Kapadokya, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyordu. Gün doğumu peribacalarının siluetlerini altın rengine boyarken, vadilere yayılan ince sis tabakası yavaş yavaş dağılıyordu. Uzaklardan, henüz uykusundan uyanan kuşların hafif cıvıltıları duyuluyordu. Gecenin serinliğini yavaş yavaş ısıtan güneş, doğaya yeniden can veriyordu.
Levent ve Derin, toprakla bütünleşmiş bedenlerini, geceyi geçirdikleri yerden ağır hareketlerle kaldırdılar. Gözleri mahmur, başları şarabın etkisiyle zonkluyordu. Levent, elini alnına götürerek gözlerini ovuşturdu. Hafif rüzgâr, saçlarını dalgalandırırken, bir an için her şeyin bir rüya olmasını diledi.
Ama rüya değildi.
Derin aniden irkildi. Göz bebekleri büyümüş, solgun yüzüne kan oturmuştu. Kalbi, göğsünde düzensizce atıyordu. Nefesi hızlandı, elleri titriyordu. Önce gözlerini Levent'e, sonra etrafındaki manzaraya çevirdi. Hafızası, gecenin en küçük anlarını bile acımasızca zihnine kazıyordu.
Ve sonra, bir anda, içindeki duygular taşarak dışa vuruldu.
**"Hayır!"** diye bağırdı, sesi yankılanarak peribacalarına çarpıp geri döndü. Gözyaşları, kontrolsüzce yanaklarından süzülmeye başladı. **"Ne yaptım ben… Ne yaptım?!"**
Ellerini yüzüne kapattı, vücudu istemsizce sarsılıyordu. Bacakları titredi ve olduğu yere çöktü. Nefesi düzensizdi, içi sıkışıyordu. Kalbinin ritmi bozulmuştu, her vuruşunda sanki vücudunu bir tokat gibi sarsıyordu.
**"Eren'i aldattım…"** diye inledi, kelimeler boğazında düğümleniyordu. **"Eren'in en yakın arkadaşıyla… Onunla birlikte oldum!"**
Gözyaşları toprağa damlıyor, içindeki pişmanlığı söküp atmak istercesine soluk soluğa ağlıyordu.
Levent, Derin’in bu hali karşısında donup kalmıştı. O da pişmandı. Ama onun pişmanlığı sadece Derin’e karşı değildi. Eren’e karşı içini kemiren bir vicdan azabı vardı.
Eren ona bir can borcu bırakmıştı.
Levent’in bugün olduğu kişi olmasının tek sebebi Eren’di. Eğer Eren, yıllar önce ona elini uzatmamış olsaydı, belki de şu an burada bile olamazdı. Ona iş, para, hatta bir hayat vermişti. Gördüğü her şeyi, sahip olduğu her şeye, hayatta olmasına bile Eren sebep olmuştu.
Ve şimdi, onun sevdiği kadınla birlikte olmuştu.
Levent, dişlerini sıkarak başını eğdi. Yumrukları istemsizce sıkılmıştı. Gecenin ateşi hâlâ vücudunda yankılanıyordu ama bu ateşin yerini, derin bir pişmanlık çoktan almıştı.
Derin ise ağlamaya devam ediyordu. İçindeki çığlıkları susturamıyordu. Onun için Eren, sadece bir sevgili değil, hayatının bir parçasıydı. Onunla büyümüş, onunla nefes almış, onu sevmişti. Ve şimdi, bir gecede, tüm bu sevgiyi nasıl hiçe saydığını anlamaya çalışıyordu.
Levent ve Derin, birbirlerine baktılar.
Gözlerinde aynı korku, aynı pişmanlık, aynı farkındalık vardı.
Bu yaşanan şey, sadece bir gecelik bir hata değil, hayatları boyunca peşlerinden gelecek bir gölgeydi. Bir anlık duygu patlaması, bir anlık zayıflık, onları sonsuza kadar takip edecekti.
Kapadokya’nın o büyülü sabahında, güneş vadileri aydınlatırken, onlar içlerinde büyüyen karanlıkla baş başa kalmışlardı.
Kapadokya’nın güneşli sabahına inat, Derin’in iç dünyası zifiri karanlıktı. İçindeki pişmanlık, onu yerle bir etmişti. Ayakları titreyerek doğrulmaya çalıştı, fakat bileğindeki acı, aniden tüm bedenine yayıldı. Yüzünü buruşturdu, ama durmadı. Kaçmalıydı. Otele gitmeli, kendini kapatmalıydı.
