Akşam Üzeri

1069 Kelimeler
Kahvaltının sıcak atmosferi içinde Levent, çatalını masaya bıraktı ve gözlerini Derin’e dikti. Onun hakkında Eren’den çok şey duymuştu, ama şimdiden fark ediyordu ki Derin, düşündüğünden daha farklı biriydi. Enerjisi, bakışları, bazen çocukça ama bazen de derin düşüncelere dalan hali… Levent, biraz daha rahat bir pozisyona geçerek sordu: *"Kapadokya’da atla gezdin mi hiç?"* Derin, bir an duraksadı. Gözleri Levent’in yüzünde, zihni ise bambaşka bir yerdeydi. Atla gezmek mi? Hayır, hiç yapmamıştı. Normalde yeni şeyler denemeyi severdi ama Kapadokya’da at binmek hiç aklına gelmemişti. Hafifçe başını iki yana sallayarak, *"Hayır, hiç binmedim."* dedi. Levent’in yüzünde beliren hafif gülümseme, sıcak bir gün ışığı gibi aydınlatıcıydı. Omzunu hafifçe silkerek, rahat bir ses tonuyla konuştu: *"O zaman gün batımında sana güzel bir tur yaptırabilirim. Gerçekten eşsiz bir deneyim olacak. O tepelerin, vadilerin arasında at sürmek… Hele gün batımında! Renkler değişirken etrafındaki manzaranın nasıl büyülendiğini görmelisin."* Derin, ne diyeceğini bilemedi. Bu teklif hoşuna gitmişti ama içindeki belirsizlik onu durduruyordu. Levent ile baş başa bir tur mu? Tanımadığı biriyle bir gün batımı yolculuğu yapmak… Ama diğer yandan Eren’in arkadaşıydı, yani ona güvenebilirdi, değil mi? *"Ee… Yani… Bilmem ki…"* diye kem küm etti. Parmaklarını masaya vurarak düşünceli bir halde gözlerini kaçırdı. Levent’in bakışları onun üzerinde sabitlenmişti. Hafifçe başını yana eğdi ve sabırlı bir ses tonuyla konuştu: *"Bak, tereddüt ettiğini görebiliyorum ama inan bana, pişman olmayacaksın. Sadece bir dene. Sonuçta buradasın ve böyle bir fırsatı bir daha kolay kolay yakalayamazsın."* Levent’in sesindeki kararlılık, Derin’in içinde bir güven hissi oluşturdu. Belki de gerçekten güzel bir deneyim olabilirdi. İçinden *Ne kaybedebilirim ki?* diye düşündü. Sonunda derin bir nefes alıp, hafif bir gülümsemeyle *"Tamam, o zaman. O saate hazır olacağım."* dedi. Levent memnuniyetle başını salladı. *"Harika! O zaman saat 17.30’da seni almaya geleceğim. Güzel bir tur yapalım."* Bu cümleden sonra Levent hafifçe sandalyesini geriye itti ve nazik bir şekilde masadan kalktı. Derin de hafif bir baş selamıyla onu uğurladı. Ancak Levent’in ayrılmasıyla birlikte zihni bir kez daha karışmıştı. *"Acaba yaptığım şey doğru mu?"* Bunu kendine defalarca sordu ama net bir cevap bulamıyordu. İçinde küçük bir heyecan ve belirsizlik vardı. Oysa gün batımına kadar hala uzun bir zaman vardı ve kendisini o ana kadar nasıl oyalayacağını bilmiyordu. Amerika'da.. Eren’in zihni, odada yankılanan kelimelerle dolup taşmıştı. **“Artık tıp size yardımcı olamıyor…”** Bu cümle, bir bıçak gibi içini kesmişti. Kalbinin atışlarını duyabiliyordu, odadaki sessizlik bile nefes almasını zorlaştırıyordu. **Son zamanlarını istediğin gibi geçir…** Bu, bir doktorun umutsuzluğunu saklamaya bile çalışmadan söylediği bir cümleydi. *"Hayır, bir şeyler olmalı!"* diye haykırdı Eren, yüzünde acıyla karışık bir öfke vardı. Yumruklarını sıktı, dişlerini kenetledi. Sanki bu cümleyi inkar ederse gerçeklik de değişecekmiş gibi, içindeki çaresizliği bastırmaya çalışıyordu. Ama doktorun gözlerindeki ifadeye bakınca, bunun boşuna olduğunu anladı. Doktor üzülerek başını iki yana salladı. Yıllarca binlerce hasta görmüştü, ancak bazı vakalar ne kadar çabalarsan çabala, kaderi değiştiremeyeceğin türdendi. Derin bir nefes aldı ve Eren’in gözlerinin içine bakarak net bir şekilde konuştu: *"Eren Bey, sizin için en iyi şey, kalan günlerinizi dilediğiniz gibi geçirmeniz. Eğer tedaviye devam edersek, bu sadece acınızı artıracak. Artık tıp, sizin için bir çare sunamıyor."* O an, odadaki hava ağırlaştı. Sanki Eren’in omuzlarına görünmez bir yük binmişti. Kalbinin çarpıntısı kulaklarında yankılandı, elleri istemsizce titremeye başladı. Bu cümle, ölümün sessiz ama kaçınılmaz adımlarını artık net bir şekilde duyduğunu gösteriyordu. Gözleri doldu, ama ağlamamaya çalıştı. Birkaç saniye boyunca doktorun yüzüne baktı, belki bir umut kırıntısı bulurum diye… Ama yoktu. Birden vücudu hareket etmeye başladı. Artık burada kalamazdı. Odanın dört duvarı üzerine kapanıyormuş gibi hissediyordu. **Kaçmalıydı.