İlham Aramak
Haftalardır açık olan ‘adsız’ word dokümanına bir kaç cümle iliştiriyor sonra beğenmeyip tekrardan siliyordum. Bu bir süredir devam eden büyük bir problemdi. En azından kariyerim açısından. “Offf!” dedim büyük bir sıkıntıyla şişirdiğim yanaklarımdaki havayı verirken. “Olmuyor!”
Masamın üzerinde duran çayla dolu fincanıma uzandım. Bir yudum aldıktan sonra yüzümü buruşturdum. Soğumuş çay içmekten nefret ederdim. “Off, buz gibi olmuş.” Elimdeki bardağı masaya tekrar bıraktım ve sandalyenin üzerine topladığım bacaklarımı yere indirirdim. Ne zamandır burada boş ekrana bakıyordum acaba? Çayımı bile soğuttuğuma göre yine dalıp gitmiştim.
Telefonumu elime aldığımda gelen çağrıları tek tek kontrol ettim. Tam da bu sırada ayağa kalktım. Yere bakmadan terliklerimi giyimeye çalışıyordum. Ama başarılı olamadım. Tam bakışlarımı terliklerime çevirip okkalı küfür savuracakken telefonumun aniden çalmasıyla yerimden zıpladım. Bu aramayı elbetteki bekliyordum, ama bu kadar erken değil…
“Heyy gone girl, ne alemdesin?”
Gözlerimi devirdim. İngiliz aksanı ile uzatarak söylediği gone girl kulağımı tırmalamıştı.
Konuşmaya başlamadan önce bıkkınlık dolu bir nefes verdim. “Aynı, tam olarak bıraktığın noktadayım. Ne bir adım ileri ne de bir adım geri...”
“O zaman bundan sonra sana umutsuz vaka olarak sesleneceğim.”
“Bence, beni biraz kendi halime bırakmalısın…”
“Kendi haline bırakılmış bir umutsuz vaka olursun o zaman.” dedikten sonra bir gülüş sesi duydum.
“Tulu, gerçekten esprilerinin üzerinde çalışman gerekiyor. Çok zorlama durduğunun farkında mısın?”
“Yahu yazmak benim işim değil, senaryo metin yazarı olan sensin… Ben en fazla ilham perisi falan olabilirim.”
“Editörüm olarak çalıştığını düşünüyordum, görev tanımına uymayan eylemlerden dolayı işine son veriyorum. İyi günler!” dedim hızlıca kelimelerin arasından nefes bile almadan.
Telefonu Tolunay’ın suratına kapattığım için hiç pişman değildim. Tamam, biraz pişman olabilirim. Ama pişmanlığım çok kısa sürdü. Neden mi?
Yeniden çalan telefonuma bıkkınlıkla cevap verdim.
“Efendim Tulu…”
“Bak canım, yaşadığın yerin nimetlerinden faydalan. Boşuna mı gönderdik seni oraya! Şu gömdüğün kumdan o güzel kafanı çıkar yahu. Kurulan semt pazarlarına göz at mesela. İnsanlarla diyalog kurmak yardımcı olacaktır. Sokak ropörtajı yaparak halkın nabzını tut demiyorum sana…”
Evet, Tulu hep bildiğimiz gibi nasihat seansına başladı bile. Ciddi konulara giriş yapacaktık belli ki.
“Tolunay... Benim problemim insanlardan uzak olmak değil. Bilakis iç içeyim. Sohbet etmeyi, yeni hikayeler dinlemeyi severim. Sen de tanıyorsun beni. Mevzu başka bir şey. Sadece, bilmiyorum… Parmaklarımın bana ihanet ediyor. Klavye üzerinde akmıyor diyorum sana. Boş ekranla saatlerce bakışıyoruz ve bu durum artık can sıkıcı olmaya başladı.”
“Allah’ım, bu ekonomik şartlarda sen bizi işsiz bırakma!” Tolunay muhtemelen tam da şu anda ellerini havaya doğru açmıştı.
“Tulu… İşsiz kalmayacağız, merak etme.”
“Bunun için senaryoyu tamamlaman gerekiyor Dila. Bak, yapımcı Baran Tekin'le çalışmak mükemmel bir fırsat. Bu fırsatı tepemeyiz. Lütfen, rica ediyorum. Kendini biraz işine odakla ve bu işi halledelim ha?”
“Tamam, deneyeceğim.”
“Harikasın, başaracağına hiç şüphem yok. Çünkü sen Dila Öztuna’sın.”
Hah, evet Dila Öztuna. En zor sezonda dijital platformda izleme rekorları kıran, son dönemlerin en iyi çıkış yapan dizisi kabul edilen dizinin senaristi Dila Öztuna. Haftalardır benden beklenen yeni proje için tek bir cümle bile yazamamış harika senarist Dila Öztuna! Evet Dila, mükemmel bir detaysın bebeğim!
İnsanlarla iç içe olmak için pazara gitmek ha? Fena fikir değilmiş, kaldır kıçını Dila. Gidiyoruz! Nereye mi? Foça'nın çarşamba pazarına!
"Annee!" diye seslendim, merdivenlerden aşağı doğru odamdan çıktıktan sonra. İlham perilerimi kaybettiğim için, kısa süreliğine başlangıç noktama aile evine dönüş yaptım. İzmir’deyim… Bir süredir. Hatta öyle bir süredir ki, evde hâlâ benim için tabak konuluyor mu, emin değilim.
Cevap gelmeyince, umursamazca dağılmış saçlarıma ve üzerimdeki depresyon modundan çıkamamış, birbiri ile alakasız renklerde olan kıyafetlerime aldırmadan merdivenleri ikişer üçer atlayarak indim. Ne de olsa birazdan duşa girecektim. Ve bingo! İşte karşımda tam bir kaos tablosu! Annem, yakın arkadaş ordusunu toplamış, sıkı bir düğün seferberliği başlatmıştı.
Doğru ya, bizim bir de düğünümüz vardı değil mi? Hani annemin memleket meselesi haline getirdiği şu konu...
Evet, düğünümüz var! Korkmayın, benim değil. Kurban, pardon, gelin; kız kardeşim Aylin.
İşte tam da o sırada, annemi elinde parıl parıl parlayan, zarf formunda katlanmış bir kumaşı açarken yakaladım. Ve o dramatik cümle geldi:
“Bakın, bu da damat evine gidecek olan setten bir tanesi.”
Ben ise içeriye darmadağınık bir şekilde süzülünce, annem derin bir iç çekip ense köküne yerleşmiş ‘sabır’ kelimesini içinden zikretti ve mahşer kalabalığının ortasında beni işaret ederek ilan etti:
“Bu da hepinizin tanıdığı lüzumsuz çocuum, Dila.”
Evet, işte o lüzumsuz benim! Mühendislik fakültesini dereceyle bitirip kendi alanımda çalışmak yerine senaristlik yaptığım için evin gereksiz ferdi ilan edildim. Başarılarım? Çöp. Kariyer tercihlerim? Tam bir hayal kırıklığı.
“Merhaba herkese!” diyerek elimi kaldırıp tüm bu tantanaya neşeli bir giriş yapmaya çalıştım ama aynadaki yansımama şöyle bir bakınca, “Hah! İşte bu, rezil olmak nasıl olur?” konulu bir görsel eğitim verdiğimi fark ettim.
Tam o sırada, gözlerim birine takıldı.
Kalabalığın içinde, geçmişin izlerini taşıyan bir siluet… Uzun zamandır görmediğim biri...
Handan teyze.
Annemin yıllardır yanından ayrılmayan dostu…
Kız kardeşimin müstakbel kayınvalidesi…
Beni küçüklüğümden beri tanıyan, saçlarımı okşamış, bana masallar anlatmış kadın…
Ama aynı zamanda…
Doğu’nun annesi.
Çocukluğumu bilen, gençliğime tanıklık eden, kırgınlıklarımın izlerini taşıyan bir isim.
Ve bundan da öte…
Hiçbir geçerli bir neden olmadan hayatımdan bir anda çıkıp giden…
Bana en büyük yarayı açan adamın annesi.
Çocukluk ve gençlik yıllarımı, hatta anılarımı da yanına alıp, beni eksik bırakanın…
İşte o adamın annesi, tam karşımda duruyordu.
Zaman durmuştu sanki. Kahkahalar, kumaş hışırtıları, fısıltılar… Hepsi bir anda arka planda silikleşti. Geçmişle bugün iç içe geçti. İçimde tek bir his vardı:
Kapanmamış bir yara gibi sızlayan anılar.
Ah, kardeşim Aylin’in müstakbel kayınvalidesi dedim ama yanlış anlamayın! Kız kardeşim Doğu’yla falan evlenmiyor! Aman, düşünebiliyor musunuz? Skandal olurdu! Hayır, hayır! O iş öyle değil.
Doğu’nun kardeşi, Ozan’ın da düğünü var…
Ve tahmin edin kimle? Kız kardeşimle.
Ne de güzel bir tesadüf, değil mi?
Yani, olabilecek en kötü tesadüflerden biri.
“Hoş geldin kızım. Görüşmeyeli nasılsın?” dediğinde, iç sesim “Durduk yere bana oğlunu hatırlattığın için zaten dağınık olan halimi toparlamak imkansız be, Handan teyze!" diye bağırırken, dış sesim gülümseyerek “İyiyim Handan teyzem, sen nasılsın?” dedi.
Beni bilen bilir, diplomasi bende zirve.