Yıllar geçti, ama zaman artık sadece bir nehir gibi akmıyordu; o, köklerin nabzıyla birlikte genişliyor, daralıyor, dallanıyordu. Frankfurt’taki ağaç artık devasa bir varlık haline gelmişti; gövdesi o kadar kalınlaşmıştı ki, Römerberg’in bütün meydanını kucaklıyor, dalları şehrin çatılarından yükseklerde bir gölgelik oluşturuyordu. Yaprakları rüzgâr estiğinde hafif bir çınlama yayıyordu – metalik değil, cam gibi berrak, ama aynı anda organik bir titreşimle dolu; her yaprakta bir anı saklıydı, her damarda bir nefes. İnsanlar artık ağaca “Uyanış” diyordu, resmi bir isim değil, içlerinden gelen bir kelime. Sabahları çocuklar dalların altına koşuyor, yere düşen kehribar tanelerini topluyor, onları ceplerine koyuyorlardı; o taneler erimiyor, aksine avuçlarında ısındıkça hafifçe parlıyor, sahibi