Kumlu zeminde yalpalayarak ilerledi, bileğini sürükleyerek koşmaya çalıştı. Taşların üzerinde her adımında acı çekiyordu ama durmayı düşünmüyordu. Levent, olduğu yerde donmuş gibiydi. Ne söyleyeceğini bilemiyordu. Hata yapmıştı. Büyük bir hata. Ancak Derin’in o hâlde, titreyerek, ağlayarak kaçışı, içinde garip bir his uyandırmıştı. Onu durdurmak istemişti ama kelimeler boğazında düğümlenmişti.
Yarım saat süren bir çırpınışın ardından Derin, nihayet otele vardı. Otele adım attığında, lobideki herkesin bakışları üzerine çevrildi. Üzeri toz içindeydi, elbisesi toprakla kaplanmıştı. Bir ayağını sürükleyerek ilerliyordu, yüzü solgun, gözleri şişti. Makyajı dağılmış, gözyaşları kurumuş ama izleri hâlâ yanaklarında belli oluyordu.
Resepsiyondaki kadın ona endişeyle yaklaştı. **"İyi misiniz efendim? Ambulans çağırmamı ister misiniz?"**
Derin cevap bile vermedi. Sadece boş bir bakış atıp hızla odasına çıktı. Kapıyı sertçe kapattı, sırtını yasladı ve yere çöktü. **"Eren…"** diye fısıldadı, nefesi düzensizdi.
Sonra hızla ayağa kalktı ve kendisini kıyafetleriyle duşa attı. Sıcak su, bedenine temas ettiğinde, gece yaşananları bir kez daha hatırladı. Dudaklarında kalan o yabancı hissi, tenindeki izleri, pişmanlıkla yanan ruhunu…
**"Hayır! Hayır! Hayır!"**
Bağırarak başını geriye yasladı, gözlerinden yaşlar süzüldü. Ellerini duvarlara koyarak derin derin nefes aldı. Sanki tüm su damlaları, yaşadığı anıları yıkayıp götürecekmiş gibi umutsuzca suyun akmasını izledi.
Ama geçmiş silinmiyordu.
Hızla sudan çıktı, aynanın karşısına geçti. Kendisine baktığında, yüzü solgun, gözleri korkuyla doluydu. Sanki karşısında gördüğü kadın, kendisi değildi. **"Sen kimsin?"** diye fısıldadı. Bu hâle nasıl gelmişti? Eren'e âşıktı. Onunla hayaller kurmuştu. Geleceğini onunla inşa edecekti. Ama şimdi… şimdi kendini bile tanımıyordu.
Öfkeyle yumruğunu kaldırdı ve aynaya tüm gücüyle vurdu. Cam parçaları etrafa saçıldı, bazıları lavabonun kenarına düştü, bazılarıysa yere yayıldı. Derin nefes nefese kaldı. Elini kaldırdı, titreyen parmaklarıyla bir cam parçasını kavradı. Keskin kenarını bileğine dokundurdu.
**"Bunu hak ettim."** diye fısıldadı. Gözlerini kapattı. Bilinci yavaş yavaş kaybolurken, zihni ona bir oyun oynadı.
Bir anda kendini Amerika’da, ormanın içinde buldu. Hava serindi. Büyük bir evin önünde duruyordu. Rüzgâr, ağaç yapraklarını dans ettiriyordu. Ve Derin, tam karşısında bir adam gördü.
Sırtında simsiyah, kocaman bir şey taşıyan bir adam.
Gözleri onu hemen tanıdı. **"Eren!"**
Eren yavaşça ona doğru yürüyordu ama sırtındaki o karanlık, sanki onu yutuyordu. Derin bir adım attı, fakat ayağı bataklığa saplandı. Toprak, onu yavaşça içine çekmeye başladı. **"Eren!"** diye bağırdı, sesi çaresizlikle doluydu. **"Beni kurtar!"**
Eren, hızla koşmaya başladı. Ama sırtındaki o siyah şey, onu her adımında daha da ağırlaştırıyordu. Sanki her attığı adım, içindeki ışığı tüketiyordu.