** Serumları bir hamlede kollarından çekti. Damarlarında keskin bir sızı hissetti ama umursamadı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Göğsü sıkışıyor, nefesi daralıyordu. *"Hayır, hayır!"* diye bağırdı ve hızla kapıya yöneldi. Koridorlar boyunca hızla ilerledi. Hemşireler ve doktorlar onun arkasından bağırıyordu ama Eren onları duymuyordu bile. Beyni sadece **kaç** komutunu veriyordu. Hastane kapısından çıktığında soğuk rüzgar yüzüne vurdu, ama bu bile onu sakinleştirmeye yetmedi. Bir an bile durmadan arabasına bindi ve motoru çalıştırdı. Hızlıca yola koyuldu, **evine** gidiyordu. Ormanlık alanın içindeki sessiz, oksijen dolu evine… Orası, hayatının en huzurlu anlarını geçirdiği yerdi. Ama şimdi, kaçınılmaz bir sona doğru sürüklenirken o huzuru hissedemiyordu. Eve vardığında kapıyı sertçe açtı ve içeri girdi. Odanın içi loştu, sadece pencereden sızan gün ışığı mobilyaların üzerine vuruyordu. İçeri girdiğinde derin bir nefes aldı, ama içindeki boğucu ağırlık hâlâ oradaydı. Elini cebine götürdü ve telefonunu çıkardı. Titreyen elleriyle ekranı açtı. **Derin’den gelen mesajlar…** *"Hayatım… Evet, Kapadokya çok güzel bir yer fakat artık keyif almıyorum. Seni istiyorum. Seni yanımda görmek istiyorum. Ne olursa olsun gel artık, canıma tak etti!"* Eren’in gözleri yaşlarla doldu. Telefonu sıkıca tuttu, ekrana daha da yaklaştı. **Bu sözler, onun yaşamak için tek nedeniydi.** Ama şimdi… Şimdi, ona gidemeyecekti. Derin’in mutluluğu için gitmemeliydi. Aniden içindeki tüm öfke, tüm hayal kırıklığı bir patlamaya dönüştü. Elindeki telefonu **tüm gücüyle fırlattı.** Telefon, odanın içinde havada süzüldü, sonra duvara çarparak yere düştü. Ekranı çatlamıştı, ama artık hiçbir şey umurumda değildi. Eren, dizlerinin üzerine çöktü, başını ellerinin arasına aldı. **Ne yapacaktı?** Kapadokya’daki Derin, onu bekliyordu. Ama Eren, onunla son bir kez bile görüşmeden gidecek miydi? Eren’in içi daralıyordu. Odadaki hava, göğsünü sıkıştıran görünmez bir zincir gibi onu esir almıştı. Artık burada duramazdı. Burada, bu dört duvar arasında, doktorların acı gerçeğiyle yüzleşerek çürüyemezdi. Ayağında hiçbir şey yoktu. Ne ayakkabı, ne çorap… Umursamıyordu. Tüm bedenini saran o derin huzursuzluktan kaçmak için tek bir yolu vardı: **Koşmak.** Kapıyı hızla açtı ve dışarı fırladı. Havanın soğukluğu, tenine bıçak gibi saplandı ama bunu hissetmiyordu. Ciğerleri oksijenle dolduğunda bile içindeki boğulmuşluk hissi geçmiyordu. Ayakları, çimlerin ve kuru dalların üzerinden yalınayak geçerken, canını acıtan ufak taşları umursamıyordu. Her adımıyla daha hızlı koşuyor, ciğerlerini yakan havayı içine çekiyor, gözlerindeki yaşları rüzgara teslim ediyordu. **“Pes etmeyeceğim!”** diye fısıldadı dişlerinin arasından. Sesi rüzgara karıştı ama içindeki savaş devam ediyordu. Önünde uzanan ormanlık alana daldı. Ağaçların gövdeleri, onun ilerlemesini zorlaştırıyordu ama hız kesmedi. Koşuyordu. Ne için, nereye kadar, bilmiyordu. Ama **durursa öleceğini** hissediyordu. **"Pes etmeyeceğiz!"** dedi bu kez daha yüksek sesle. Nefesi düzensizleşiyordu, kalbi sanki göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu. Ama Eren, buna aldırmadı. Yapraklar yüzüne çarpıyor, dallar kollarını kesiyordu. Ama o sadece daha da hızlandı. **“Ne olursa olsun, pes edemem!”** Gözleri doldu. Ama bu sefer çaresizlikten değil, içindeki çılgın arzudan, yaşama tutunma isteğinden… **“Derin için!”** Ayakları yalın, ciğerleri yanıyordu. Ama **koşmaya devam etti.** **“Derin için…”** Ne yaptığını kendisi bile bilmiyordu. Ama umursamıyordu. **Sadece yapıyordu.** Bir süre sonra ormanlık alanın karanlıklarina kayboldu yorgun düştü önce dizlerini koydu yere sonra omuzları toprakla buluştu gözleri açıktı, dudakları susmuyordu derin.. derin.. der
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE