2008 Nisan-Foça
~17 yıl önce~
Dila, bahçedeki ağaca gizlice tırmanmıştı. Bu yükseklikten etrafı seyretmeye doyamıyordu bir türlü. Aşağıya doğru sarkıttığı ayaklarını keyifli bir ritim tutturarak ileri geri sallıyordu. Hem okulda verilen ödevleri hızlıca bitirmişti bugün. Böyle bir ödülü hak ediyordu kendince. Ama babası, nedense bu ağaca tırmanmasını yasaklamıştı. Ne yazık ki yasaklar bilhassa bu yaşta insana çok cazip geliyordu ve Dila uzunca bir süre daha bu yasağı gizlice delmeye devam edecekti.
Dila oturduğu yerde rüzgarın hışırtısının keyfini sürerken, Alpkutlu ailesinin evinin dış kapısı sertçe kapandı. Ne olduğunu anlamak için, görüşünü engelleyen dalları kenara çekerek başını o araya sokuşturdu Dila. Sonra Doğu’nun evin girişindeki iki basamaklı merdivene oturmuş, kollarını önünde kavuşturmuş olduğunu gördü. Ağacın tepesinden gördüğüne göre kaşlarını çatmış morali bozuk bir şekilde oturuyordu. Allah Allah, ne olmuştu ki acaba şimdi?
Dikkatli bakmak için dallarla verdiği çaba esnasında, çekiştirdiği dalların elinden kaymasıyla yaprak dolu bir iki dal yüzüne pat diye vurdu.
“Ayyy!”
Doğu, gelen sesle birlikte irkildi ve Dila’ların evine taraf çevirdi başını. Etrafa biraz bakındı ama kimseyi göremedi. Sonra tekrar önüne döndü ve çim zemini canı sıkkın bir şekilde izlemeye devam etti.
“Uff gözümm!” diye bir ses geldi bu sefer de.
Bu sesin sahibini elbette tanımıştı Doğu. Nihayet sesin nereden geldiğini de fark ettiğinde, başını bahçedeki ağaca döndü ve Dila’nın sarkıttığı bacaklarını gördü. Ağaca doğru yürüdü ve Dila tamamen görüş açısına girdiğinde ona doğru seslendi:
“Boncuk?”
Yüzüne çarpan dalların etkisiyle gözlerini tam açamasa da duyduğu ses hoşuna gitmişti.
“Dodo’m!”
Doğu, Dila’nın orada olmasını hiç beklemiyordu. “Napıyon sen orada ya?”
Uff sorduğu soruya bakındı şimdi! Doğu bayılırdı böyle saçma sapan şeyler sormaya. Gözlerini tam açabilse Dila kesin devirirdi. “Uff Dodo, tren bekliyom. Burası ilk istasyonmuş bugün öretmen söyledi!”
Çocuk, canı sıkkın bile olsa Dila’nın bu salak hallerine her zamanki gibi güldü. Sonra aklına Dila’nın bu ağaca tırmanmasının yasaklandığı geldi ve suratını buruşturdu. “Boncuk, sana oraya çıkmak yasak değil mi? Yine neden çıktın? Ne keçi kızsın sen ya!”
Dila, nihayet gözlerini rahatça açabildiğinde aşağıya baktı ve Doğu’yu kollarını göğsünde kavuşturmuş, ona kaşlarını çatmış bir şekilde dikilirken buldu. Ama gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu.
Dila ona dilini çıkardı. “Sensin keçi!”
Doğu, yerinde hafifçe kıpırdandı. Gözlerini kısarak, ağacın en tepesindeki kıza bakıyordu. “Düşersin Boncuk, in hemen oradan!”
Dila, şımarıkça oturduğu yerden bacaklarını sallamaya başladı. “Yaa karışmasana yaaa, düşmem hep çıktığım yer!”
Doğu aklınca tehdit etti yaramaz kızı. “Bak inmezsen gelip ben indiririm!”
Dila ise alay edercesine güldü. “Çıkamazsın ki sen man kafaa!” Elbette çıkardı Doğu, en az Dila kadar becerikliydi ama işte Dila kızdırmak için öyle söylüyordu.
“Bak da gör nasıl çıkıyorum keçii!”
Nihayet Doğu da ağaca tırmandığında hemen Dila’nın yanındaki dala oturdu.
“Al bak işte çıktım!” dedi Doğu.
Dila bu başarısına kocaman gülümsedi ve başını salladı. “Aferin akıllım, şimdi sus ses yapma da otur rüzgarın hışırtısını dinle!”
Dila gözlerini kapattı ve huzurla çıkan sesleri dinledi. Doğu ise Dila’yı…
Dila gözlerini açtığında ona bakan Doğu’yu gördü ve az önce merak ettiği şeyi sordu:
“Dodo, az önce neden öyle çıktın evden?”
Doğu, bakışlarını Dila’dan bakışlarını kaçırıp uzaklara bakmaya başladı bu sefer. Doğu’nun annesi Handan, erkek kardeşi Mete’ye hamileydi. Doğuma da çok az bir süre kalmıştı.
“Bebek tekme atınca, babam ‘Bu çocuk futbolcu olacak herhalde Handan.’ dedi.”
Dila gayet normal bir şey duymuş gibi yanıtladı.
“E olsuunn.”
Doğu başını biraz eğip alttan alttan masumca Dila’ya bakmaya başladı.
“Olsun mu?”
Başını evet anlamında salladı Dila.
“Hıı hıı. Ne güzel işte, sen de futbol oynuyorsun. Birlikte oynarsınız iştee.”
Doğu’nun omuzları hafifçe düştü. Sanki içindeki düşünceler ona ağır geliyordu. Başını hafifçe yana eğip dudaklarını büktü.
“Ama babam bana hiç öyle söylememişti.”
İlk başta Dila, Doğu’nun ne demek istediğini anlamadı. Ama sonra içgüdüsel olarak içinin sıkıldığını anladığı için onu rahatlatmak için konuştu.
“Belki sen de annenin karnındayken demiştirrr, ne bilcen! Kesin sen de çok tekme atmışsındır!”
Doğu’nun bunu duymaya ihtiyacı vardı işte.
“Demiş midir?”
“Demiştiiirr. Hem sen çok güzel oynuyorsun! Kim bu yaşta seçmeleri kazanır ki, sen süpersinn.” Dila parmağını baş pamağı ile tamam işareti yaparak elini Doğu’ya doğru uzattı.
Doğu hafifçe gülümsedi ama yine de tam olarak ikna olmamış gibiydi. “Belki de süper olmam yetmiyordur…”
“Dodooo saçmalamaa… Süper süper süperr ötesisin.”
Güldü Doğu bakışlarını yine uzaklara kaçırırken. Küçük kızın bu cevabı çok hoşuna gitmişti.
Dila minik burnunu havaya kaldırdı. “Sen zaten iyi de bir abisin,” dedi, sonra bir sır veriyormuş gibi sesini alçalttı, “Senden başka kimse Ozan yaramazını çekemezdi. Yine çok iyi bir abi olacaksın!”
Doğu gözlerini tekrar ona çevirdi. Minik burnunu havaya dikmiş o tatlı kıza ve parıldayan ela gözlerine baktı. Yine iki dakika içinde keyfini yerine getirmişti bu kız. Peri miydi neydi?
“Umarım kardeşin Ozan abisi yerine seni örnek alır.” diye kıkırdayarak konuştu Doğu’dan cevap gelmeyince. Son cümlesi ile Doğu’yu tekrar güldürmüştü.
“Beni örnek alması… iyi mi olacak ki?”
Dila, ona uzun uzun baktı. “Ay Dodoo bugün ne saçma sorular soruyorsun… Olacak tabisiii.”
Sonra aralarında sessizlik oldu. “Hadi boşver bunları, kapat gözlerini rüzgarın sesini dinle. Çok iyi gelecek!” dedi Dila ve gözlerini kapatıp huzurla çıkan sesleri dinlemeye koyuldu.
Rüzgarın hafif uğultusu, bir tatlı bahar meltemi yüzlerini yalarken; ağacın geniş yaprakları hafifçe hışırdıyordu.
Dila keyifle dinledi çıkan sesleri gözleri kapalı, Doğu ise sesleri dinlerken huzurla izledi Dila’yı…
~Günümüz~
Perdelerimi çekmiş tam odaklanmış bir vaziyette bilgisayarımın başına geçmiştim. Ellerim klavyenin üzerinde geziniyor, düşüncelerim parmaklarımla birlikte cümlelere dönüşüyordu.
ADAM: (Bakışlarını kaçırır, yüzünde sakladığı fırtınayı belli etmemeye çalışır.)
KADIN: (Sessiz bir iç çekiş) Sen beni çoktan unuttun.
ADAM: (Pişmanlık dolu bir ifadeyle başını yana eğer.) Peki ya sen… Sen unuttun mu beni?
Parmaklarım klavyenin üzerinde öylece durdu bir an.
Ben olsam ne derdim?
Gözlerimi kapattım, senaryodaki karakterleri bir anlığına zihnimde canlandırmaya çalıştım. Fakat karakterlerin suretleri hızla değişmeye başladı.
Adamın yerine Doğu geldi. Mavi gözleri, eskisi gibi parlaktı ama artık tanımadığım bir adama ait gibiydi.
Kaşlarımı çattım.
Yahu, kendine gel Dila! Saçmalıyorsun şu an, sizin bir hikayemiz bile yok ki…
Ama ya gerçekten Doğu böyle bir şey söyleseydi?
Beni unuttun mu Dila?
Off, şimdi Google’a girip “Bir insanı aklımızdan nasıl çıkarırız büyüsü” yazıp aratacağım cidden! Adam yuva yaptı beynime. Orada uyuyup orada uyanıyor. Git kendi tripleks evinde yat beni niye meşgul ediyorsun…
Daha fazla bu düşüncelerle devam edemeyeceğimi anladığım için son yazdığım kısmı kaydedip bilgisayarımın ekranını indirdim. Beynimde yankılanan bu seslerle daha fazla başa çıkamayacaktım çünkü.
Ayağa kalkıp uyuşmaya başlamış bacaklarımla pencereye doğru yöneldim. Perdeleri araladım, pencereyi açarak temiz hava eşliğinde bahçeye göz gezdirdim. Mis gibi havayı ciğerlerime depolarken, yeşil bahçemizi izlerken bir parça da olsa rahatladığımı hissettim.
Bugün, Yıldız teyzeler geldiklerinden bu yana babaannemi ve dedemi görmedikleri için onların evine ziyarete gitmişlerdi bizimkilerle beraber. Ben senaryo yazmaya devam edeceğim için kendime, Remiye babaanne de git gelli hafızasından dolayı bana emanet edilmişti. Hem de yaşlı kurt yoruluyordu yürürken. Kesin bahçedeki rahat sandalyede uyukluyordu şimdi diye düşünerek merakla bedenimi pencereden aşağıya doğru sarkıttığımda Remiye babaanneyi yerinde göremedim.
“Ayy, nereye gitti bu kadın? Kaçmış olmasın! Hafıza şalterini de indirirse kaybolur şimdi! Aman be babaanne…” diye söylenerek hemen odadan çıktım. “Ben içeri gel birlikte oturalım deyince “Ruhum daraliyi evde otumaktan daaa” dersin ama bahçeden firar edersin! Ah Remiye babaanne ah!” diye söylenmeye devam ederek nihayet evin kapısını açtığımda Alpkutlu’ların evinden bastonuyla sallana sallana geldiğini gördüm. İçim huzura erdi bir anda.
“Remiye babaanne!”
“Dilaa, kizum noldi daa?”
Süper! Aylin zannetmedi bu kez, beni tanıdı. Demek ki hafıza yerinde.
“Nerdesin ya merak ettim seni görmeyince?”
“Su tokmeye gitmişidum.”
“Neye neye?”
“İşemeye daa sen da anla!” dedi ve yavaşça rahat bahçe sandalyesine oturdu.
“Haa… E niye gittin su tokmeye taa diğer eve? Gireydin ya bizde babaanne.”
“Hareket oldi da bana kizum, bastoni kaptum geldum. Abdestumi da tazeledum da.”
Yerdim bu kadını hafızası yerindeyken çok şeker kadındı babaanne.
“Sen işuni bitudun mi?” dedi ama gözleri de bir yandan kapanıyor gibiydi. Yine uyku moduna geçecekti anlaşılan. Uyuklar uyuklar sonra da kalkıp namazlarını oturduğu yerde kılardı. Babaanne abdest gitti, tazelemen lazım deyince de kızardı bize uyumadım diye. Biz de kendi haline bırakmıştık artık napalım. Allah hepimizi affetsindi…
“Ahh ah babaannem bizde iş biter mi?”
“Eyi eyi çalişmak iyidur Dila kizum.” dedi ve gözlerini kapattı.