**"Gelme!"** diye bağırdı Derin. **"Koştukça sırtındaki şey seni yok ediyor!"**
Eren durdu. Gözleri Derin’e kilitlendi. Ama artık çok geçti. Bataklık, Derin’i boynuna kadar çekmişti. Hareket ettikçe daha da içine gömülüyordu. Son olarak sadece parmak uçları kalmıştı yüzeyde.
Ve o anda, biri parmaklarına dokundu.
Derin gözlerini açtı.
Derin, bilinci yavaş yavaş karanlığa gömülürken, cam parçasının soğuk yüzeyini hâlâ bileğinde hissediyordu. Ama göz kapakları ağırlaşmış, nefesi yavaşlamıştı. Bataklığın içine çekildiği rüyasında parmak uçlarını hissettiği o an, gerçeğe dönüşmeye başlamıştı.
Ve sonra...
**Bip... Bip... Bip...**
Zihninde yankılanan ince makine sesi, onu karanlıktan çekip aldı. Göz kapakları aralandığında, beyaz tavanla karşılaştı. Gözlerini kırpıştırdı, başını yana çevirdi. Odanın hafif sarı ışığı, kalbinin hâlâ attığını kanıtlıyordu. Ama burası...
**"Hastane mi?"** diye fısıldadı, sesi neredeyse çıkmıyordu.
Yanında bir gölge vardı. Yavaşça başını çevirdiğinde Levent’in ona baktığını gördü. Gözleri kızarmıştı, yüzü yorgun ve endişeliydi. Sandalyeye oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Ellerini birbirine kenetlemiş, düşüncelere dalmıştı.
Derin’in gözlerinin açıldığını fark edince hızla doğruldu.
**"Derin!"** dedi, sesi tedirgindi ama içinde derin bir rahatlama vardı. **"Sonunda uyandın."**
Derin, başını hafifçe kaldırmaya çalıştı ama baş dönmesi yüzünden tekrar yastığa yaslandı. Zihni hâlâ bulanıktı. **"Ne... Ne oldu?"** diye sordu, sesi titrek ve zayıftı.
Levent iç çekti, gözlerini yere indirdi. **"Odaya geldiğimde... Seni yerde baygın buldum. Elinde cam parçası vardı. Bileğinde..."** Sesi boğazında düğümlendi, devam edemedi.
Derin, gözlerini bileğine kaydırdı. Sarılmıştı. O an her şey tekrar zihninde canlandı. Aynaya attığı yumruk, parçalanan cam, titreyen elleri ve… kendi kendine fısıldadığı o sözler.
Eren’in adını söylediğini hatırladı.
Levent, yüzüne dikkatlice baktı. **"Ne yapmaya çalışıyordun, Derin?"** diye sordu, sesi kırılmıştı.
Derin gözlerini kaçırdı. Nefesi kesildi, içindeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. Ama sustukça, acısı daha da büyüyordu.
**"Bilmiyorum."** diye fısıldadı, yalan söylediğini ikisi de biliyordu.
Levent başını eğdi, ellerini saçlarının arasına götürdü. **"Beni kahrettin, anlıyor musun?"** dedi, sesi titriyordu. **"Seni o halde bulduğumda... Kanın olmasa bile, yüzün o kadar solgundu ki ölmüş olabileceğini düşündüm. Seni kaybetmek istemem, Derin. Hiçbir şey buna değmez!"**
Derin’in gözleri doldu. Eren’in yüzü, zihninde belirip kayboluyordu. İçini bir pişmanlık dalgası kapladı. **"Ben... ben Eren’e bunu nasıl yaparım?"** diye mırıldandı.
Levent gözlerini kıstı, içinde bir kıskançlık ama aynı zamanda bir vicdan azabı vardı. **"Bunu kendine nasıl yaparsın?"** diye düzeltti.
Derin, odanın beyaz duvarlarına boş boş baktı. Burası soğuk ve kasvetliydi ama en azından güvenliydi. Ama içindeki fırtına dinmiyordu.
Levent, yatağın kenarına yaklaştı. **"Beni dinle. Ne olduğunu, ne hissettiğini biliyorum. Ama Eren burada değil. Senin yanında olan benim. Ve ne yaparsan yap, seni böyle görmek istemiyorum."**
Derin derin bir nefes aldı. Dışarıda bir ambulans sireni duyuluyordu. Ama onun içinde sessizlik vardı. O an, her şeyi tekrar sorgulamaya başladı.
Ve bu defa, cevapları eskisi kadar net değildi.