Amerika’da bir hastane odasında, soluk alıp vermesi bile zorlaşan Eren, yaşam ile ölüm arasında ince bir çizgide gidip geliyordu. Odanın beyaz duvarları, üzerine bağlı olduğu makinelerin tekdüze sesleri, damarına giren serumun damla damla akışı… Her şey gözlerini kapattığında bile zihninde yankılanıyordu.
Tedaviye yanıt vermemesi doktorları endişelendiriyordu. Daha önce ona altı ay ömür biçmişlerdi ama o, bu hastalığa boyun eğmeyi reddediyordu. Vücudu her geçen gün güçsüz düşse de zihni savaşmaktan vazgeçmiyordu. Ancak son birkaç gündür ağrıları dayanılmaz hale gelmişti. Ve bugün… Bugün, kalbi durdu.
Odanın içinde panik havası hakimdi. Hemşireler ve doktorlar hızlıca içeri dalmış, makinelerin sesi bir anda alarm seviyesine yükselmişti.
**“Hemen elektroşok hazırlayın!”**
**“Kalp atışı yok! Hemen müdahale edin!”**
Eren, artık hiçbir şeyi hissedemiyordu. Sanki vücudu ağır bir yükün altında eziliyordu. Bilinci gidip gelirken, kulaklarında yankılanan seslerin arasından sıyrılan tek bir görüntü vardı: **Derin’in gülümsemesi.**
O an, gözlerinin önüne Kapadokya'dan gelen bir video düştü. Derin, peribacalarının arasında gülerek telefona el sallıyordu. **"Eren! Bunu mutlaka görmelisin! O kadar güzel ki… Sana teşekkür ederim!"** diyordu heyecanla.
Doktorun sesi, bu anıyı parçalayarak geri getirdi:
**“Bir… iki… Üç!”**
Vücuduna inen elektroşok dalgası, Eren’i adeta bir uçurumun kenarından çekip aldı. Gözlerini açamıyordu, ama kalbi yeniden atıyordu. Tek yapabildiği, dudaklarını hafifçe kıpırdatarak fısıldamaktı:
**“Derin…”**
***
Eren’in içini kemiren en büyük korku, ölürse Derin’in ne yapacağıydı. O, geçmişin ağırlığını hala sırtında taşıyordu ve her şeyin ona yük olmasını istemiyordu. Derin’in güçlü olmasını istiyordu. Hayata sıkı sıkı tutunmasını, kendi ayakları üzerinde dimdik durmasını… Ama eğer kendisi giderse, Derin’in ne kadar büyük bir yıkım yaşayacağını çok iyi biliyordu.
Bu yüzden, onu yalnız bırakmamak için elinden geleni yapıyordu. Ona büyük bir miras bırakmayı planlamış, tüm harcamalarını düşünmeden yapabileceği bir kart tahsis etmişti. Ama bundan daha önemlisi, onu güvende hissettirecek birinin yanına yönlendirmişti.
**Levent…**
Levent ve Eren, yıllar önce bir tesadüf eseri tanışmıştı. O zamanlar Levent’in hayatı tam anlamıyla bir enkazdı. Geçmişte yaşadığı acılar ve başarısızlıklar onu defalarca intiharın eşiğine sürüklemişti. Kimse ona bir el uzatmıyordu, ta ki Eren karşısına çıkana kadar.
Eren, Levent’i karanlık kuyusundan çekip çıkarmış, ona hayatta kalmayı ve savaşmayı öğretmişti. Levent’in içindeki gücü fark etmesini sağlamış, onu yeniden inşa etmişti. O gün Levent, Eren’e hayatını borçlu olduğunu söylemişti. Şimdi Eren, Levent’ten tek bir şey istiyordu:
**“Derin’i koru.”**
Bu yüzden Derin’in kaldığı oteli özellikle seçmişti. Levent’in oteli. Eğer bir gün her şey kötüye giderse, en azından Derin’in yanında ona göz kulak olabilecek biri olacaktı.
Ama yine de içindeki sessiz bir fısıltı, **"Buna gerek kalmadan hayatta kalmalısın."** diyordu.
Eren, son gücüyle telefona uzandı ve Derin’in en son gönderdiği videoyu açtı. Derin’in mutlu sesi, yüzüne bir gülümseme yerleştirdi.
**"Ne olursa olsun mutlu olmalısın, Derin… Ben olsam da, olmasam da."**
Ve sonra, odada yankılanan tek şey, makinelerin düzenli ritmi ve solgun bir gülümsemeyle izlenen bir ekran oldu.
### **İç Güzelliğin Yankısı**
Derin, yatağın kenarına oturup Eren’in bıraktığı defteri açtı. Sayfalar arasında ilerlerken, üçüncü sayfanın en üstünde dikkatini çeken birkaç cümle vardı:
**"Bir gün biriyle tanışırsan, ona önyargıyla yaklaşma. Dış görünüş hiçbir şey ifade etmez. İnsanlara ulaşmak için duygularına bak, nasıl yaklaştıklarına bak. Bir insanın içi ne kadar güzelse, dışı da o kadar güzeldir."**
Sıcak bir melodi gibi zihninde yankılandı bu kelimeler. Derin, parmaklarını satırların üzerinde gezdirirken, Eren’in sadece bir tavsiye vermediğini, ona bir bakış açısı sunduğunu fark etti.
İnsan, çoğu zaman gördükleriyle yetinir, hissettiklerine güvenmekten korkardı. Güzel yüzler, güçlü bedenler, kusursuz duruşlar... Hepsi bir yanılsamaydı. Gerçek güzellik, gözlerin algılayamadığı ama ruhun hissettiği bir titreşimden ibaretti.
İnsanı güzel kılan, teninin pürüzsüzlüğü değil; yaşanmışlıkların kazandırdığı derinlikti. Bedenin gücü değil; ruhunun direnciydi. Bir gülüş, bir dokunuş, hatta bir bakış... İç dünyası karanlık olan birinden gelen en güzel gülüş bile sahteydi. Ama kalbi ışıkla dolu birinin en sessiz hali bile sıcaklık yayardı.
Belki de gerçek anlamda "güzel" olmak, başkalarına ne kadar iyi hissettirdiğinle ölçülürdü. Belki de dünya, kusursuz yüzlerden değil, kusursuz ruhlardan oluşsaydı, çok daha anlamlı bir yer olurdu.
Derin, elindeki defteri kapatıp balkona yöneldi. Gökyüzüne baktı. Sonsuz evrenin içinde ne kadar küçük bir noktaydı. Ve belki de asıl mesele, dışarıdan nasıl göründüğün değil, dünyaya nasıl bir iz bıraktığındı.
### **Sabahın Sessizliği ve Tanıdık Bir Yüz**
Derin, sabahın erken saatlerinde odasından çıkıp otelin geniş, zarif dizayn edilmiş açık büfe alanına doğru yürürken içindeki iştahın farkına vardı. Normalde kahvaltı konusunda seçici olurdu ama bugün farklıydı. Kendini aç hissediyordu, belki de Kapadokya'nın temiz havası, belki de dün yaşadığı maceralar onu iyice acıktırmıştı.
Büfe alanına yaklaşırken gözleri, sırada bekleyen devasa bir adamı seçti. Nasıl görmesin ki? Nereye baksa, karşısında sanki bir dağ gibi yükselen o tanıdık figürü görüyordu. Levent... Öküz oğlu öküz diye içinden geçirdi ama sonra Eren’in defterde yazdığı sözler aklına düştü:
*"Bir insanın içi ne kadar güzelse, dışı da o kadar güzeldir."*
Derin, bir an içini çekti. Belki de Eren haklıydı. Belki de bu adam sadece dışarıdan kaba ve iri görünüyordu ama aslında bambaşka biriydi. Derin, bakışlarını etrafına gezdirdi. Kahvaltı masaları hızla doluyordu, boş yer bulmak imkansız hale gelmişti. Ve tam o anda fark etti... Levent, otelin geniş camlarının önündeki son boş masaya oturmuştu.
Derin istemsizce içini çekti. *Of, tabii ki de bu adamın yanındaki tek boş yer bana kalır!* Kendi kendine sitem etti ama başka seçeneği olmadığını kabul ederek ağır adımlarla Levent’in oturduğu masaya doğru ilerledi. Kendi kendine telkin etti:
*"Derin, unutma. İnsanları dış görünüşüne göre yargılama! Hadi, biraz nazik ol!"*
Bu düşüncelerle Levent’in masasına yaklaşıp nazik bir ses tonuyla, *"Merhaba, afiyet olsun."* dedi.
Levent, başını kaldırdı ve sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. *"Merhaba, hanımefendi. Siz Derin olmalısınız, değil mi?"*
Derin şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Bu adam ismini nereden biliyordu? Hafifçe öne eğilip merakla sordu:
*"Evet, ben Derin. Ama ismimi nereden biliyorsunuz?"*
Levent, elindeki çatalı masaya bırakıp kibar bir ifadeyle gülümsedi. *"Resepsiyondaki arkadaşımdan öğrendim. Sizi buraya Eren Bey yönlendirdi galiba."* dedi.
Bu cümleyi duyunca Derin’in içinde hafif bir sıcaklık yayıldı. Eren’in ona ne kadar çok şey düşündüğünü bir kez daha hissetti. Levent sözlerine devam etti:
*"Eren, benim çok sevdiğim birisidir. Kendisi eğitim için Amerika’ya gitmiş, belli bir süre ortada olmayacakmış. Benden sizi iyi ağırlamamı istedi."*
Derin, Levent’in gözlerine baktığında içinde bir şüphe uyandı. Eren, ona neden böyle bir şey demişti? Neden Levent’ten kendisini ağırlamasını istemişti? Sadece bir arkadaşının, eski bir dostunun yardımı mıydı bu? Yoksa Eren, Kapadokya’da olamayacağını bildiği için onun yalnız hissetmemesi adına böyle bir şey mi yapmıştı?
Bütün bu düşünceler zihninde dolaşırken, Levent’in kendisini dikkatlice izlediğini fark etti. Adamın bakışları düşündüğünden daha derin ve anlamlıydı. Derin, içindeki karmaşayı bastırarak hafifçe gülümsedi ve çatalını eline alarak kahvaltısına başladı.
Bu yeni gün, belki de yeni başlangıçların habercisiydi.