Hemencecik uyuklamasına artık şaşırmıyordum. “İyi uykular Remiye sultan.” dedim gülerek ve az önce pencereden izlerken gözüme takılan çocukluğumun yasaklı ağacı, incir ağacına doğru yürümeye başladım.
Ağacın dibine gelip başımı kaldırarak ona baktım. Koca bir anı yığını gibi duruyordu karşımda. Çocukken bu ağaca tırmanıp hayali ağaç evimi kurmaya çalıştığım günler gözümün önüne geldi. O zamanlar Doğu, beni durdurmak için peşimden koşardı. "Boncuk, çıkma düşersin!" diye bağırırdı ama ben hiç dinlemezdim.
Şimdi yıllar sonra buradaydım. Çocukken çıkabildiğim bir ağaca şimdi tırmanabilir miydim acaba?
Birkaç adım geri çekildim, ellerimi belime koyup incir ağacını süzdüm. Dallar hâlâ sık ve güçlü görünüyordu. Yalnızca biraz daha yüksek ve biraz daha… yaşlı.
"Eh, denemeden bilemeyiz." diye mırıldandım.
İlk önce en alttaki kalın dala tutundum, ayağımı bir çatal yerine yerleştirip yukarı doğru asıldım. Kol kaslarımın yetersiz kaldığını hissettiğim bir anda pes etmeyi düşündüm ama hırs yapmıştım. Dizlerimi yukarı çekip kendimi yukarıya attım. Bir dal daha, bir dal daha derken…
"Ha!" dedim kendi kendime. "Başardım işte!"
Ağacın geniş ve kalınca bir dalına oturdum. İki elimle ağacın kabuklarını yokladım. Ne kadar da tanıdıktı bu his. Gökyüzüne baktım, bacaklarımı sallandırdım ve kendime küçük bir zafer tebriği verdim.
Fakat bir dakika…
Huzurlu dakikalarım sandığım kadar uzun sürmedi. Aşağıya baktığımada başımın döndüğünü hissettim. Bacaklarımda da karıncalanmalar olmaya başlamıştı. Bu ağaç ne ara bu kadar yükselmişti böyle?
Sakinleşmek için “Nasıl çıktıysam öyle ineceğim, sakin ol sakin ol…” diye kendimi teskin ederken, çıkarken bastığım dallardan birkaçının kırılıp bükülmüş olduğunu gördüm.
“Ayyy nasıl ineceğim ben şimdi buradan? Kesin burada açlıktan falan da ölürüm ben bu şansla… Remiye babaannenin kendine hayrı yok beni hayatta kurtaramaz. Ah ulan aptal kafa! Bir de en yükseğe çıktım. Ulan Dila bir bokun da düzgün gitsin! Annemlerin dönmesini bekleyeceğim mecbur kuş gibi burada. Aşağıya bakma Dila… Aşağıya bakma…”
Çok iyi! Harika! Tebrikler!
Bir an panik yapmayı bırakarak bir yol bulmaya çalıştım. Ama bir yandan da oturduğum yerden daldan dala nasıl geçtiğimi sorgulamaya başladım. Ya ben ne zaman bu kadar düşüncesiz oldum? Yaptığım çocukluklara bak! Şu salak inatlarımı bir köşeye bırakmayı bence öğrenmeliyim…
Kendi kendime söylenirken, aşağıdan bir ses duydum.
"Görüyorum ki yıllar geçse de akıllanmamışsın."
Donakaldım.
Kahretsin ki bu sesi… çok iyi tanıyordum.
Aşağıya doğru baktığımda, beyaz tişörtüne güneş gözlüklerini asmış elleri koyu renk kot pantolonun cebinde, bana bakan Doğu’nun mavilikleri ile göz göze geldim.
Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. “Lan ben yine rüyada mıyım? Rüyada olur böyle saçmalıklar..” diye geçirdim içimden. Kendimi cimcikledim.
Uff canım da acıdı, yok rüya değil…
Gerçek…
"Sen… sen burada ne arıyorsun?" diyebildim zorla da olsa.
Doğu, kaşlarını kaldırıp bana bakmaya devam etti. Yüzündeki hafif gülümseme, hafif dalga geçer gibi bir ifadeyle birleşmişti.
"Ağaçla hasret gideriyorum." dedi, omuz silkerek.
