilitlendi.
Ve işte o an, duygularına yenik düştü.
Derin, hiç düşünmeden Levent’i öptü.
Levent bir an duraksadı, ardından aniden karşılık verdi. Öpücük, yavaş ama derindi, ikisinin de içindeki baskılanmış arzuları, kaçınılmaz çekimi ortaya çıkaran bir patlama gibiydi.
Levent, Derin’i yere bıraktığında artık her şey kontrolden çıkmıştı. Tozlu toprağın üzerine yatarken dudakları tekrar buluştu. Öpücükler gittikçe daha tutkulu, daha yoğun hale geldi.
Derin’in elleri Levent’in sırtında geziniyor, her dokunuşunda onu daha çok istiyordu. Levent’in elleri ise onun saçlarının arasında kayboluyordu. Gece boyunca birbirlerine olan çekim gücü, bir volkan gibi patlamıştı.
İkisi de, bu anın geri dönüşü olmayan bir an olduğunu biliyorlardı. Ama artık ne mantık vardı, ne de sınırlar…