Bunu söylerken gözlerini benden ayırmadı. Ben hâlâ şoktaydım. Doğu neden burada, neden şu an, neden tam bu sırada gelmişti? Ve ben neden rezil olmalara doymuyordum bu adama?
Derince bir nefes verdim ve ona ters ters baktım.
“Aman ne komik!”
O sırada Doğu cebinden telefonunu çıkarıp, gülerek bir fotoğraf çekti.
Aa, şok oldum. "Manyak mısın? Ne yapıyorsun?!"
"Güzel kare Boncuk, dur bi’ de story atalım mı?"
Bak hala dalga geçiyor!
"DOĞU!" diye bağırdım, artık ciddi anlamda sinirleniyordum.
Doğu, dudaklarını birbirine bastırarak kahkahasını zar zor tuttu. "Kızım sen manyak mısın? Ne işin var incir ağacının tepesinde?"
"Ne var canım sıkıldı çıktım! Hesap mı vereceğim bir de?"
Doğu başını hafifçe yana eğdi, gözleri küçüldü.
"Hiç mi duymadın? ‘İncir ağacından düşen ya ölür, ya sakat kalır’ derler."
Harika, mükemmel stres yönetimi Doğu! Aynen böyle devam et, aptal şey!
"Şu ağzından bir gün de hayırlı bir şey çıksa şaşarım!"
Doğu, çarpık bir gülüşle gözlerini kısıp, "Duyarsın zamanı gelince, merak etme." diye mırıldandı.
"Ya benimle dalga geçmeyi bıraksana!" dedim, sinirlendirmişti beni yine.
Yüzü birden ciddileşti. "İyi de ben ciddiyim. İncir ağacının dalları lifli yapıdan dolayı dayanıksız. Fazla ağırlık taşıyamıyor. Sen bir de gidip tepesine çıkmışsın. Çocuk musun Boncuk?"
Boncuk’un batsın senin e mi!
Gözlerimi devirdim sinirle. "Hasbinallah ya, yine başladı!"
Bana bakıp ders verir gibi konuştu. "İn bence oradan, uzatma daha fazla."
"İnebilsem ineceğim man kafa! Kaldım burada!"
Doğu kahkaha attı. "Ya bir insan hiç mi değişmez…"
Gıcıklığından dolayı ruhumu teslim edecektim artık. "Gülme! Sanki bir ömür mü görüşmedik? Beş senede ne kadar değişmemi bekliyordun!"
Doğu kaşlarını kaldırdı.
"Çenenin maşallahı var ama bak o değişmiş. Eskiden daha uysaldın."
"Hak edene hâlâ uysalım ben."
"E ben gideyim o zaman, sen de kal öyle…" diye yemledi beni resmen.
Yemi yuttum.
"Sen bilirsin, ben de düşüp öleyim o zaman…" diye mırıldandım umutsuzlukla.
Başını iki yana salladı, uslanmazsın sen bakışı attı.
"Yok mu merdiven falan bir şey buralarda, sen bilirsin?"
"Bilmiyorum…" dedim neredeyse ağlayacaktım artık.
"Tamam, tamam halledeceğiz dur. Şimdi şu aşağıda gördüğün dala yavaşça bas ama kuvvetini dalın gövdeyle kesiştiği yere ver, tamam mı?"
Uysal bir kedicik gibi bütün söylediklerini yerine getiriyordum. "Tamam."
Bir dal aşağı inmeyi başardım.
"Şimdi ne yapacağım?" dedim telaşla.
"Bak, şu aşağıdakini görüyor musun? Ona bas şimdi, o sağlam duruyor."
İki elimle dalları sıkıca tutmuştum. Ayağımın altında bastığım dal hiç de sağlam değildi. Dengemi kaybedip bir an sallandım ve “Ayyyy!” diye bağırdım.
"Doğu, yok yapamayacağım ben." dedim, sesim titriyordu.
O ise kahkaha atarak cebindeki elini çıkardı ve ağacın altına biraz daha yaklaşıp, kollarını açtı.
"Atla."
Gözlerimi kıstım.
"Dalga mı geçiyorsun? Senin kollarına atlayacağıma düşüp öleyim daha iyi!"
Doğu çarpık bir gülüşle başını eğdi.
"Düşüp ölsen iyi, ya sakat kalırsan?"
"Ay ağzını hayra açsana aptal aptal konuşuyorsun! Hayret bir şey!" dedim dengede durmaya çalışırken.
"Bal damlıyor yine ağzından, bal. Atla hadi, inat etme."
Bir an tereddüt ettim. Atlasam tutar mıydı ki beni?
"Doğu?"
"Hıı?"
"Hangi mevkide oynuyordun sen?"
"Santrafor."
"Beni tutabilecek misin? O kadar gücün var mı?" diye sordum korkuyla.
Doğu, eğilip topraktan bir taş aldı, elinde tartarak bana baktı.
"Dila, geçen hafta iki kişilik mücadeleye girdim ve 90 dakika sahada koştum. Emin ol, seni tutabilirim."
Kaşlarımı çatıp ona bakmaya devam ettim.
"Atlamam ben."
Doğu kollarını indirip başını sağa sola salladı.
"Atla hadi Boncuk! Amma uzattın ha…"
Çok yüksekti nasıl atlayacaktım! Atla demesi kolaydı tabii. "Ya offf!"
"Tamam o zaman, ben burada bekliyorum. Ağaçta sabaha kadar kalmak gibi bir planın yoksa, bence bir an önce karar ver."
Ağacın tepesinde çaresizce iç çektim.
"Beni hep böyle darlamak zorunda mısın?"
Doğu, yüzüne o sinir bozucu gülümsemeyi yerleştirdi. "Sen hep böyle başını belaya sokmak zorunda mısın?"
Derin bir nefes aldım.
Tamam.
Bunu yapabilirim.
"Beni sakın bırakma, Doğu." dedim, dişlerimi sıkarak.
Göz göze geldik. O maviliklerin içinde tuhaf bir bakış belirdi birden.
Doğu, başını hafifçe yana eğdi ve gözleriyle beni tarttı.
“Bırakmam.”
İçimden binlerce ihtimal geçiyordu. En kötü senaryoları düşündüm. Düşüp bir tarafımı mı kıracaktım? Ya tutamazsa?
Yok yok, Doğu tuttuğunu koparan biriydi.
Ama yine de içim sıkıştı.
"Atla artık!" dedi, hafiften sabırsızlanarak.
Ve çığlık çığlığa kendimi bıraktım.
Anlık bir düşüş…
Ve sonra…
Çarpan bir şey.
Ama sert bir zemin değil.
Doğu.
Kollarında gözlerimi açtığımda, ikimiz de yere savrulmuştuk.
Yok, tam olarak öyle değil.
Doğu dengesini kaybetmiş, beni tuttuğu gibi geriye düşmüş, ben de onun tam üzerine kapanmıştım.
Şimdi?
Şimdi… ona yapışık haldeydim.
Kolları hâlâ belimdeydi. Kaç saniye geçti bilmiyorum. Belki bir an, belki sonsuzluk kadar uzun… Ama ellerini çekmedi. Ben de hareket etmedim.
Başımı kaldırdığımda göz göze geldik.
Doğu’nun kaşları hafifçe kalktı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Nefesi dengesizdi, belki de benden farksızdı. Ama beni bırakmadı.
O an fark ettim.
Sırtımda ve kollarımda hissettiğim o sıcaklık… Parmak uçlarından gelen titrek baskı… Teninden gelen, burnuma dolan koku… Bütün bunlar midemde garip bir kıpırtı oluşturdu. Sıcak, bastırılmış, kontrol altına alınmaya çalışan bir his.
Ama ben… hayır, ben öyle düşünmemeliyim.
Bu sadece bir andı. Bir anlık yakınlık, bir anlık zaaf… Başka bir şey değil. Olmamalı.
Ama vücudum hâlâ hareket etmiyor. İçimde bir ses, yıllardır bastırdığım o hisleri gün yüzüne çıkarmaya çalışıyor. O sesi susturmalıyım.
Bunu… böyle hissetmemeliyim.
O an, bu ortamın enerjisinden sıyrılmam gerektiğini hissettim. İçimde dolaşan o tuhaf kıpırtıyı bastırmak için refleksle hızla doğruldum. Üzerinden ani bir hareketle kalkarken, aklıma gelen ilk cümle ağzımdan kontrolsüzce çıktı:
"Ohaa! Gitti milyar dolarlık adam!"
Doğu, hâlâ yerde boylu boyunca yatarken kahkaha attı. Gözlerindeki şaşkınlıkla saçlarını geriye tarar gibi bir hareket yaptı.
“Ne?”
Sorusuna yanıt vermeden ona elimi uzattım. "İyi misin?"
Elimi kavradı, ama onu kaldıran kesinlikle benim uyguladığım kuvvet değildi. Koca cüssesiyle kendi kendine ayağa kalktı.
“İyiyim iyi. Sen iyi misin asıl?”
Derin bir nefes aldım, içimdeki karmaşayı örtmek için hızla gülümsemeye çalıştım.
“Oh şükür! Senin bedenin çok para eder şimdi. Başına bir şey gelse karşılayamazdım!”
Doğu kahkahalarla güldü, ben de tam ona eşlik edecekken...
Birden arkadan tok bir ses yükseldi:
“Ulaaa! Şimdi yaktum senun çirani!”
Ne olduğunu anlamadan Doğu'nun arkasına bir gölge düştü ve ardından şak! diye bir ses duyuldu.
Remiye babaanne, elindeki demir kartal başlıklı bastonla Doğu'nun kafasına, boynuna, sırtına—artık nereye denk gelirse—vuruyordu.
“Sen kimsun da benum kizuma hallenursun ha! Edepsuzzz!”
Doğu neye uğradığını şaşırmış hâlde etrafına bakınırken ben panikle ileri atıldım. “Babaanneee! Dur yapma! Durrr!” Diye bağırmaya başladım. Yaşlı kurta bakın siz, ne kuvvet varmış… Durduramıyoruz kadını vurdukça vuruyor.
Sonra Doğu önüne dönüp bir de yüzüne bir darbe alınca “Babaannee! Benim ben Doğu!” deyince, Remiye babaanne bir an dondu. Elindeki bastonu havada asılı kalmışken gözlerini kıstı.
“Ulaa, tornumm! Sen misun daaa?”
Doğu eliyle başını ovalarken cevap verdi
“Benim da benim, kırdın kafamı babaanne ya!”
“Uyyy, gel pakayim kollaruma!” deyip açtığı kollarına Doğu koca cüssesiyle girdi. Birbirlerine özlemle sarıldılar.
“Ula uşak, seni görduğumuz mi vardur? Televizyonda anca maçuni izleyiruz. Taniyamadum, ne yapsaydum? Kizuma dokunani yakarum da, sen olsan da yakarum affetmam ha!”
Canım Remiye babaanne, aramızda inanılmaz bir bağ var onla. Beni kendi kızı gibi koruyup kolluyor. Fena şımartılıyordum… Aptal aptal gülmeye başladım.
“Oy benim babaannem aferin, koruyup kolla sen hep bu kızı. Kimse dokunmasın ha!” dedi ukala ukala bana Remiye babaannenin omzunun üstünden bakarken.
Gülen yüzüm bir anda soldu. Dalga geçiyordu bir de benle. Gıcık herif! Tam arkamı dönüp gidecektim ki o anda gözüm, kaşının kenarından süzülerek aşağı inen ince bir kan çizgisine takıldı.
"Yüzün kanıyor!" dedim, şok olmuş bir şekilde.
Babaannesinden ayrılan Doğu, önce kaşlarını çattı, sonra elini yavaşça alnına doğru götürüp kaşlarını buldu. Parmak uçlarına bulaşan kırmızıya bakınca dudaklarını ısırıp kafasını salladı.
“Babaanne ne yaptın yaa!” dedi sitemle.
Babaanne, bir an önce şaşırmış gibi oldu ama sonra umursamazca elini salladı.
“Toobe tobe! Erkek adamsun da, bi kaşuk kanla mı bayilacasun? Ölmedun ya!” dedi ve bastonla sallana sallana yanımızdan ayrıldı.
Ne mi yaptık? Peşinden öylece bakakaldık…
Doğu, derin bir nefes aldı, kaşındaki kanı silmek için elini kaldırdı ama dokunduğunda hafifçe irkilip güldü.
"Vay be, babaannem bile beni unuttuğuna göre demek ki gerçekten uzun zaman olmuş." dedi, gözlerini bana dikip.
Sesinde hafif bir şaka tonu vardı ama gözlerindeki derinlik… işte ona bir şey diyemedim.
Ben de ona baktım.
Doğu gelmişti ve ben rüyada değildim.
Ve ben, buna alışmaya hazır olup olmadığımı bilmiyordum.